şükela:  tümü | bugün soru sor
  • periyodik bir takvime bağlı olmayan, kimi sosyolojik değişim ve toplumsal hadiselerin tetiklemesiyle açığa çıkan zaman birimidir. örneklemek gerekirse; 2002 yılında akp'nin tek başına iktidara gelmesi bu zaman biriminin tarihteki dikkat çeken parçalarından biridir. keza abdullah gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi, anayasa referandumu, akp'nin ikinci ve üçüncü defa tek başına iktidara gelmesi de bu konuda verilebilecek önemli örneklerdir. bunlardan bağımsız olarak, birçok birey için ramazan ayı da bu ülkeden gitmek zamanı ile aynı döneme denk gelir.

    bu zaman diliminin etkisi içinde insan değişik tepkiler verir. islamın ne kadar iğrenç bir din olduğu, bu dine mensup olanların barbar ve geri kafalı oluşu, ele geçirdikleri iktidar ve onun gücü sayesinde yakında kendi kafalarının uçurulacağı gibi sanrılara kapılır ve bunu internet mecralarında umumla paylaşırlar. hafızamın sınırları dahilinde yirmi yıla yakın bir geçmişi olduğunu tahmin ettiğim bu süreç yapısı gereği uzun ömürlü değildir. bilgisayar/gazete/televizyon başından kalkıp işe güce dönüldüğünde anında sona erer.
  • en küçük bir zorlukta kaçmaya meyledip sonra da atatürk'e, cumhuriyete türlü bahane bulanlar için mükemmel bir zamandır.
    sittirin gidin ama sonra da memleketim dediğinizi duymayacam kestaneler sizin.
  • tam zamanıdır!
    artık buna isteyen kaçmak desin, isteyen bencillik desin, isteyen beyin göçü desin. ancak henüz daha parlak bir fikir çıkmadığına göre kimse pek de bir şey dememeli.

    sene 2012 yer dünyada bir ülke: türkiye, ülkede bir şehir.
    taksi şoförlüğü yaparak geçinen 36 yaşındaki bir adam çocuğunu 3 saat sonra kaybedecek ve hâlâ "belki 800 tl'yi bulurum da bir ihtimal kurtulur." diye direksiyon başında. kendisinde de var olan damar daralması ve sonunda yaşanan kalp krizi genetik bir şekilde çocuğuna da geçmiş. çocuk henüz 10 yaşında. daha önce daralan damarı için doktoru önermese de sigortanın karşıladığı stent takılıyor. doktorun öngörüğü gibi kalitesiz ve devletin karşıladığı stent çocuğu daha da kötü bir hale getiriyor zamanla ve kısa bir süre sonra stent çıkartılıyor, damar daralmaya devam ediyor. daha fazla tıkanmadan ithal stentin takılması gerek ancak sigortaları bunu karşılamıyor ve paraları yok. "belki 4 saatte bu parayı toplarım." düşüncesiyle zaten hasta olan kalbi ile ritmi bozuk bir şekilde direksiyon sallıyor.

    sene 2012 yer dünyada bir ülke: türkiye, ülkede bir şehir..
    her hafta onlarca genç, kırmızı koltuklarında rahatça birileri oturup gereksiz konularda konuşmaktan, kavga etmekten fırsat bulamadıkları için, nedenini bile bilmeden şehit oluyor. ve onların aileleri yürekten "vatan sağ olsun" bile diyemiyor.

    sene 2012 yer dünyada bir ülke: türkiye, ülkede bir şehir..
    yaşları fark etmeksizin küçücük çocuklara tecavüz edliliyor. ve sonra da tecavüz edenler rahatça hayatlarına devam edebilsinler diye o küçücük çocukların karşı koymadıkları söyleniyor.

