şükela:  tümü | bugün
  • franz kafka'nın iki kez nişanlandığı ilk büyük aşkı felice bauer'e 1912- 1917 yılları arasında yazdığı mektupların bir kısmından oluşan kitap. almancadır ve 1967 yılında basılmıştır. online erişim

    ingilizceye 1972'de çevrilmiş ''letters to felice'' adıyla yayımlanmıştır.
    türkçede ise * ''felice'ye mektuplar'' ve * ''sevgili felice'ye mektuplar'' olarak iki farklı çevirisi bulunmaktadır.

    kafka'nın edebi açıdan en yoğun zamanlarıdır 1910'lar; zira die verwandlung, in der strafkolonie ve der process gibi kitapları bu yıllarda yazmıştır. felice'ye mektupları yine bu yıllarına tanıklık yaptığından önemlidir.

    mektupları eserinde işleyen önemli bir isim de elias canetti'dir. ''kafka's other trial: the letters to felice'' adını verdiği kitabında konuyla ilgili değerlendirmeler yapar.
    türkçesi cem yayınevi'nden kamuran şipal çevirisiyle yayımlanır:
    ''öbür dava / kafka'nın felice'ye mektupları üzerine''
  • kafka ve felice bauer arasındaki mektuplaşmalar 1912'de başlayıp 1917'ye kadar sürüyor.

    iki kez nişanlanıyorlar. sonra kesin ayrılık. felice başkasıyla evleniyor.

    felice'nin kafka'ya yazdığı mektuplar yok. muhtemelen kafka onları imha etmiş.

    aslında mektupları okumak biraz mahrem. ayıp oluyor kafka'ya karşı. mektuplarını okumamızı istemezdi.

    *

    1912-1917 arası dedim ya mektuplaşmalar. 5 yıl. (kitap olarak 700 sayfa) mektup ilişkisi gibi bir şey. kafka sürekli yazıyor ve zaman zaman felice'nin kendisi gibi uzun ve detaylı yazmamasına bozuluyor.

    bazen de kızın yazdığı mektupları beğenmiyor.

    "öyle bir havada yazmışsın ki, halin bu idiyse sadece kart yazsaydın keşke bana."

    kızın mektuplarını beğenmediği gibi okumasını da beğenmiyor:

    "mektuplarımı sadece üstünkörü okuduğun sonucuna varıyorum."

    bence tahammül edilebilir gibi değil. zannediyorum felice de sonunda tahammül edemedi. sürekli mektuplaşıp herhangi bir adım atamamak...

    çevirmenlerin girişteki yazısında belirttiği gibi "felice bauer'in bu ilişkide ne kadar yıpranmış olabileceğini düşünmeden, yer yer kafka'ya kızmadan edemedik."

    kafka: "canım, söylesene neden böyle mutsuz, hiç şüphesiz uzun vadede mutsuzluğu bulaşıcı olan bir oğlanı seviyorsun ki?" diye soruyor.

    gerçekten felice, neden?

    "bu mektuplar benle ilgili hayallerinin dağılmasına neden olmuyor mu ister istemez?"

    olmalı. olmuş da nihayetinde. iyi bile dayanmış felice.

    yazmayı hayattaki her şeyden daha çok seviyormuş kafka.

    "benim hayat tarzım sadece yazmaya ayarlı." diyor zaten.

    bir gün felice sürpriz yapıp gelecek diye aklı çıkmış kafka'nın:

    "bir anlığına telgrafta şöyle yazdığını düşündüm: 'istasyona koş. on beş dakika içinde orada olacağım.' itiraf ediyorum, böyle bir telgraf feci korkuturdu beni."

    ne güzel işte o kadar sevdiğin kız geliyor. ama beyimiz feci korkuyor onun çıkagelmesinden. çünkü anca yazmak.

    sevgili olmalık bir adam değil. mektupları okurken de sürekli felice allah aşkına bırak şunu, dedim. çekilecek çile değil.

    "en azından sezinliyor olmalısın, benim kesintisiz bir mektuplaşma talebimin esas nedeninin aşktan gelmediğini, tersine benim mutsuz ruh halimden geldiğini."

    şiştim, yemin ediyorum şiştim okurken.

    neyse ki akıllı kız felice. demiş ki (ortak arkadaşları max'e demiş. max de kafka'ya yetiştirmiş.)

    "bu nasıl oluyor bilmiyorum, bana çok fazla yazıyor, ama mektuplar anlamlı bir noktaya götürmüyor, konunun ne olduğunu anlamıyorum, biz birbirimize yakınlaşmış değiliz ve bunun olacağının da işareti yok, şimdilik."

    kız haklı.

    *

    "doğa kendi yolunda ilerliyor, yapacak bir şey yok, ben seni daha yakından tanıdıkça seni daha fazla sevdim, sen beni daha yakından tanıdıkça sen bana karşı daha az tahammüllü oldun." diyor kafka.

    ya ne olacağıdı? biraz da iğneyi kendisine batırsın, diyeceğim ama zaten yapıyor bunu. gayet iyi tanıyor kendisini.

    "bana baktığında miden kalkmıyor mu hala?"

    ya off!

    evlenme teklif ediyor felice'ye, sonra kabul etmesinden korkuyormuş gibi davranıyor:

    "evlenmekle, birisine bağlanmakla beni ben yapan o hiçliğin ortadan kalkmasıyla mahvolacağıma, hem de tek başıma değil karımla beraber mahvolacağıma, ve bunun da ne kadar çok seversem o kadar çabuk ve korkunç olacağına dair kesin kanaatim var."

    felice allah'ının aşkına bırak bu adamı, hiçliğinde boğulsun, lütfen.

    "sahip olduğum en sevdiğim insanı kendime reva görmüyorum, bırakıyorum, varoluşumdan gelen genel bir insani isteksizlikle ona elimi uzatmakta tereddüt ediyorum."

    ağır konuşacağım ama.

    kafka bugün yaşasaydı kesinlikle sanal aşklara tutulur, bir adım atamazdı.

    *

    mektuplaşmak da aslında şimdiki mesajlaşmanın daha yavaş şekli.

