şükela:  tümü | bugün
  • evet.
    9 kasımı 10 kasıma bağlayan gece, bir kez daha, yatağımıza yattık. hüzün dolu bir sabaha uyandık. çünkü; olmasaydı, olamayacağımız ulu önderimizi kaybettiğimiz, elemlere gark olduğumuz o günün sene-i devriyesine açtık bir kez daha gözlerimizi ve gördük ki, aslında, biz yokmuşuz.. teker teker her birimiz bir fert; her fertten müteşekkil bir toplum olarak anadolu milleti, türkiye halkı, onsuz ne imişiz ki.. ve yine her günkü gibi işimize gücümüze, yolumuza revan olduk. çaresizce.
    ve sonra hiçlikler içerisinde; varlık olmaklığımızın müsebbibi o büyük ve ölümsüz insanın ‘gidiş’ saati geldi çattı bir daha, durduk! zaman durdu. mekân durdu. hayat durdu, hayat! olduğumuz yerde durduk! her şeyi bir kenara koyarak; durduk.

    ama gördük ki, bizim dışımızda dönen bir dünya var ve o dünya durmuyor.. bekledik.. ama yine ve bir kez daha olmadı işte; diğerlerinde olduğu gibi bu sene, bu on kasımda da olmadı.

    masallardaki kâf dağının ardına tünemiş gibi, muasır medeniyetin vechesini, yine bulamadık..

    bir kez daha.

    halbuki; ne de çok şey yapmış idik.. sayısız.
    asırlardır sahip olduğumuz kimliğimiz ve sahiplendiğimiz davamız başta olmak üzere;
    neleri fedâ etmiş ve nice şeylerin kendisinden geçmemiş miydik? zirâ cehennem cephelerini bizlere gül bahçeleri eyleyerek; kuru toprak parçasını vatan kılan ruh, şûur ve meşrebimizin menbaından saparak bulduğumuz/bulacağımız yolun hâl-i pürmeâlinde kaybolup yitip gitmek pahasına..

    öylesini anlatmadı mı bize tarihimizi yazmayan tarih?

    biliyorsunuz ki, biz hasta bir adam idik.
    hastaları dirilten mucizeye inanmışken velâkin yerin yüzüne boylu boyunca uzanmış ama koluna kanadına paçasına beline boynuna saldıran sırtlan, çakal, aslan, köpek, yılan ve çıyan her ne varsa dört bir yandan gelerek; ahdettikleri üzere bizi paramparça etmeye, ettiler de. değil miydi ki çünkü biz, hayatın ve beşerin yaşam prensiplerini; gökten indiği varsayılan bir kitabın dogmalarına indirgemiş idik. yani arapoğlunun yavelerine kanmış ve özümüzden sapmış; kutsal saydığı kitabını öz dilinde okumaktan biçâre olan, araplaşmış türkler idik. ve daha korkuncu da o idi ki, millet olarak tekmil haklarımızı, aklımızı, reyimizi, mukadderatımızı tek bir kişinin şahsına münhasır kılarak; güdülen ve sürülen bir sürüden ibâret olup, saltânat ve hilâfet gibi garabet iki kuruma, her iki kurumun tek bir elde toplandığı kahrolası padişâhlık sistemine mecbur ve kul idik.

    bundan sebeptir ki, geri kalmış ve bırakılmıştık.
    medeniyetten uzak ve medenî âlemden bihaber idik. herkes bize, yani türk’e, islâmlığımızdan sebep düşman idi. düşmanımız çok; dostumuz yokken böylece kuvvetsiz ve âlem-i cihânda fârikasız bir nokta idik. ve tek dişi kalmış o canavarın sofrasında; ama o sofraki medeniyeyyi muasırdır, ancak yalnız islâmlığımızdan soyunmuş olursak, yani allah adını ve kanununu yerin yüzünde hâkim kılmak, cihâd ve hak üzere münasafa kavgasından vazgeçmiş olursak; işte o vakit bizleri de aralarına alırlar, nasıl ki, bulgar da yenik sayılmışken birinci cihân hârbi sonunda, ona imtiyâzlar islâm olmaksızlığından tanındıysa, belki bize de adil ve feraha müsavi bir yaşam hakkı tanınır, denilirdi de, biz öyle olmaklığı mefkure edinerek yürümüştük medeni cemiyetlerin sofrasına..
    (yahutta hân-ı yağmasına.)