    sene 2012 yer dünyada bir ülke: türkiye, ülkenin tüm şehirlerinde
    hayatlarını okuyarak geçirmiş, sonunda okullarını bitirmiş milyonlarca genç, her gün iş görüşmesine gidiyor ve özgeçmiş dedikleri sayfalara ekledikleri onca şeye rağmen "1000 lira mı versem 750 tl mi, 1.250 çok zor, 200 lira mı fark edecek? yol ve yemek yok tabii ki." söylemleriyle burun buruna geliyorlar. onca zaman, kötü bir şakayla karşılaşmak için çabalamışlar sanki.

    sene 2012 yer dünyada bir ülke
    bunca sorun ve dahası varken ve yepyenileri eklenirken ülkenin başbakanın tek derdi: kadınların üreme oganlarını nasıl kullanmaları gerektiği.
    kürtaj yasasının değiştirilmesi ve sezaryenin önlenmesi.
    sağlık bakanı da ona; "benim eşim 6 doğum yaptı. hepsini de normal doğurdu. ertesi gün evimize gittik." diyerek destek oluyor. insana "bana müsaade" demekten başka seçenek sunmuyor.
    down sendromlu çocukları doğurmak kanunen zorunlu hale gelecek. bu, artık ailenin seçeneği değil kanunun dayatması olacak. doğum esnasında hayati tehlike yaşayabilecek anne adayları fazlaşacak ve belki de sezaryen doğum kısıtlamarına maruz kaldığı için hayatını kaybedecek doğum esnasında.
    bunca tecavüz varken ve bunca kötü şey olurken henüz doğum yapmaya hazır olmayan kadınlar kürtaj yasasının kurbanı olacak; ya merdiven altı yerlerde kumar oynayacaklar ya yeni yapılan büyük camii avlularına bebeklerini bırakacaklar ya da mutlu edemedikleri çocukları ve mutsuz halleriyle hayatlarına devam edecekler.

    bu ülkeden gitme zamanı insanların inançlarını şah damarları gibi gizli ve özel bir şekilde değil de göstermelik yaşamaya başladıklarında, anneler çocuklarını kaybedip de gözlerini sadece ağlamak için kullanmaya başladıklarında, grev yapan çalışanlara destek olmak yerine "işimden gücümden oldum." şımarıklığını yapmaya başladığında birileri ve polisin biber gazı, suçsuz bir insanı öldürdüğünde çoktan gelmişti.
    düşünmeyi, nefes almayı, bakmayı ve hatta gitmeyi birileri yasaklamadan gitmek gerek.
  • zannımca gelmiş, geçmekte olan bir vakit olan tam şu an'dır.
    çok kötü sözler söyleyesim var, ama benim söylediklerimin söz değeri olur, sadece artık "allah islah etsin" demekten dilim, içim, ruhum şiştiği için tam zamanıdır diyorum.
    uzun uzun yazmaya lüzum yok, bir gazete alın, ilk 5 sayfasına bakın ve pasaportunuzla eşyalarınızı hazırlamaya başlamak zorunda hissedeceksiniz.
  • (bkz: tam da bugün)
  • "oglum cogunluk onunde boyun egmekten kacin!ister musluman, ister hristiyan ister musevi olsunlar, seni oldugun gibi kabul etmeliler, ya da seni yitirmeyi goze almalilar.insanlarin gorusunu dar buldugun zaman kendi kendine tanri'nin ulkesinin cok genis oldugunu soyle;o'nun elleri cok genistir, o'nun yuregi de cok genistir. uzaklara gitmek, denizler, sinirlar, ulkeler, inanclar asmak firsati ciktigi zaman hic duraksama." (bkz: afrikali leo)
    (bkz: amin maalouf)
  • tam da okulumu bitirdiğim ve yurtdışında bir yerde iş imkanı yakaladığım andır. o saatten sonra beni tutabilecek bir kuvvet tanımıyorum. siktirip gitmek için de gün sayıyorum desem yeridir.
  • sabah olduğu var sayılan bir saatte işe gitmeye çalışıyoruz bir süredir. istanbul'da sabah 7'de sadece ayı değil, yıldızları da görmek mümkün. sokak lambalarının çoğu çalışmıyor en işlek caddelerde, geçtim ara sokakları... her gün karanlığa adımlar atıyoruz. güneşi görmek umut olacak diye almışlar sanki elimizden. otobüs durağına geliyorsunuz ve beklerken haberlere bakıyorsunuz. sonra da karanlıkta ulaşmak için koşar adımlarla geldiğiniz durağa çakılıp kalıyorsunuz.
    kafanızda bir radyo sesi var "gün aymadı mı hala sevgili vatandaş? o zaman ben sana günü aydınlatayım (!) bugünün gündeminde göçük altında kalan madenciler ve tecavüz edenin paçasını kurtarmak için kurbanıyla evlenmesini öngören yasa var. şimdi ne yapmak istersiniz?
    a) eylem yapıp gaz yemek ve biraz daha sinmiş bir şekilde eve dönmek
    b) ülkeyi terk etmek
    c) amaaan her zamanki şeyler. bir şey yapmaya gerek yok, su akar yolunu bulur
    d) yerin dibine girmek
    işte bu sabah otobüs durağının önünde trafiği koca koca araçlarıyla hem yaratıp hem de trafiğe karşı kornalar basıp öfkeli bakışlar, laflar atanlar betonun çatlayıp beni ve benim gibi tüm utananları yerin dibine doğru giden bir yolculuğa gönderselerdi "hayır" demezdim.