    "sizden bir mektup gelip gelmeyeceği ve ne zaman geleceği muamması..." derken mesaj beklemekle aynı his.

    sık sık posta kutusunu kontrol ediyor.

    bazen mektuplar yanlış adreslere gidiyor.

    en kötüsü mektupları annelerinin okuması. bu gençlerin bir özeli olmasın mı?

    mektuplaşmalar ve ilişki ilerledikçe aileler de dahil oluyor ve anneler de birbirlerine ve gençlere mektup yazıyorlar.

    annen bana şunu dedi, annene şunu dedim, babana da yazayım mı... diyorlar birbirlerine.

    *

    kafka seviyor felice'yi.

    "ağzım tamamen sana ait, başka hiç kimseyi öpmüyorum, ne annemi babamı, ne de kardeşlerimi."

    "eğer fotoğrafçının oralardan geçersen çektiği resimlerden hiçbirinin bunun kadar çok öpülmediğini söyle ona."

    "eğer birisi bir başkasını düşündüğünde ötekinin rahatını kaçırabilseydi, gecenin bir yarısında sıçrayarak uyanabilirdiniz."

    kötü alışkanlığı da yok:

    "sigara içmiyorum, alkol kullanmıyorum, kahve yok, çay yok, çikolata yemediğimi de söylemeliyim."

    ama işte kendine güveni yok, üzgünüm ama ezik, üstelik cinsel anlamda çekici de değil. (30 yaşında ama söylediğine göre 20'li yaşlarda gözüküyormuş ve 55 kiloymuş.)

    babası uzun boylu, güçlü kuvvetli bir adam. "ailenin ahengi bir tek benim sayemde bozuluyor." diyor kafka.

    arada birbirlerine fotoğraf gönderiyorlar. bazı fotoğrafların geri gönderilmesini istiyorlar, ödünç alınmış olduğu ya da başka bir örneği olmadığı için. (bu tıpkı sevgilisine müstehcen bir fotoğraf gönderip "bakınca hemen sil tamam mı?" demek gibi değil mi?)

    kafka bu fotoğrafları çılgınlar gibi inceliyor. toplu bir fotoğrafsa fotoğraftaki diğer herkese de dikkatle bakıyor.

    şunun üzerindeki kıyafet yakışmış, ona yakışmamış, yüzü biraz durgun, gözleri şöyle, burnu böyle...

    "birkaç kız bir araya geldi mi hemen grup resimleri çekilir ya, olmazsa olmaz bir şeydir bu."

    bu konuda bugün de değişen bir şey yok.

    bugünlerde yaşıyor olsaydı ınstagram'da çılgına dönerdi herhalde kafka. benim takipçim olsa engellerdim. böyle incelenmek çok rahatsız edici.

    *

    mutsuzluk, huzursuzluk hayat biçimi olmuş onun, nefes alma kaynağı adeta.

    "söz konusu ben olduğumda nereye gittiğim hiç fark etmiyor, nerede olursa olsun kendimi rahat hissetmeyeceğim nasıl olsa."

    "benim esas korkum o ki -bundan daha kötüsü söylenemez ve işitilemez- sen hiçbir zaman benim olamayacaksın."

    bu korkusunda haklı çıkıyor. baba olamama, evlenememe gibi korkularında da.

    *

    kafka vejetaryen. et yememeye dair kararı hayvan sevgisi ya da canlıların yaşam hakkı gibi bir şeyden kaynaklanmıyor. yemek yemekle pek arası yok, ondan. bundan felice'ye bahsediyor. ama felice'den umduğu gibi bir tepki alamıyor:

    "gelecekteki vejetaryen mutfağımız hakkında bir şey söylemiyorsun. bense sevinç çığlıkları atarsın demiştim."

    ironi olarak mı söylüyor acaba "sevinç çığlıkları" derken? yani bunun nesi öyle coşkuyla karşılanabilecek bir şey ki?

    *

    bizim mektup yazmaktan başka yakınlaşma şekli bilmeyen kafka'nın evlilik dışı bir çocuğu varmış desem. (bu konu şüpheli, dipnot olarak geçiyor kitapta, gerçekliği nedir bilmiyorum.)

    sonra bir de başkasına aşık olmuş desem:

    "sanatoryumda bir kıza aşık oldum, bir çocuk, 18 yaşlarında, isviçreli fakat italya'da, cenova yakınlarında yaşıyor, yani soy olarak olabildiğince yabancı, tamamıyla toy, fakat halleri bir hoş, hastalıklı haline rağmen çok kıymetli ve deyim yerindeyse derin mi derin." sf.493

    bunu da anlatıyor felice'ye.

    felice son derece akıllı davranarak ayrılmış kafka'dan.

    her ne kadar geride bu mektupları bırakarak kafka'yı daha yakından tanımamızı sağlamış olsa da açıkçası felice'nin 5 yılının ziyan olduğunu düşünüyorum.
  • yakın zamanda tutku yayınevi'nden çıkan felice'ye mektuplar sallapati, redaksiyonsuz baskısına, yan bilgi ve dipnot eksikliği çekilmesine karşın oldukça akıcı. yayınevinin tutumu ve yazarını yardımsız bırakması nedeniyle yeterince güvenilir bir kitap değil. sonradan oradan okumayı kesip gördüm ki kitap tüm mektupları içermiyor, sadece 1912-13 mektupları var. tam bir başıbozukluk, okuyucu kekleme tavrı. belki çevirmen diye yazdıkları sanal isim çıkacak.

    türkiye iş bankası kültür yayınları'nın 3 çevirmene ortaklaşa yaptırdığı çeviri özenli, güvenilir, sağlam bir metin. yalnız onun da akmayıcılık ve eski dillilik sorunu var. sanki çeviride franz kafka ile aynı dönemde yaşayan bir dedemizin türkçesini yeğlemişler. kutsal kitap gibi bilmeye, karşılaştırmaya ve öğrenmeye kenarda tutasınız gelir, ama okuyasınız gelmiyor.