    bundan müştekiyâne yazdık, belledik ve bellettik,

    tuğrul ve çağrı beyler; anadoluya zuhulen gelmişlerdi. alparslan, bizans ordusunu malazgirt’te istemeden yenilgiye uğratmış; anadolu ve büyük selçuklu devletlerini hazır buralara kadar gelmişken devletlenelim diye kurmuş idik. suriye ve ırak’tan anadolunun içlerine onlarca müslüman türk beyliği durup dururken peyda olmuşlardı. kılıçarslanlar, keykubatlar, gıyaseddinler, melikşâhlar anadolunun dört bir köşesinde defalarca bozguna uğrattıkları haçlılarla sadece adettendir diyerek döğüşüyorlardı. çaka bey caka satmak için denizciliğe merak salmış; pirî reis, manzara resmederken küreyi, denizleri, girintileri ve çıkıntılarıyla atmosferik deniz seyir haritasını bilmeden çizivermiş idi. barboros hiç olmamış; türkler anadolu denizlerinden kıtalara donanma donanma gitmemiş ve akdeniz, karadeniz, marmara, ege birer türk gölü hâline gelmemişken; bunlar sadece anlatılagelen efsanelerdi.

    doğu bizansın dış kalâlarını muhasara ederek birer ikişer zapteden ve cümle tekfurlara diz çöktüren ertuğrul’un, yine onun ocağından boy veren osman’ı; anadoluda bir başına yalın ayak müsülmân bir türkmen iken, soyundan gelen nice yiğitler, bir beylikten devlet, bir devletten cihângir bir imparatorluk olduysa ve üç kıt’â yedi deniz kırk iklime at sürdülerse zevkûsefâdan olsa gerektir ve misâldir murâd hüdâvendigar-ı gâzi sırpsındığında haçlıları yalvar yakar yenmiş; yıldırım beyâzîd han-ı şâhanî niğbolu’da ‘karga kovalarken’ haçlıları da sehven önüne katıvermiş; sultan mehmed konstantinopol’ü zar atarak teslim almış; selim yavuz hân-ı mübârek, sina çölünü 13 günde geçmemiş, aslında mısır’a hiç gitmemiş, şâm’ı çerez niyetine topraklarına katmamış, şâh ismâil sâfevî’yi kafkasya içlerine dek zevkine kovalarmış, muhîbbi mahlasıyla anılacağı varken; o muhteşem süleymandır ki, yoktan yere yerin yüzüne kanun koyan kanunî oluvermiş; tıptan sanata, edebiyat ve musîkiye, zanâatten zirâate dek onca alanda koskocaman ve tüm incelikleriyle bir medeniyet, aslında hiç olmamış, insanlık en az 400 sene o medeniyete rızâen ya da kerhen râm olagelmemiştir de dağların tepelerine mevsimsel göçlerinde aç kalmasınlar diye konaklar ve tünekler inşâ eden; vahşî hayattaki canlılar için kurunluklar kuran o hakiki medeniyet; padişâh ile tab’asını kadı huzurunda ayak üzeri dikerek yargılayan hilkât hakikatının kutlu menbaından neşet etmiş medeniyet-i aslinin her vasfıyla birlikte tüm bunlar ve daha nicesi uydurulmuş ve tarihin kaydına girmemişler idi.

    çünkü cihânı kırıp geçiren yenilgisiz padişâha;

    --- spoiler ---

    dirahta ger ziyân etse karınca; günâh var mıdır anı kırınca? diye sorunca, yarın hakkın divanına varınca, süleymân'dan hakkın alır karınca..
    --- spoiler ---

    deyu cevab edip hâddin ufkunu çizen bir nizâm; yalnızca, filhâkika yağma talân tecavüz ve işgâli belleyen, frenklerin hikâyelerinde olabilirdi..

    sonra bir gün; 13 sene bilfiil üç kıt’â üç yüz cephede hiç dövüşmemiş gibi, gökten zembille indi muzâfferiyet; kurtulmadık ama, kurtarıldık!