    "bu işin fıtratında var" denilmişti o zaman. seçimlerden sonra da başka kesimlerce "hak ediyorlar."
    nefret... çok tehlikeli bir şey. o kadar kötü ki bilgiden mahrum bırakılmış, yoksulluğa terk edilmiş, var olduğu durumdan kurtulmak için ufku ve gücü olmayan ve muhtemelen ne yaşadıklarını büyük bir olasılıkla ne bilebileceğimiz ne de anlayabileceğimiz insanları hor görecek kadar tehlikeli bir şey nefret...
    şimdi yine kayıplar var. kaza mı heyelan mı; önlenebilir miydi; ihmal var mı yok mu belli değil.

    taciz, tecavüz... bir insanın bunu yaşadığını düşünmek yeterince zor ve acı. bir de çocuklar giriyor işin içine, işte o zaman insan olarak yerin 7 kat altına girmek bile az geliyor insana. insanın içinden o çocukları, insanları alıp buraları birilerine bırakası geliyor. buralarda kendi kötülükleriyle yaşasınlar o zaman bu kötülüklere, rezilliklere kılıf uydurmak için kanun filan çıkarmalarına da gerek olmaz diyorsun.
    tecavüzcüsüyle evlendirme kanununu bekir bozdağ şöyle bir anısını anlatarak haklı ve olması gereken bir kanun olarak gösteriyor:
    "düğün yapılmış, dernek yapılmış, gelmişler, hediyeleri takmışlar, resmen evlenmişler. savcı düğününe gelmiş. sivas'ta bir hanımefendi geldi bana, bir çocuk var yanında epey büyümüş. bir de hamile. 'biz düğün yaptık. düğünümüze ilçenin kaymakamı, savcısı, hakimi, karakol komutanı geldi. babam köyde tanınan biriydi. sonra evlendik. onlar bir de hediye taktılar. sonra da doğum için hastaneye gittiğimde hastaneden de aynı karakol komutanı geldi, beni aldı. şu anda eşim içeride, 7 yıl 6 ay yatarı var, benim de durumum bu.' dedi." (kaynak link)
    anlattığı anı, olay her neyse artık baştan sona sıkıntılı. o kadın hangi şartlarda evlendirildi, nasıl bir bilgisizlik ya da zorunluluk var ki kendisine şiddet yaşatan insana "eş" diyebiliyor farkında mısın? diye sarsarak sorası geliyor insanın. böyle bir kanunu "devletimizden dev hizmet" anlayışına oturtmaya çalışmak nasıl bir mantıktır?
    anlamak çok zor. kafamda deli sorular... her bir soru yaşanmış başka bir tecavüz vakasını hatırlatıyor. kafamın içinde bitmeyen kavgalara, hayali duruşma sahnelerine neden oluyor.