    allah hepimizi böyle mektup yazıcılardan korusun. dışı seni, içi beni yakar durumuna benziyor. gerçi felice bauer yaşlanıp muhtaç hale düştüğünde olasılıkla bir kısmını imha edip mektupları schocken yayınevi'ne satmış (8000 dolar). ilk yayınlanmasından 20 yıl sonra bu elyazmaları, 1987'de açık artırmayla yarım milyon dolara yakın ücretle satılmış. nasıl ayrıntıcı, nasıl baskıcı, kıskanç, günde birden fazla yazdığı da oluyormuş.

    mektup edebiyatına bizden büyük katkı -çok güzeldir, azra erhat'a olanların toplandığı mektuplarıyla halikarnas balıkçısı.

    mektuplaşmalarında yineleyici geçen isimlerden löwy hakkında; kafka’nın arkadaşları içinde jizchak löwy’nin ayrı bir yeri varmış. kendisi varşovalı ortodoks bir aileden gelen önemli tiyatroculardanmış, gerek sanata olan ilgisiyle, gerekse kişiliğiyle kafka’ ya örnek olmuş. yiddish dilinde oynayan bir grupları varmış, bu mektuplarda "jargon tiyatrosu" diye geçiyor. kafka löwy'de adeta kendine karşı olumsuz davranış ve duyguya koruyucu dengeleyici rolle bütünleme yapıyor.

    benim kitaplarla ilişkim genellikle eleştiri değil, içine gömülmek; sevmek, sevmediğimde ya okumamak, ya hakkında yazmamak. o bakımdan araya bazı görüşler katsam da benim felice'ye mektuplar'a katkım daha çok alıntılar olacak..

    "hala bitirmedim, hatta bir de zor cevaplanacak bir soru: çikolata bozulmadan ne kadar süre muhafaza edilebilir?"

    "beraber olsaydık susardım, uzak olduğumuz için yazmak zorundayım, yoksa kederimden ölürüm."

    "dizgi sayfası (tabii kağıt farklı olacak) hoşunuza gitti mi? hiç şüphesiz biraz abartılı güzel ve benim küçük gezinmelerimden ziyade musa'nın emir tabletlerine daha uygun. ne var ki öyle basıldı artık."

    "buna mukabil sizden benim mektuplarımı saklamanızı çok çok rica ediyorum. - hayalet olan beni süratle unutun ve eskiden olduğu gibi neşeli ve huzurlu hayatınıza devam edin."

    "yazmakta olduğum ve aslında sonu bir türlü gelmeyen hikayenin adı "kayıp"* ve tamamen amerika birleşik devletleri'nde geçiyor. şimdilik 5 bölüm tamam, 6.sı da bitmek üzere. tek tek bölümlerin adları şöyle: i ateşçi ii amca iii new york'ta bir kır evi iv ramses'e yürüyüş v occidental oteli'nde vi robinson vakası. -insan sanki gözünün önüne bir şey getirebilirmiş gibi söyledim bu başlıkları, öyle olmaz tabii, ama bu başlıkları sizin ellerinize teslim etmek istiyorum, bunlar gerçek olana kadar 15 yıllık, bazı anlar hariç 1,5 aydır devam eden ümitsiz bir eziyetten sonra kendimi güvende hissettiğim ilk büyük çalışma bu."

    "yoksa beni her şeye rağmen korkunç tek başınalığıma* terk etmek istemiyor musunuz? çok sevgili frolayn, şu an sizin gözlerinize bakmak için neler vermezdim."

    "bu arada yola pek dikkat etmedim ve bir arabadan son anda kurtuldum. düşüncelerimde ayağımı sertçe yere vurdum ve ne idüğü belirsiz bir ses çıkardım. o anda asıl öfkelendiğim şey ezilmemiş olmaktı. tabii arabacı bunu yanlış anladı ve haklı olarak bana sövdü."

    "sağlığım ancak kendime yetiyor, evliliğe* ve hele babalığa* yetecek gibi değil."

    "buna karşılık education sentimentale* yıllar boyunca yanı başımda durmuş bit kitap, tıpkı sayısı ikiyi üçü geçmeyen insanlar gibi; onu ne zaman herhangi bir yerinden açsam, her defasında irkiltip büsbütün içine çekmiştir beni, kendimi bu yazarın* zihinsel çocuğu olarak hissettim hep, zavallı ve beceriksiz bir çocuk olsa da*."

    "ayrıca bugün sana daha fazlasını yazacağım, her ne kadar bugün çok fazla koşturmak zorunda kalacak ve yatakta çektiğim sıkıntı esnasında aklıma gelip beni derinden köşeye sıkıştıran küçük hikayeyi* yazacak olsam da." [kafka dönüşüm'e ilk kez burada gönderme yapmış.]

    "evet, bu hikayeyi sana okumak ve bunu yaparken mutlaka elini tutmak güzel olurdu, zira hikaye biraz dehşet verici. adı "dönüşüm" seni adamakıllı korkutabilir ve sen belki de bütün bu hikaye için bana teşekkür edersin, zira esas korkuyu zaten mektuplarımla ister istemez ortalığa her gün salıyorum ne yazık ki."

    "gerçek vejetaryenlerden pek hoşlanmıyorum esasında, zira ben de vejetaryen sayılırım ve bunu özel olarak sevimli bulmuyorum, sadece kendiliğinden gelen bir şey olarak görüyorum, ancak iyi bir vejetaryen olma duygusunu taşıyan, ama sağlık nedenleriyle olsun, kayıtsızlık veya yemeği önemsememekten dolayı olsun, et veya o sırada önünde ne varsa yiyip bitirenler vardır ya, onları seviyorum asıl."

    "bugün öğleden önce her pazar olduğu gibi baum'la (oskar baum'u tanıyor musun?) birlikteydim ve (max* nişanlısıyla oradaydı) küçük hikayemin bir bölümünü yüksek sesle okudum."

    "ayrıca girişte balzac'ın*, bana çok mantıklı gelen günlük bir rutini yıllarca uygulamış olduğu yazıyor. akşam saat 6'da yatıyor, gece saat 12'de kalkıyor ve geri kalan 18 saati çalışarak geçiriyormuş balzac. yaptığı tek hata deli gibi kahve içmesi ve böylece kalbini mahvetmesi."

