şükela:  tümü | bugün
  • filme adını vermiş john keats şiiri. ayrıca filmde bahsi geçen ve dizelerini duyduğumuz diğer şiirler: endymion, ode to a nightingale (creditste özellikle), the eve of st agnes, when i have fears that i may cease to be, la bella dame sans merci.

    bright star, would i were steadfast as thou art —
    not in lone splendour hung aloft the night
    and watching, with eternal lids apart,
    like nature's patient, sleepless eremite,
    the moving waters at their priestlike task
    of pure ablution round earth's human shores,
    or gazing on the new soft-fallen mask
    of snow upon the mountains and the moors —
    no — yet still stedfast, still unchangeable,
    pillow'd upon my fair love's ripening breast,
    to feel for ever its soft fall and swell,
    awake for ever in a sweet unrest,
    still, still to hear her tender-taken breath,
    and so live ever — or else swoon to death.
  • bright star ünlü romantik şair john keats'ın etrafında dolansa da aslında onun yazmış olduğu bright star şiirini, kim için yazdığını ve o kişinin nasıl biri olduğunu araştırmaya çıkıyor. yani şair'in en ünlü şiirlerinden birinin peşinde gidip neler olduğunu, olmuş olabilceğini gösteriyor.

    eleştirilerin çoğunun haksız olduğu da böyle ortaya çıkıyor zaten. şair değil şiir anlatılan bu filmle.

    çok sevmediğim dönem filmleri içinde farklı bir yerde durmayı başaran, görselliğiyle etkileyici olabilen bir film bright star. durağan gibi görünse de sıkmamayı başaran bir film.

    *
  • şiirden anlamayan bir kadını şiire dönüştürmeyi anlatır.
  • gece gece yalnız izleme gafletinde bulundum, ve beni deli gibi ağlattı bu film. hayır biliyorsun adam ölecek; ona rağmen elinde değil paramparça oluyorsun, hazırlayamıyorsun kendini. ben whishaw çok çok iyi oynamış, mahvetti beni.
  • filmdeki en güzel detaylardan biri de keats'in bahçedeki bütün bitkileri koklamasıydı tek tek.

    bir de,
    --- spoiler ---
    hayatı boyunca işe yaramaz bir şair olduğunu düşünen john keats, öldükten yüzlerce yıl sonra, romantizmin öncüsü olarak biliniyor.
    --- spoiler ---
  • kelimelerin ağırlığı olan bir film. sıkıcı olsa da dönemin aşkını çok iyi anlatıyor. annenin kızına olan güveni ise şahaneydi. filmin en sevimlisi tek tebessüm ettireni ise fanny'nin küçük kız kardeşi idi. boyu kadar olan kediyi taşımasına tebessüm etmeyen yoktur herhalde. bu filmde nuri bilge ceylan'ın kulağını çınlatmadan geçemeyeceğim çünkü tam onluk sahneler, fotoğraflar vardı.
  • vah salak seni ya, ceyn! koskoca negative capability mucidi john keats'i kalkıp terzi kızın jönprömiyesi yaptın ve de yarım film boyunca öksürtüp ajite ettin ya, insancağız mezarında sekiz takla atmış olmalı. üstelik senin john keats'in bunca şiirinden sonra anladığın salt bir aşk filmi jargonuysa (evet hor görüyorum) yazıklar olsun. haspam. ve bunu bizimle paylaşman şart mıydı?
  • dvd'si 16 haziranda raflardaki yerini alacak olan görsel şiir.
  • güzel filmdir. görüntülerin insanlık durumlarını, metinlerin hikayeyi çok iyi anlattığını söyleyebilirim. filmin sonu muhteşemdi. filmin en beğendiğim sahnelerinden biri, fanny'nin küçük kız kardeşinin, keats'in evlerindeki zorunlu konukluğunun son günlerinde, ma aile bahçede eğlenirken, kuru bir yaprak bulması ve onu bahçenin en uzak noktasına bırakıp, buraya sonbahar gelmeyecek demesiydi.
  • sinemada izleme fırsatı bulamadığım arayı sonradan evde elimde çayım ve sigaram ile ekran karşısında kapatmaya çalıştığım son zamanlarda izlediğim en manidar film.

    1800'lü yıllarda yaşamış olan john keats'in bright star / parlak yıldız adlı şiirinin var oluş hikayesini anlatıyor filmimiz. filmde geçen şu cümleler aslında filmi az da olsa anlatıyor:
    "şiir sadece şiirsellikten ibaret değildir. o, var olmuş en şiirsellik dışı şeydir."

    film, şiirsel bir ahenkle ilerlese de şiirsellik dışı bir düzene ya da kafiyeye ve yahut şiirsel bir mübalağaya sahip olmayan gerçeklere sırtını dayıyor. kendine hayran bırakan şiirin, nasıl ortamlarda ne şartlarda oluştuğunun 2 saatlik güncesini ekranda taşıyor. bunu yaparken şairinin hikayesini ve acıklı sonunu paylaşmayı ihmal etmiyor.

    normal sinema seyircisini zorlayacak bir akışa sahip, aksiyon ya da şaşırtıcı olaylar içermiyor, sadece aşktan, aşkın durgunluğundan ve bağlılığından bahsediyor. eğer ki durgun filmlerden hoşlanmıyorsanız sıkabilir biraz. film biraz uzun gelebilir, anlatmak istediğini daha kısa sekanslarla anlatabilirdi ama neticede yönetmenin tercihidir ve kötü olduğunu söyleyemeyiz.

    bahsettiğim durağanlık aşkın oluşumunu anlatmakta çok başarılıydı. sinemanın çok sevdiği "ilk bakışta aşk" olgusunu bir kenara bırakırsak geriye kalan "bağlılık"ı ancak "saygı" ile anlatabiliriz. filmin konusuna "birbirine saygı duyan ve aşklarının olgunlaşmasını zamana bırakan iki sevgilinin hikayesi" dersem yanlış olmaz sanırım. bir şiiri anlatan şiir gibi bir film. görsel olarak olayların oluş şekline göre şekillenen doyurucu bir film.

    ben wishaw'ı, "perfume: the story of a murderer"dan sonra izleme fırsatı bulduğumda anladımki bu adam hakikaten bir romanın içerisinden fırlamış gibi. romanları ve eski dönem hikayeleri müthiş canlandırıyor. takip etmekte fayda var.

    http://www.filmarasi.com/movie.aspx?id=44988