şükela:  tümü | bugün
  • holivut filmlerine her daim temkinli yaklaştığımdan izlemek için epey bir bekleyip, sonra unutup, nihayetinde geçen pazar aklıma gelip de vcd'den izlediğim film. manzaralar şahane, bol koyunlu, iki sığır çobanlı, biraz aşk, biraz ihanet (epey ihanet) ve fazlaca durgun geçen iki saat. medyanın filmi bu kadar şişirmesi normal, sonuçta ucunda para var pul var, yoksa elbette ki o kadar matah değil.

    doğa görüntüleri cidden güzel, müzik desen bi arkadaş gitarın teline münasip zamanalarda dokunduruyor, oluyor sana film müziği.

    şahsen aşkı göremedim ben filmde, çok içten yaşıyordu arkadaşlar sanırsam ya da ben ruhsuzlaştım. tabi "imkansız aşkın güçlükleri" teması az bişey var, insanın içi eziliyor filan az bişey de, öyle aman aman da bir anlatım dili yok filmin. hatta fazla direkt.

    mambo italiano dururken, kötü eğitim dururken, cahil periler dururken bu filmi göklere çıkarmaya gerek yok bittabi. nihayetinde sanatsal kaygılardan uzak bi holivut filmi.
  • asıl isminin "broadback mountain" olduğu hıncal uluç tarafından açıklanmış egzotik western.
    yönetmeni de başarılı işlere imza atan, kaplan ve canavar*'ın yaratıcısı bayan ang lee...
  • müzikleriyle beni benden alan, görüntüleriyle ağzıma bir parmak bal çalan filmdir. bu film bir aşk hikayesidir. aslolan aşktır felsefesinden yola çıkarak aşkın tanımsızlığının, sınırsızlığının, bir matematiğinin olmayışının kanıtıdır. işte bu yüzden yüreklere hitap etmiş, heteroseksüel izleyicilerini bile darmadağın etmiştir. üzerinde dayatmalar olmaksızın, saf, gerçek bir aşk hikayesi anlatan bir diğer film için ise lost and delirious diyorum. ardından da starsailor'dan love is here'ı dinlemenizi tavsiye ediyorum. (bkz: dertlendim be sözlük)
  • bu şeytanın elinden çıkmış "sodom ve gomora" propaganda filminin "düzgün", dini bütün, hristiyan versiyonu için: http://www.youtube.com/watch?v=-wck8ghph-i
  • "ibne, ibne, ibne" diye sayıklanan yüzlerce yorum okuduktan sonra:

    zoraki ve göstermelik evliliğin norm olduğu, hayat seçeneklerinin bir türlü üstesinden gelinemeyen "elalem ne der" kaygısı ve kokuşmuş bir tutuculukla sınırlandırıldıkları, kapı ardı ilişkilerin kadın, erkek, eşcinsel ve eşcinsel olmayan insanlar arasında bolca yaşandığı, özel hayata saygı ve bireysellik kavramlarının hala garip bir gavur icadı olarak görüldükleri, ahlaki ikiyüzlülüğün her bir ortama sindiği, aşıkların kavuşamaması temasının nesilden nesile aktarılan destanlara konu olduğu bir ülkede çok daha iyi anlaşılmış olması gereken bir filmdir.

    insanların gerçekleri görmemekteki ısrarları öyle bir raddeye varabiliyormuş ki, aynadaki yansımalarını görünce bile kendilerini tanıyamıyorlarmış.
  • yılın belli zamanlarına çoluğu cocuğu bırakıp brokeback dagının eteklerinde yiyişen iki kovboyun öyküsünden çok,sürekli olarak birlikte olmayı isteyip olamayan insanların bir bahaneyi fırsat bilip engelleyemedikleri duyguları acıga vurmanın imgesel anlatımı olarak dusunulmesi gereken film.
  • heath ledger'ın ölümünün ardından pek kadim dostumla yeniden izlediğim film. günler günleri aylar ayları kovalamıştır. uzun zamandan beri belçika'da bulunmakta olan kadim dost için yurda dönüş vakti gelmiş çatmıştır. ancak bu sefer lovely rita adlı şahıs belçika'ya gidecek, kadim dostun kaldığı sürenin bir o kadarı orada kalacaktır. kadim dostun dönüş vaktine göre lovely rita'nın gidiş vakti ayarlanır ve beklenen buluşma gerçekleşir. lovely rita kadim dost tarafından havaalanında karşılanır, the house on paper street'de bahsi geçen eve yerleştirilir. ardından seyr-i alem edilir, grand place'e gidilir, kadim dost sizi brüksel'in en kral restoranına leon de bruxelles'e götürür, orada lezzetine doyum olmaz midyeleri mideye indirirken lovely rita ve kadim dostu heath ledger'a kaldırır kadehlerini. kadim dost hatırlatır tekrardan: " eve gidince brokeback mountain izleyeceğiz." sonra gidilir grand place'ın önünde belçika'ın meşhur biralarından olan kriek vişne içilir beraber ve brokeback mountain'dan bahsedilir bol bol. neden bu film bu iki dost için bu kadar önemlidir? hatta bir anlamda kriterdir. brokeback mountain filmini izlerken tüm dogmalarından, tüm perdelerinden sıyrılabilmişse o kişi kafa dengidir. eve gelinip de her tramvay geçtiğinde sallanan kapıyı, pencereyi, yeri saymazsak brokeback mountain'ın izlendiği o an çok ama çok özeldir. film defalarca durdulur sahneler incelenir ve tekrardan sarıp izlenir. heath ve jake ikilisinden daha önceleri hep jake'i kendine yaren yapmış bu iki dost biraz olsun sanki heath'e haksızlık etmiş gibi hisseder. artık filmin trajik sonuna mı bu imkansız ama müthiş aşk hikayesine mi yoksa filmi gerçeklik anlamında bir daha telafi edilemez şekilde trajik kılan heath ledger'in hazin sonuna mı ağlanır bilinmez. ya da bir daha o güneşli akşam üstünde mogan gölünün açıklarında he was a friend of mine dinlerken başka bir deniz bisikletiyle yaklaşan yurdum insanının "mandalina alır mısınız" teklifine bile daha önce gülündüğü gibi gülünebilinir mi bilinmez. film bittiğinde gözyaları pijamaların kollarıyla kurulanırken kadim dost "ama hala heath'in izleyebileceğimiz bir filmi daha var en azından: the dark knight" diye fısıldar. mutlak melankolik lovely rita "evet, ama son filmi diye yanıtlar onu." brokeback mountain gibi olamayacağını da bilir üstelik her ikisi de.