    ["başarı karşısında kendini koruman gerekirdi" dedim kendime, dönüşte karlı tarlaların üzerindeki kargalara bakarken.]

    "aradan geçen bunca yıl içinde sadece bir kez iki üç ay önce ağladım* ben, böyle olduğu halde sallanan koltuğumda sarsıldım, art arda iki defa, kısa sürdü, zapt edemediğim hıçkırığımla, yan odada yatan annemi ve babamı uyandırmaktan korktum, gece vaktiydi ve bunun nedeni romanımdaki bir yerdi."

    "ağla canım ağla, şimdi ağlama zamanı! küçük hikayemin* kahramanı biraz önce öldü. şayet seni avutacaksa bil ki yeterince huzurlu ve herkesle barışık öldü. hikayemin kendisi henüz tamamlanmadı, şu anda bunu yapacak halim yok pek ve sonu yarına bırakıyorum."

    [onun* "yalnız başına" adlı uzun hikayesini biliyor musunuz? çok eskiden muazzam bir etki yaratmıştı üstümde. bunun dışında "gotik odalar"ın birkaç bölümünü biliyorum, ama onları da çok sevmiştim, özel nedenlerden olsa da.]

    "üzerindeki yakalık da resmi bulandırıyor. yanılmıyorsam mefisto* böyle bir yaka takıyor, strindberg'i* de bu kılıkla gördüm, ama sen felice? yine de beni çok sevindiren, güzel bir resim*."

    [biliyor musun felice, werfel gerçekten de bir mucize; "dünyanın dostu" [der weltfreund] adlı ilk kitabını okuduğumda (onu daha önce şiir okumasında da dinlemiştim) ona duyduğum hayranlığın aklımı başımdan alacağını düşündüm. adam muazzam. ayrıca ödülünü almış durumda, rowohlt yayınevi'nin (benim küçük kitabımın* yayınlandığı yayınevi) editörü olarak leipzig'de cennet gibi bir ortamda yaşıyor ve henüz 24 yaşında olmasına rağmen tam bir yaşama ve yazma özgürlüğüne sahip.]

    "esasında bu övgüye değer dikkat, en önemli şeyleri okumadan fk diye imzalamak ve unutkanlığımın sonucu olarak masamdan giden şeyleri yok saymak suretiyle tamamlanmış ve rafa kaldırılmış oluyor."

    "bilmem söylememe gerek var mı, ağzım* tamamen sana ait, başka hiç kimseyi öpmüyorum, ne annemi babamı ne de kardeşlerimi, acımasız teyzelerinse sadece irkilerek geriye kaçan yanakta yeri var."

    "varşova mümessilini kıskanıyorum (fakat belki de "kıskanç" kelimesi doğru kelime değil, belki de sadece "gıpta ediyorum"), sana daha iyi pozisyonlar sunan insanlar yüzündenkıskançlığa kapılıyorum (brühl ve grossman küçük kızlar, onlara da zar zor bağışlıyorum seni), werfel*, sofokles, ricarda huch, lagerlöf*, jacobsen yüzünden kıskançlığa kapılıyorum. eulenberg'e* herbert yerine hermann demen, buna karşılık franz'ın hiç şüphesiz aklına kazınmış olması yüzünden kıskançlığım çocukça seviniyor. ("gölgelerden seçmeler" [schattenbilder] hoşuna gitti öyle mi? onu az ve öz, açık seçik buluyorsun öyle mi?) ben baştan sona sadece "mozart"ı biliyorum, eulenberg (hayır, praglı değil, renanyalı) metni burada okudu, zar zor katlandım, insana nefes aldırmayan ve berraklıktan nasibini alamamış bir düzyazı. fakat oyunları hoş olsa gerek, onları bilmiyorum."

    "yazmamak ve bunu yaparken, içinde yazma*, yazma, haykıran bir yazma isteği taşımak!"

    "epifani bayramı'nda ofise gidip gitmeyeceğini bilmiyorum, o nedenle bu mektubu evine yollayacağım ve yarın da ofise göndereceğim ikinci mektubu yazacağım."

    "ancak daha sonra bir anlığına kafeteryada yalnız kalıp daumier'nin* 4 resmini (kasap, konser, eleştirmen, koleksiyoncu) gördükten sonra bir miktar kendime geldim."

    "kitabı tam olarak okumadım; hiç şüphesiz sizin gelecekteki müşterilerinizde rastlanmayacak bir hipokondri* bende bu denli küçük bir baskı karşısında bile ürküntü yaratıyor, fakat yine de gördüm ki parlografı telefona bağlama önerimde -bundan dolayı günlerce koltuklarım kabarmıştı- çok geç kalmışım."

    "weltsch'in neci olduğunu bilmiyorsun sen: hukuk ve filoloji doktorudur, hiçbir şey yapmadığı üniversite kütüphanesinin memuru, max'la birlikte muhtemelen bu ay çıkacak olan "görü ve kavram" [anschauung und begriff] adlı felsefe kitabını yayınlayacak."

    "senin hayatın o kadar farklı ki canım. bir arada olduğun insanlarla olan ilişkilerin haricinde hiç güvensizlikle tanıştın mı sen, başkalarını hesaba katmadan sırf kendin için orada burada çeşitli imkanların açıldığını ve bunların sonucunda yerinden kıpırdamana yasak geldiğini gördün mü hiç? aklına başkasıyla ilgili en küçük herhangi bir düşünce gelmemişken kendinle ilgili umutsuzluğa kapıldın mı hiç?"

    "insanı yatıştıracak kadar uzak, belki de sonsuz bir yükseklik veya derinlikle* sürekli bir ilişki hissediyor musun, zaten esas mesele de bunu hissetmek."