    öyle ki, soyundurulduk. bizi körelten ve kısaltan her ne varsa; kirlerimizden arındırılırcasına, pâklandık. medeniyetten uzakken; muasır medeniyetin eşitine yürümek içün.

    gârbın afâkını sarmış çelik zırhlı duvardan dışarı uzatarak boynumuzu; cellâdlarımızın mazmunlarıyla donanmakla yükselmekliği şiârımız edinerek; almaya başladık medeniyyeyi terâkkide aslolan yolumuzu.. vakıâdır; seçmek için sandık ile ilk kez 1816’da tanışmamış, meşrûtiyet’in nemenem bir şey olduğunu 1876’da deneyimlememiş, kanûn-î esâsi’yi bilmemişken; bir gecede oluvermişti her şey:

    (bkz: efendiler yarın cumhuriyeti ilân ediyoruz)

    denildiği kertede.

    millî hudûdlar üzerine misâkta bulunanlar hiç olmamışlar; mebûsan-ı osmânî’den arta kalanlar anadoluda bulunmamışlar, mücâdele-i millî adına kongreler ise anadolu sathında sırf kültür ve sanat tartışmaları için toparlanmışlar idiler.

    antep, maraş, urfa, adana’da; giresun’dan rize’ye, aydın, izmir, kütahya’da ve erzurum’dan van’a dek anadolu başsız ve emirsiz ayağa kalkmış da düşmana kurşun sıkar değildi.. din, millet, devlet ve toprak uğruna; balkandan kafkas’a, basrâ’dan şâm’a, medine’den filistin’e, trâblusgarb’dan bâkü’ye kadar yıllar yılı döğüşen arslanlar da çinli, hintli yahut kızıldereliydiler.

    ve bir millet artık anlamıştı ki, üç kıt’âdan geriye çekilerek elde kalacak son vatan parçasında bereket ve intizâmın yegâne meşruiyeti; parça parça edilen coğrafyalarda kırıla kırıla toprağa serpilen müslümân türkoğlunun mukaddesatını da gerisin geriye terk ederek; hâk iken bâtılın tarafında sarihen saf tutmak ve mazlum şârk’ı; mezmum gârb’a fedâ eylemektir en doğrusu.

    öyle de yaptık ve ettik.

    bizi asırlarca yerin yüzüne hâlife kılan nizâmın sargılarını çözüverdik ve sonradan atıl kaldığımıza kanaat ettiğimiz yüklerimizi attık. yürümek ve ilerlemek için. târik-i medeniyyede kuvvet almak ve yükselmek için.

    fiilen kurtarılmış topraklarımızın ve mahfuz olan millî çıkarlarımızın çoğunu birini diğerine fedâ etmek ile dahası şârklılıktan gârblılığa ermek taahhüdüyle; lozan’da bıraktık. ( o lozan’dır ki, heyeti murahhasasındaki baş kişisi; üç beş küçük cephede gösterdiği yararlılıktan gâyrı askerî başarısı dahi olmayan ve her hezimetinde arkası yol arkadaşı mustafa kemâl paşa tarafından toparlanarak; kahraman vasfı kazandırılan ismet paşadır da, acınasıdır ki, böylesi mühim siyasî bir münzara için gerekli siyasî donanım ve diplomatik nosyon, kabiliyet ve tecrübeden yana zerre payı olmasın ve onun riyasetindeki heyet-i âlinin en âla bir kişisi de, ne hikmettir, yahudi dönmesi bir kişi olan (bkz: haham hâim naum) olsun.)

    akabinde; cephelerde, gerekse yerlere yüzü koyun yatarak kan akan başımızla ama onları da yatırarak birer ikişer mağlûb olmayıp, defettiklerimizin, yani hasımlarımızın, itikâfını celbedebilmek için çabaladık.

    ne mi yapageldik..?

    saltânatı lağvettik.
    hanedânı defettik.
    hilâfeti neshettik.
    dilimizi ilgâ ettik.
    özümüzü tağşiş ettik.
    tâtbîki dinîyi terk ettik.
    yeni nâmına tüm eskiyi zemmettik.
    cümle kılık/kıyâfeti ve sâiri tardettik.
    geçmişi anmayı ve hâtıratı millîyi nehiy ettik.
    kâdim kültürümüzle örf ve ananelerimizi topyekûn men ettik.

    yetmedi; ilerlemek için,

    kurumlarımızı,
    kanunlarımızı,
    müfredâtımızı,
    kavramlarımızı,
    fârika-i yaşantımızın tekmilini batıdan iktibâs ettik.