    bu ülkede her gün tacize uğruyoruz. küfürler seksist, sözlük başlıkları ya da entryler kimi zaman kendisiyle sevişmediği için kezban diye suçlayan erkeklerden geçilmiyor, erkek arkadaşları tarafından ilişki için fiziksel ya da ruhsal şiddet görerek zorlananlar, kadınlığı biyolojik bir olayla sınırlayanlar, bindiği otobüste tacize uğrayınca, evine dönerken tecavüze uğrayınca "o saatte ne işi var", "zaten erkek arkadaşıyla sevişecekti" diyenler var. en erdemlisinin, şövalye duruluşlusunun "bile" yarattığı bir şiddet var kadına karşı, çocuğa karşı, nefret söylemleriyle insanlığa karşı...
    ankara'da "hapisten çıktıktan sonra 24 saat içinde yine tecavüz etti" diye bir haber okuyoruz. (kaynak link)
    ve evet, burası henüz ülkenin batısı.

    çocuklar vakıflarda cinsel şiddet gördüğünde "bir kereden" deniliyor, "bir şey olmaz" deniliyor. bir çocuğa kaç tane adamın tecavüz ettiğini bile anlayamıyoruz yazılan haberlerden, muhtemelen yazan gazeteci de işin aslını öğrenemiyor.

    peki siz şimdi ülkenin doğusunda neler yaşandığını hayal edebiliyor musunuz? ben etmek istemiyorum. ve şimdi tüm bu rezillikler için devletimizden dev bir hizmet geldi.
    bundan sonra olabileceklerin senaryosunu az çok hepimiz tahmin ediyoruz.

    ülkede kadın denilen sadece biyolojik olarak değil her anlamda kendini yenileyebilen, katıksız sevgi taşıyan varlık hunharca her gün yok ediliyor, sindiriliyor. ve bu şiddeti en erdemlisinden de görüyor en medeniyetsizinden de...

    bütün bunlar olunca kendime soruyorum; bir kadın olarak soruyorum kendime, korkarak ve öfkeyle soruyorum: artık bu ülkeden gitme zamanı gelmedi mi?
  • ben bıktım bu ülkeyi terk edeceğiz söylemlerinden. hali vakti yerinde insanlar durmadan avrupa'nın çeşitli yerlerine nasıl yerleşeceklerini konuşuyorlar, hadi gidin ya kimse tutmuyor sizi "hadiiiiiiiiii". kaç yıldır aynı hikaye. üstelik bu söylemler devam ederken hep bir erteleme de var.

    çünkü avrupa ülkeleri de kollarını açmış sizi bekliyorlardı ve siz oraya gidince doğup büyüdüğünüz yeri hiç özlemeyecektiniz. yok şurası oturum veriyormuş, peki iş veriyor mu onu söyleyin. kendim birşeyler yapıp para kazanırım deyince refahınızın kaçta kaçını sağlayabilirsiniz ki kimi kandırıyorsunuz. buradaki lüksünüzün bilmem kaçta biriyle de oralarda yetinebileceğinizi hiç sanmıyorum. onun için gitmeye imkan veya niyeti olmayan kişilerin bu ülkeyi terk edeceğiz söylemlerine karnım tok.

    tabii benim bahsettiğim uluslararası şirketlerde çalışıp, avrupa'da bir ofise atanan veya üniversiteyi yurt dışında okumuş ve üniversite sonrasında iş bularak çalışıp belli bir kariyer edinmeye başlamış kişiler değil. benim söylediklerim burada oturdukları yerden gazel okuyanlar.
  • pkk'lı orospu çocuklarının memleketim hakkında algı kasmaya çalıştığı sikik başlıklardan. siktir olup gidemediler bir türlü amına koduklarım...