    "dün akşam sana yazmadım, çünkü "michael kohlhaas" ile uğraşırken çok geç oldu (biliyor musun bu hikayeyi? eğer bilmiyorsan okuma! ben okuyacağım sana!) evvelsi gün okuduğum küçük bir bölüm hariç bir solukta bitirdim. onuncu okuyuşum olmuştur her halde. gerçek bir tanrı korkusuyla okuduğum bir hikaye bu, şaşkınlığa düştüğüm bir hikaye, nispeten zayıf kalan sonu kaba yazılmış olmasaydı yetkin olurdu, hem benim her fırsatta var olmadığını iddia ettiğim şu yetkinlik."

    "biz ya fırtınaların koptuğu, ya yuvarlanıp duran, ya da bataklıklarla dolu iç dünyamızın ta kendisiyiz elbette; ne var ki kendilik bilgisi, gizlice kendi mecrasını takip eden, sözlerin içimizden çıkageldiği yolda gün ışığına çıkar ve hala kapalılığını sürdürüyorsa da karşımızdadır artık, bu da ya muhteşem ya da korkunç bir manzara olacaktır."

    "elizabeth barret ile robert browning arasındaki mektuplaşmayı biliyor musun?"

    [tam soyunacaktım, önemsiz bir şey için annem odama girdi, sonra da ayrılırken bana bir iyi geceler öpücüğü verdi, uzun yıllardır olmamış bir şey. "itirazım yok" dedim. "hiç cesaret edemedim" dedi annem, "... senin hoşlanmayacağını düşündün hep. ama sen hoşlanıyorsan ben de hoşlanıyorum."]

    "ama benim varlığımın merkezinde yatan bir ihtiyaç olan sana mektup yazışımı, mektuplarım açılmadan geri dönene kadar devam ettirmem herhalde normal. sana yazan insanı ve kafasının ne kadar çalkantılı olduğunu görmen gerek!"

    "ama biliyor musun, ben ofisteyim ve kalbimin çarpmasının tek sebebi, evde bir mektubunun bekliyor olduğu düşüncesi. sonra eve koşturuyorum, ama gelen bir şey yok, böylece de karar yüzüme okunuyor, en azından bir gün ve bir gece daha tekrar bekleyeceğim."

    [max'ın berlin'de olduğu zamanlarda seninle telefonla konuştuğunda, benim tasavvur edebileceğim üzere gayet neşeli ve güven duygusu içindeymişsin, bol bol gülmüşsün, ama arada şunu demişsin: "bu nasıl oluyor bilmiyorum, bana çok fazla yazıyor, ama mektuplar anlamlı bir noktaya götürmüyor, konunun ne olduğunu anlamıyorum, biz birbirimize yakınlaşmış değiliz ve bunun olacağının da işareti yok, şimdilik."]

    "çokça tekrar eden bir şey bu: yaklaşık 10 yıldan beri kendimi giderek artan ölçüde pek sağlıklı hissetmiyorum, sağlıklı olmanın verdiği iyi hissetme duygusu, bedenin çalışması için özel bir dikkat ve çaba harcanmasa da bedenin tümüyle ayak uydurduğu bir iyilik duygusu, çoğu insanın neşesinin kaynağı olan, özellikle de rahat davranmasının kaynağı olan iyi hissetme duygusu -işte bu bende yok."

    ["yargı"da herhangi bir anlam görüyor musun, yani bağlantılı, izlenebilir, düzgün bir anlam? ben bulamıyorum ve buradaki hiçbir şeyi de açıklayamam. ama garip birçok şey içeriyor. isimlere bir bak! hikaye seni tanıdığım ama dünyanın senin varlığınla henüz büyümediği bir aralıkta yazıldı. şimdi bak, georg'daki harf sayısı franz'la aynı, "bendemann"ın içinde bende ve mann var, bende'de kafka kadar harf var ve iki ünlü ses aynı yerde bulunuyor. "mann" da bu zavallı "bende"ye mücadelesinde güç vermek için olsa gerek. "frieda"daki harf sayısı felice'deki kadar ve ilk harfleri aynı, "frieda" ve "mutluluk" da birbirlerine yakın yerlerde duruyor. "brandenfeld" içerdiği "feld" kelimesiyle [tarla] bauer'le [çiftçi] bağlantı içinde ve ikisi aynı harfle başlıyor. ve bu tür başka şeyler de var, bunlar tabii ancak sonradan ortaya çıkardığım şeyler. ayrıca tüm hikaye bir gecede 11 ile sabahın 6'sı arasında yazıldı.]

    "ama uzun süre tereddüte de zaman yok, en azından ben böyle hissediyorum, işte bu nedenle sana soruyorum: yukarıda sözünü ettiğim, maalesef ortadan kaldırılamayacak koşullar altında benim karım olmayı düşünmek ister misin? bunu istiyor musun?"

    "benim sahip olduğum tek şey, normal zamanlarda kendini hiç belli etmeyen derinlikte, yoğunlaşarak edebiyat oluşturan güçler, bunlara da içinde bulunduğum koşullarda güvenme cesaretini kesinlikle gösteremiyorum, çünkü bu güçlerin içeriden gelen hatırlatmalarının karşısında aynı ölçüde tehlike uyarıları yer alıyor."

    "bu talihsizliğe ilkin sen maruz kalacaksın, tümüyle seni sarsacaktır, tüm zayıflığıma rağmen soğuk, çıkarcı ve duygusuz bir insanım ben çünkü ve zayıflığım hafifletmekten ziyade üstünü örtmekte bunların."

    "anlıyor musun felice, uzaktan da olsa anlıyor musun bunu? evlenmekle, birisine bağlanmakla beni ben yapan o hiçliğin* ortadan kalkmasıyla mahvolacağıma, hem de tek başına değil karımla beraber mahvolacağıma, ve bunun da ne kadar çok seversem o kadar çabuk ve korkunç olacağına dair kesin bir kanaatim var."

    "sadece yazmak, geceleri yazarak, soluksuzca yazarak geçirmek, bunu istiyorum. ve yazarak mahvolmak veya çıldırmak, bunu da istiyorum, olacağı çok önceden hissedilen zorunlu sonuç bu çünkü."

