şükela:  tümü | bugün soru sor
  • saşa sokolov’un budalalar okulu isimli kitabının çevirisini sabri gürses yapmıştır. kitapta bir şizofren ve öteki diye adlandırdığı iç sesi konu alınıyor. iç sesi ile birlikte kendini tanımaya ve anlamaya çalışan bu şizofrenin hayalle gerçeği ayıramadığı hikayesi.

    saşa sokolov babasının askeri ataşe olarak görev yaptığı kanada’da (1943) dünyaya gelmiş ama babası sovyet ajanı olmakla suçlanınca sınırdışı edilip sovyetler birliği’ne ailece geri dönmüşler. askeri okuldan atılması, ülkeden kaçmaya çalışırken iran sınırında yakalanması, onun gençlik yıllarını belirleyen olaylar olmuş. yirmili yaşlarında yazmaya başladığı budalalar okulu’na getirilen yayın yasağı üzerine avusturya vatandaşı olan ikinci karısı kitabı yurtdışında bastırabilmiş. daha sonra karı-koca başlattıkları açlık grevi nedeniyle 1975’te sokolov’un avusturya’ya karısının yanına gitmesine izin verilmiş ve bir dönem avrupa’da kaldıktan sonra sokolov halen yaşamakta olduğu new york’a yerleşmiş (bu arada otuz yılı aşkın süredir amerika’da yaşamasına rağmen yazı dili sadece rusça). sokolov daha sonra üç roman (son romanı bir yangında yok olmuş) yazmasına rağmen genelde sadece budalalar okulu’nun yazarı olarak bilinir.

    budalalar okulu’nun başlığı ilk başta dostoyevski’nin budala’sını akla getiriyor fakat sanırım rusça başlıkta kullanılan sözcük aynı değil. ingilizce çevirilerinde de “idiot” değil “fool” kullanılmış. roman şizofrenik bir çocuk tarafından anlatılıyor ve romanda ilk dikkat çeken şey, anlatıcının “ben” yerine “biz” kullanıyor olması. çok kişilikli bir zihnin anlatımı bu. anlatılan olaylar yaşanılan olaylar değil, düşünülen ya da hayal edilen olaylar. yani başka bir deyişle, olaylar gerçek yerine dilsel bir gerçeklik içinde oluşuyor. anlatıcının hayal dünyası içinde yeni bir gerçeklik kazanıyorlar.

    dostoyevski’de rasyonalite hayatta kalmak anlamını taşır ama sanatçı saf bir şekilde irrasyonel olana bağlıdır. sokolov’un irrasyonalite ile bağlantısı dostoyevski romanlarında gördüğümüzden farklı, burada zihnin işleyiş sürecini göstermeyi hedefliyor yazar, aklın mantıksal çıkarımlardan yoksun oluşu, gerçeklikle bağlantısının kopukluğu gibi farklı bir akıldışılık devreye giriyor. adını bilmediğimiz anlatıcı çocuk etrafındaki yetişkinlerin dünyasındaki yozlaşmaları hissediyor ve buna direnmek için gerçeklikten kopuyor. zihninin içinde hiç susmayan bir konuşma sürüyor, kimin daha etken olduğu ise hiç anlaşılmıyor. her iki kişilik diğerinin farkında, diğerine üstünlük kazanma çabasında fakat biri diğerinden daha güçlü değil. bazen ortak bir biz üzerinden anlaşıyorlar ama çoğu zaman zıtlaşmayla geçiyor iç monologları. bunu hemen romanın ilk satırında anlıyoruz, “evet, ama…” sözleriyle açılıyor roman, hep birinin diğerine ama diyerek alternatif düşünce geliştirdiğini görüyoruz.

    çift kişilikli olan sadece anlatıcı değil budalalar okulu’nda. anlatıcının karşılaştığı herkes ayrı bir alt ego taşıyor. bunlara kendince isim veriyor anlatıcı, mikheev’e medvedev eşlik ediyor; savl ve pavel de aynı adamın ikiye bölünmüş halleri. nasıl herkes kendi karşıtını içinde taşıyorsa, her duygu da karşıtıyla birlikte geliyor. bu durum anlamayı zorlaştırıyor belki ama derinlik de kazandırıyor. sevilen bir şey aynı zamanda korku yaratıyor. neşeli bir insan aynı zamanda korkularını dile getiren biri. “… uzun süren ağır bir hastalığı vardı ve yakında öleceğini çok iyi biliyordu, ama belli etmiyordu. çok neşeli davrandı, daha da doğrusu – okulun tek neşeli insanıydı, durmaksızın şaka yapardı. kendini ne kadar kötü hissettiğini, korktuğunu söylerdi, sanki onu herhangi bir tesadüfi rüzgâr getirmemiş gibi.”bölünmüşlük aynı zamanda romana eşsiz bir şiirsellik kazandırıyor. “kaygı bakanlığı’nda kapıcı olarak” çalışmak, bir hayalet olmayı arzulamak, öteki benliğin yargıları içinde kaybolmak bunlardan bazıları. bir başka çok hoş örnek, birkaç kitabı aynı anda okuyor olması. içinde farklı kişileri barındırdığı için, her biri farklı sayfalar okumak zorunda kalıyor.

    “… biz önce bir kitabın bir sayfasını okuyoruz, sonra başka bir kitabın bir sayfasını, sonra üçüncü kitabı alıp onun da tek bir sayfasını okuyoruz, sonra yeniden dönüyoruz ilk kitaba. böyle daha kolay, daha az yoruluyor insan.”

    budalalar okulu beş bölümden oluşuyor. ilk bölümde çoklu anlatıya alışmak çok zor geliyor fakat ikinci bölümle (verandada yazılmış öyküler) birlikte duygular öne çıkıyor, anlatıcıyı ve anlattığı insanları tanımaya başlıyoruz. romanın vasiyet adını taşıyan son bölümünde ise anlatı doruğa ulaşıyor. roman tam anlamıyla bütünlüğe kavuşuyor ve sadece kendi içinde değil, edebiyat tarihi içinde de anlam kazanıyor.