    hikmeti sûale mecburdur ki bunları böylece yapmakla olmuyormuş demek ki. olmadığını da görüvermedik mi? eskiyi terk etmekle gelen yeni geldiği kertede de tüm eğrileri doğrultamıyormuş demektir çünkü.

    demek değildir ki bunları sorgulayanlar yahut münakaşaya açık hâle getirenler türlü çirkinlikler ya da adına kanun denilen fikir bükücülerle cebren susturulsunlar ve onlar yalnızca gerici, yobaz, cühelâ, karşı devrimci falan oluversinler. kaldı ki kim nerenin ilerisine gitmiştir de diğerleri geriye taraftar olsundur?

    madem ki; (bkz: fikri hür vicdanı hür) nesiller yetiştirebilmekti yahut odur ise mesele neden ve ne hakla insanlar fikirleri ve tenkîd ettiklerinden ötürü yasayla ya da zımnen veya alenen kalabalıkların baskısıyla susturulsun ki?

    elbette var olsun cumhuriyet.
    elbette halkın kendi kendisini idâresi en evlasıdır.
    elbette kültürler arası kaynaşmada faide vardır.
    muhakkaktır ki, tekâmül için, terkibin önemi tartışmasızdır.

    velâkin maziye küfrederek atiye uzanmak marifet olmadığı gibi bunda muvaffakiyette yoktur.

    kaldı ki cumhuriyet; neredeyse çeyrek asırdan fazlaca süre, hiç kimsenin konuşamadığı bir rejim iken; sonrasındaysa herkesin ancak tek tip konuşabildiği, halkın irâdesinin apalotliler oligârşisine fedâ edildiği, bir milletin yokluk ve yoksullukla, bir ülkenin de göbekten dışa bağımlılıkla idâre olunduğu şeyden başkaca ne olabilmiştir?

    bu hâlde; 180 senelik batılılaşmak serüveni içerisinde bir deneyim olarak cumhuriyetin serencamı, üzücüdür.

    çünkü görülmelidir ki mevziyi terk etmekle savaş kazanılmaz. öyledir ki, düşmanın mevzisinde siper alınmaz. (ama gözleri vardır görmezler; kulakları vardır, işitmezler.)

    kaldı ki halka hakkını vermek için yola çıkanların nihâyetinde geldiği nokta; içte halkına şedid, dıştaki dünyaya şirin, kayıtsız kalmaktan başkaca ne olagelmiştir?

    kula kul olmakla ithâm ettikleri sistemi al aşağı edenlerin; sonunda meydana getirdikleri sistem ‘tek adamlık rejimi’ olmaktan öteye ne kadar ve ne şekilde geçebilmiştir?

    aydınlık, ilerici, medeni ve müreffeh bir türkiye inşâ edenlerin hâlefleri; ülkenin her köşesine tüten bir baca kondurmak yerine her sokak başına korkuluk misâli seleflerinin birer heykelini dikmekten dahaca neler yapabilmişlerdir?

    işte hülâsa; batıya gitse dışta kalmış, doğuya dönse suç sayılmış ve nihâyetinde iki dünya arasında kendi dünyalığını yitirmiş, köksüz bir köprü olmak delisaçmasına hapsedilmiş melez bir hân-ı muğlaktır böylece türkiye.

    kurudan kuruya 10 kasımlar, 29 ekimler,
    23 nisanlarla nasıl ki olmadıysa güçlenmek, yükselmek, müreffeh ve huzurlu bir toplum, ülkeyi binâ edebilmek;

    bugün bir kez daha 10 kasım, bugün de aynı güne uyandık ve aynı günü bitirdikten sonra da dünden farksız olarak kalacağız.

    o öleli çok zamanlar oldu; ama o, tek bir kez tartışmaya açılmaksızın, bir tabu olarak ve ismi kılıç gibi başımız üzerinde sallanarak, düzensizliğin düzeni içerisinde ne muasır medeniyetler seviyesine erişebilmeye vasıl olundu ne de eldekiler korunabildi.

    bir dakika ayakta dikilmekle bir millet düştüğü yerden kalkamıyor maalesef. ideolojik taassub ve körlük içerisinde; cumhuriyetten beridir yapılamayan tümüyle bir muhasebenin bizi bugün getirdiği nokta malûmdur: mukallid, mükelleb bir memleket ve toplum.

    kişilik bozukluğu derecesine evrilmiş olan hezeyânlar eliyle bu topluma saçmalıklarınızı ve hastalıklarınızı daha fazlaca zerk etmeyiniz.