    [pansiyonunuzdaki o adam grafoloji işlerinden vazgeçsin. ben davranış tarzım itibariyle hiç de "çok belirli değilimdir" (o halde sen bunu tecrübe etmiş olmalısın), ayrıca hiç "olağanüstü duyumsal" da değilimdir, bilakis mükemmel şekilde, doğuştan gelen çilekeşlik yeteneklerim var, iyi kalpli değilimdir, tutumluyumdur gerçi, fakat işte "zorunluluktan" değilim, onun dışında cömert de hiç değilimdir, adamın diğer söyledikleri ile senin aklında tutamamış olduğun şeyler de yine aynı kapıya çıkacaktır. "sanatsal ilgi" meselesi bile doğru değil, hatta tüm yanlışlıkların içinde en yanlış yorum bu. benimkisi edebiyata ilgi değil, ben edebiyattan meydana geliyorum, bunun dışında hiçbir şey değilim ve bunun dışında bir şey olamam.]

    "babama hayran olduğumu söylemiş miydim hiç sana? tabiatımız gereği onun benim, benim de onun düşmanı olduğumu biliyorsun, fakat bunun dışında onun şahsına duyduğum hayranlık belki de ondan korkmam ile aynı boyutta."

    [geçenlerde kendim için şu dileği not etmişim: "zemin kattaki bir evin penceresinin önünden geçerken boynuma geçirilecek bir iple içeri çekilmek ve umursanmaksızın, tıpkı dikkatsiz birinin işi gibi, tüm odaların tavanlarından, mobilyalardan, duvarlardan ve tavan arasından kanaya kanaya ve lime lime halde geçirilerek yukarı çekilmek, ta ki en yukarıda, çatıda arta kalan son parçalarımı da kiremitlerin arasından geçerken geride bırakan boş ilmik belirene kadar."]

    "fakat yine de -bak, aramızda kan bağı bulunan asıl akrabalarım olarak gördüğüm (ne kuvvet ne de kuşatıcılık yönünden denkleri olabilirim) von grillparzer, dostoyevski*, kleist* ve flaubert'den* bir tek dostoyevski evlilik yapmış, bir de belki kleist, dıştan ve içten sıkıntılarının baskısıyla wannsee kıyısında kendini vurmak suretiyle doğru çıkış yolunu bulmuş."

    "7/ix* p.'nin* iticiliği. bütün itibariyle epey akıllı uslu bir adam. öteden beridir karakterinde ufak ama can sıkıcı bir boşluk var, işte tam da o boşluktan bir sürüngen gibi dışarı vuruyor tüm varlığıyla, onu sürekli izleyince görülebiliyor şimdi bu."

    "sabah, parlamento binası. öncesinde residenz cafe'de lise w.'den siyonizm konferansının biletlerini alma. ehrenstein'la görüşme. ottakring. şiirlerine ne demeli pek bilemiyorum. (çok huzursuzum ve bunun bir sonucu olarak da açık yüreklilikten uzağım biraz, sebebi de bunları sırf kendim için yazmıyor olmam.)"

    "sanıyorum mektubun bu yerinde sana karşı tamamen açık olmak ve şimdiye kadar aslında hiç kimseyle paylaşılmamış bir şeyi söylemek zorundayım. sanatoryumda bir kıza aşık oldum, bir çocuk, 18 yaşlarında, isviçreli fakat italya'da, cenova yakınlarında yaşıyor, yani soy olarak olabildiğince yabancı, tamamıyla toy, fakat halleri bir hoş, hastalıklı haline rağmen çok kıymetli ve deyim yerindeyse derin mi derin."

    "birbirimize* hiçbir zaman seyahatlerde olduğumuz kadar yakın olmadık, bekle, sana yakında max'la seyahatlerimiz hakkında ufak çapta, iki tane yayınlanmış yazı göndereceğim, bir tanesi bana ait, iyi kötü geçer not alabilecektir, diğerimizin ortak kaleme aldığı tamamıyla sınıfta kalacak bir yazı."

    [mektubu okurken bir kez daha dilinizin ne kadar tuhaf olduğu geldi aklıma. "korkunç, acayip, müthiş, harika" gibi kelimeleri öyle savurganca kullanıyorsunuz ki; fakat öte yandan, bir şeyi tam anlamıyla nitelendiren "çok"tan kaçınıyorsunuz ve onun yerine daha muğlak, daha ihtiyatlı duran "epey"i kullanıyorsunuz.]

    "herkes hak ettiğini alıyor, sen misafirleri, bense hayaletleri ağırlıyorum."

    "her seferinde aynı, tıpkı dünya tarihinde olduğu gibi: herkes savaşmak için kendi toprağını arıyor. bana da başka toprakları fethetmekten* başka şey kalmayacak. iyi bir iş için iyi bir mecburiyet." [franz kafka'nın felice bauer'e bu mektubu 28.5.1914 tarihli; birinci dünya savaşı 28.7.1914 tarihinde başlayacak. yandan bir çağrışım, önsezi çakışması..]

    "diğer insanların sahip olduğundan başka hiçbir şey istemiyordun, (bugünkü mektubunda da onlardan söz ediyorsun, uyku halindeyken bunlara hak kazananlardan) fakat sen onların sahip olduğu* şeyi eksiksiz istiyordun."

    "müsveddeleri yollamak o kadar zor ki şimdi; yazılması bitmeden ve basılmadan." [franz kafka'nın mektuplarda dava romanından ilk söz edişi sayılıyor.]

    "beklediğim kadar da vahim değildi bu arada, *kadın benim ölene kadar (kesin zaman hakkında ayrıntılı bir ifadede bulunmadı) onun evinde kalacağımı sanmış olduğunu söyleyecek kadar da açıldı bana hiç değilse. şimdi tuttuğum oda belki çok daha iyi değil, ama yine de farklı bir oda."

    "gündüzün gürültüsü için berlin'den -sürekli berlin'e gidiyor aklım- ohropax diye bir takviye getirttim, bir tür pamuğa sarılı balmumu. yağından dolayı biraz yapış yapış gerçi, insanın daha hayattayken kulaklarını tıkaması da can sıkıcı bir taraftan, gürültünün duyulmamasını da tam engellemiyor, sadece azaltıyor -hiç yoktan iyidir."