    tartışan, konuşan, araştıran, her sözü söyleyebilen, her yola gidebilen, her şeyi deneyebilen, her durumdan vazife çıkarabilen ve zamana uymaktan çok daha fazlasıyla zamanı kendisine uydurabilen; özünden ve değerlerinden kopmadan hasletleriyle var olan insanların oluşturduğu toplumlar her zaman kuvvetli ve yolunda istikrâr ile yürümeye mukadder olacaklardır.

    bugün bir kez daha bir 10 kasım.
    elbette gâziyi, vesilesiyle, saygıyla anıyoruz.

    ve mustafa kemâl paşayı anmanın içerisine onu ululâmalayı, ilâhlaştırmayı katmakla hatalarından ayırarak günâhsızlar kervanına katmayı yahut doğrularıyla eğrilerini görmeksizin tabulaştırmayı da kabul etmiyoruz. her ne olursa olsun sonucunda o kurucu liderdir ve bu ülkedeki herkes için bir değerdir. menfi müspet gıyâbında konuşabilmek de herkesin hakkıdır. aksini iddia edenlerin yeri kuzey kore olmalıdır zirâ ancak orada kurucu lideri eleştirmeksizin tapınmak bir vâzifedir.

    ve görüyoruz ki, ona herkesten çok bağlı olduklarını iddia edenler ve yolunda yürüyenler yollarını şaşırmışlardır. bu millete de ondan beridir zulmü revâ görmüşler ve kalkınmak, ilerlemek, yükselmek yerine ancak yerinde saymayı hak bilmişlerdir.

    keşke her 10 kasımda bir dakikalık saygı duruşuyla olabilseydi her şey..

    olmuyormuş; gördük maalesef.

    vesselâm.
  • g-20 üyesi olmak, en paralı ilk yirmiye girmek de önemli bir merhale. adalet, hukuk, eğitim, insan hakları alanlarında da bu sırayı yakalayabilirsek muasır medeniyete varmış oluruz. para'da kriz de olsa iyiyiz. diğer alanlarda çok gerideyiz sıralamalar hep 70' ler civarı veya altında...
  • muasır medeniyete ulaşmanın matah bir şey olduğunu sananların zırvası. kullandığınız teknolojik alete gelen update ile içinde yaşamakta olduğumuz hayatın parametrelerinin habire değişmesi,bunların ikisi de muasırlık denilen belanın ta kendisidir. aynı zırvayı sıkanlar türklerin anti-emperyalist bir savaş falan verdiğini de dillerine pelesenk etmiştir. doğrusu odur ki, türkler ne muasır medeniyetler diye bir hedef koymuştur ne de "bir şeyin antisi olarak" bir mücadeleye girişmiştir. türkler yalnızca gelecekleri,yani istiklalleri için mücadele etmiştir. kendi milli marşında yazan her şeye ihanet eden ve bizim adeta sosyal mutabakatımız niteliği taşıyan bu metnin bizim marşımız olduğunu,yalnızca biz türklerin marşı olduğunu unuta unuta, bugün modernlik belasının bize şirin görünen en makyajlı yanlarından biri olan ve herkesin meşrebine,şahsi zevkine göre içini doldurmaktan utanmadığı muasır medeniyet denilen ne idüğü belirsiz kavramın fanboyu olmuş halde bulduk kendimizi. millet olmak şu konuda şuyuncu sıradayız bilmem neyiz demekle olacak bir şey değildir. siz o sıralamaya girerek köpekliğinizi en başından ilan etmiş oluyorsunuz. ne kemalistler ne de neo-kemalist olan akp tayfası ne de türkiye'deki sınıf meselesi problemini zamanında "kula kulluk yetsin artık" söylemleriyle götürmeye çalışan mehmet ali aybar gibi isimlerin ayaklarını kaydıran ve solcu adı verilen sağcının küpeli versiyonları türk milleti'ne en ufak katkı sağlamamıştır. türkiye'de cumhuriyet ilan edildiğinden beri bir gün bile dahi türk milleti'nin hedefleri birinci sıraya konmamıştır. konulsaydı türkiye şu anda şuyuncu buyuncu sırada tampon bir ülke değil, parmakla gösterilen, işte yaşanılacak yer burası denilen vatan topraklarından müteşekkil bir yer olurdu.