    "bir de savaştan en çok kendim orada olmadığım için mustaribim. ama böyle açıkça yazılınca neredeyse aptalca görünüyor. bu arada bana da sıra gelmesi ihtimal dışı değil. gönüllü olarak başvurmama bazı belirleyici şeyler engel, bunlar kısmen aynı zamanda bana her alanda engel olan şeyler."

    "asker olmanın -şayet sağlığım bunu kaldırabilirse, ki bu yönde umudum var- benim için bir şans olup olmayacağını (belki ıstırabımız değil, ama talihimiz, en azından talihimiz, kendisine karşı hep bir şüphe beslemiş olduğum salambo'ya rağmen ortak olmalı; duygusal eğitim'in* içine yazamazdın bunu) niçin bilmiyorsun? ya bu ayın sonunda, ya da önümüzdeki ayın başında muayeneden geçeceğim. benim de istediğim gibi, kabul edilmemi dile sen de."

    [lakin dinleyici bay w.'yi beğense de heine* şiirlerini beğenmez. sadece bir satırı beğenir, o da belki heine'ye ait bile değildir. bir slogan şeklinde zannediyorum heine'nin yazılarında defalarca geçer. "kadın lütufkardı ve adam onu seviyordu. fakat adam lütufkar değildi ve kadın onu sevmiyordu."]

    "bendeki temel rahatsızlık, bilemiyorum ki hangisi, sabırsızlıksabır mı?"

    "sana yine, hatta şimdi bile, yalnız hayal kırıklıkları getirebilirim, ben ki uykusuzluktan ve baş ağrısından oluşan bir hilkat garibesiyim."

    "lakin şu anda durumum öyle bir hal aldı ki bu, haberi duyduğumda bir an için gerçekten bilincimi* kaybettim ve bir gün ve bir gece boyunca sanki başımın üstüne etimin içine işleyen* incecik iplerle sıkı sıkıya bir örülmüş** gibi kaldım."

    "karlsbad'daki baş ağrıları* prag'dakilerden az değildi. cephede bulunmak daha iyi olurdu. bugün musil*- hatırlıyor musun onu?- beni ziyaret etti, piyade üsteğmen, hasta ama yine de iyi durumda."

    "başarısız olunca da ancak razı olmak kalıyor geriye. ne var ki, başka türlü yapamıyorum. sağa gideceksem ilkin sola gidiyor, sonra mahzun bir halde (o zaman buna dahil olanların tümünde bu mahzunluk kendiliğinden belirmiş oluyor ve en iğrenç olanı da bu) sağa yöneliyorum."

    "weiß'ın* romanı** hakkındaki görüşlerini ihtiyatla ortaya koyuyorsun, doğrusu da bu. yarı sevme, yarı hayranlık duymaya dayalı belirsiz bir coşkudan daha fazlası benim de elimden gelmiyor. biliyorum, kitabın özündeki ateş hakiki bir element, lakin yabancı bir elemente kendini tamamıyla teslim etmek çılgınlık gerektirir."

    "bugün yan tarafıma oğulları olan bir aile taşındı (ilahi yaşlı çift!), epey yetenekli ve hayat dolu oğlanlar olmalılar, zira tam 5 dakikadır bir çivi veya benzeri bir şeyi çakıp duruyorlar. -uykusuzluğa ve baş ağrısına rağmen şişmanlıyorum, müdürüm gibi değilse de onun bir alt sıkletinde."

    "sadece üniversite öğrencilerinin* söz konusu olabileceği fikrine nereden vardın bilmiyorum. elbette ki öğrenciler ortalama olarak en özverili, en kararlı, en hareketli, en talepkar, en gayretli, en bağımsız, en uzak görüşlü insanlar olmaları hasebiyle bu olayı başlatmış oldular ve sürdürüyorlar, ama hayatta olan herkes aynı şekilde onlara dahil olabilir."

    "boş vakitler için yeni bir eğlencem var artık: çimenler üzerinde* yatmak. şehrin dışına çıkmaya vakit ve de hevesim yetmediği zamanlarda (prag'ın çevresi oldukça güzelmiş aslında, pazar günü öyle geldi bana) fakir insanların, çoluk çocuk beraber oturdukları çocuk bahçelerinin çimenleri üzerine uzanıyorum. hiç de fazla sesli yerler değil, hatta kreuzbrunn'dan çok daha sessiz. (...) şöyle bir gerindim ve alt sınıfa inmiş olmanın hazlarını (bir tek hazlarını ama) duyumsadım."

    "sen eskiden her şeyi yazılı olandan sözlü bir münasebete kaydırmak istediğinde, bu bana bir kaçış gibi geliyordu, şimdi artık senin o zamanlar haklı olduğuna inanıyorum."

    ["troyalı kadınlar"a gittin mi? ben birkaç gün önce burada gittim, werfel'in* çıkardığı iş olağanüstü, bu konuda söze hacet yok; buna karşı gösterinin (lessing tiyatrosu) bendeki izleniminin ardından hayatımın geri kalanında tiyatroya gitmekten vazgeçmeye tereddütsüz hazırım, bunun için de zaten uzun süredir çabalıyordum.]

    "geçende göründüğüm ve bir doktor muayenesi genelde ne kadar ayrıntılı olabilirse beni öyle muayene eden doktordan epey memnun kaldım. sakin, birazcık tuhaf, ama yaşıyla ve cüssesiyle (benim gibi zayıf ve uzun* bir şeye nasıl güven duyabildiğin benim için hep anlaşılmaz kalacak), evet cüssesiyle (kalın dudaklar, geniş, öğütücü bir dil), çok fazla bir yakınlık göstermeyen, gösterdiğinde de bunu asla bir yapmacıklığa kaçmadan yapmasıyla, tıbbi sadeliğiyle ve daha başkaca özellikleriyle güven uyandıran bir adam. muayene sonucunda olağanüstü bir asabiyetten başka bir şeye rastlayamadığını açıkladı."

    "ibadethaneye gitmek aklımdan geçmiyor. ibadethane insanın içine yavaşça sokulabileceği* bir yer değil. çocukken de yapılamıyordu, şimdi de yapılamaz; çocukken ibadethanenin o korkunç sıkıcılığında ve anlamsızlığında* geçen saatlerde boğulduğum hala hafızamda; bunlar ilerideki ofis hayatının cehennemini kurgulamaya yarayan ön araştırmalardı."

    "bu arada, çocuk kitapları arasında bir seçim yapmak o kadar zor ki. kendi tecrübelerime dayanarak en iyi çocuk kitaplarının adını vermem gerekirse, bunlar hoffmann'ın* küçük ciltleri olacaktır, muzır olduklarına şüphe yok. nasıl da güzel görünecek şu anda okuduğumuz kitaplar bize öte tarafta*!"

    "-dün sana küçük dorrit'i [little dorrit] gönderdim. biliyorsundur o kitabı. dickens* nasıl atlayabilirdik? kitabın tamamının çocuklarla birlikte okunması iyi olmayacaktır, fakat kısım kısım işlendiğinde hem senin hem de onların hoşuna gidecektir.-"

    "benim hayatım hep aynı şekilde cereyan ediyor, doğuştan gelen, bir bakıma üç kısımdan oluşan mutsuzluğum* tarafından kuşatılmış bir halde geçiyor. bir şeyi yapamadığımda mutsuz oluyorum. bir şeyi yapabildiğimde, zaman yeterli gelmiyor, geleceğe ümit bağladığımdaysa*, derhal o korku, o çok farklı türden korku beliriveriyor ki asıl o zaman çalışamayacak hale geliyorum. incelikle hesap edilmiş bir cehennem."

    "-hanuka bayramında oynanacak oyunu bulamayacakmışım gibi görünüyor. (...) yahudi yayınevi'nden bir hanuka oyunu çıkacakmış, belki sana baskı öncesi metni gösterirler."

    "şimdi kısaca, halihazırdaki evin saraydaki daireye kıyasla hangi avantajlara sahip olduğuna bir bakalım: 1. her şeyin eskisi gibi kalacak olmasının avantajı, 2. ben şu anda halimden memnunum, kendime durup dururken ne diye olası bir pişmanlık yaratayım, 3. kendine ait bir evden vazgeçecek olmak, 4. uykuma iyi gelen bir yoldan feragat edecek olmak, 5. taşınmam durumunda şu anda bizde oturan kız kardeşimden mobilya ödünç almam gerekecek, o koskoca odaya koyabileceğim bir tek yatağım var, taşınma masrafları, 6. şu anda işyerine yaklaşık on dakika daha yakın olan bir mesafede oturuyorum. saraydaki daire sanırım batıya bakıyor, benim odamsa sabah güneşini alıyor."

    "gizlilikler saklılıklar olmuştur bazen, yalanlar ise çok az, bu elbette ki "çok az" yalan diye bir şey olabileceği koşuluyla böyle. ben yalana meyilli bir insanım, dengeyi başka türlü tutturamıyorum, bindiğim kayık her an batabilir."

    "fakat suskunluğumun sebebi: sana yazdığım mektuptan iki gün sonra, yani tam dört hafta önce geceleyin saat 5 civarında ciğerlerimden kan geldi. gırtlağımdan boşalırcasına bir şiddette, 10 dakika ya da daha fazla sürdü, hiç bitmeyecek sandım. (...) burada şimdi bir sürü doktor, ayrıntısına girmeden söyleyeyim, sonuç, her iki akciğerimin ucunda tüberküloz var."

    "ben çünkü bu hastalığa hiç de tüberkülozmuş gözüyle değil, ya da en azından şimdilik tüberkülozmuş gözüyle değil, toptan iflasım olarak bakıyorum."

    ["mutsuzluk içinde mutlu olmak*" sözü (tabii bu aynı zamanda "mutluluk içinde mutsuz olmak" anlamına da geliyor, ama ilki belki daha belirleyici olanı), kabil'e işaret koyulurkenki sözdür belki.]

    "kant'ı tanımıyorum, ama o cümle muhtemelen sadece halklar için geçerlidir, bir halkın kendi içindeki savaşına, "içte yaşanan savaşlara" ilişkin olacağını pek sanmıyorum, buradaki barışıklık ise herhalde ancak toprak için temenni edilebilir türdendir."

    (bkz: franz kafka/@ibisile)
    (bkz: menfur/@ibisile)
    (bkz: tarziye/@ibisile)
    (bkz: briefe an milena)
    (bkz: akciğer kanseri/@ibisile)
    (bkz: die verwandlung/@ibisile)
    (bkz: in der strafkolonie/@ibisile)
    (bkz: jargon/@ibisile)
    (bkz: betrachtung)
    (bkz: franz werfel)
    (bkz: felix weltsch)
    (bkz: gerhart hauptmann/@ibisile)
    (bkz: fk/@ibisile)
    (bkz: napoleon bonaparte/@ibisile)
    (bkz: friedrich hebbel/@ibisile)
    (bkz: albert bassermann)
    (bkz: kurt wolff)
    (bkz: pfingsten/@ibisile)
    (bkz: das urteil/@ibisile)
    (bkz: theodor fontane/@ibisile)
    (bkz: fontane ödülü)
    (bkz: bedrich feigl)
    (bkz: erdmuthe dorothea)
    (bkz: ottla kafka)
    (bkz: arnold zweig)
  • aylar önceydi. (bkz: briefe an milena)’yı okumuş olmama rağmen -en sevdiğim kitap demek istesem, kitap değil- evde bulamayıp, kütüphanemde bulunmalı diyerek tekrar sahaftan satın almaya gittim. milena’yı soracak iken görevli kadının ''bu da çok güzel yeni geldi'' diyerek briefe an felice’yi göstermesi üzerine kan beynime sıçramıştı. briefe an milena’nın üç katı kalınlığında bir kitaptı bu. damn.. ne oldu anlamamıştım ama ihanete uğramış gibiydim, sinirlerim bozulmuştu. ''felice kimmiş'' dedim homurdanarak. görevli kadın güldü. ''haklısınız'' dedi. bu kitabı okumayacağım. evet kesin kararlıyım şimdi burayı sonsuza dek terk edebilirim.