şükela:  tümü | bugün
  • tam anlamıyla anlamak ve üsluba bi kere daha aşık olmak için en az iki kere okunması gerekir.
    okunduğu andan itibaren hayatta başka bi devir açar.
    artık başka hiçbir tasvir, bu kitaptaki kadın tasvirinin yerini tutmaz, tutamaz..
  • iki defa okuduğum , ardından bir de "kör okur"u okuduktan sonra bir nebze anlayabilmiş olmayı umduğum son derece derin eser.
  • okumak için geç kaldığım roman.
    en azından üç veya dört edipin yazısında, röportajında felan rastladığım bir şey vardır: 25'inden sonra şiir yazmaya devam etmek. anafikir şudur sanırım, herkes belli bir yaşa kadar heves eder okur yazar ama iş hayatına girince kaygılar farklılaşınca bu hevesi ayakta tutmak zordur. diyeceğim bu romanı 25'inden önce okusam eminim etkilenirdim ama dokunmadan geçti maalesef, umarım bozkır kurdunda da aynı şey olmaz
    ayrıca sadık hidayet'in romandaki kahraman kadar afyonkeş olmadığı da söylenir, arada sırada bulurmuş kafayı rahmetli
  • behçet necatigil'in harikulade çevirisiyle okuyabildiğimiz için kendimizi talihli saymamız gereken bir doğu başyapıtı. henüz 20 yaşındayken, bir şair tavsiye etmişti mutlaka oku diye. lakin hiçbir yerde baskısını bulamamıştım. kalktım cağaloğlu'na, varlık yayınları'na gittim. adam tuhaf tuhaf baktı yüzüme, sonra depodan bir tane buldu. dünyanın en esrarlı kitabına sahip olmuşum gibi sevinmiştim. okudum, olağanüstüydü.
  • "odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş."

    daha fazla ne söylenebilir ki bu kitap üzerine...
  • yalnızlık, ölüm, varoluş, tanrı, aşk üzerine iç içe geçmiş; birçok gölgeye yazılmış başyapıttır. oldukça sarsıcı ve etkileyici o paragrafları bir kere okumak yetmiyor; kesinlikle zihninizde demleye demleye okudukça hazzı artıyor.
  • “gerçi evvelce, sağlığım yerindeyken, birkaç kere ister istemez yolum düştü camiye, ve kalbimi camideki diğer insanların kalpleriyle birleştirmeye çalıştım, fakat gözlerim duvarlardaki çinilerde, nakışlardaydı, onlara bakarak tatlı hayallere daldım ve elimde olmadan, böylece bir kaçış yolu buldum kendime. dua sırasında gözlerimi yumdum, ellerimi yüzüme kapadım, bir gece yarattım kendime, bu gecenin karanlığında, bir rüyada gibi sorumsuz, kendi duamı okudum. fakat sözcükleri huşu içinde söylenmedi bu duanın. çünkü ben tanrı'yla, yüce varlık'la değil, sevdiğim tanıdığım birisiyle konuşmaktan hoşlanıyordum! çünkü benim çok yükseğimdeydi tanrı.

    sıcak, nemli yatağımda yatarken bütün bu sorunlar önemini kaybediyordu. tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum. ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum. sağlığı yerinde ve mutlu olanlar için, eğlencelik şeylerdi bunlar. ölümün ve çektiklerimin korkunç gerçeği karşısında, kıyamet günü üzerine, ruhun ahretteki mükâfatları üzerine bana telkin ettikleri şeyler, tatsız bir aldatmaca oluyordu. bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etkisizdiler.”
  • doğu'nun kafka'sı veya camus'sü denilebilecek sadık hidayet'in son derece çarpıcı ve alışılmışın dışı denebilecek bir üslupla yazdığı roman. sabah başladım, biraz önce bitti roman, sanki değişik bir zaman çizgisine geçmiş gibi hissediyorum. kitapta ilginç ve ilgi çekici aşk, ölüm, kadın, hastalık, yaşam, din tasvirleri var. kitabın sonlarına doğru (hayır spoiler vermeyeceğim sakin) yer alan ölüm tasvirleri kitabı -benim için- kopartan bir nokta oldu.

    kitabı okurken dinlediğim pink floyd'la birbirini tamamlayan bir ikili oldular yazarla kitap. tavsiye ederim.

    işte bir bölüm geliyor kitaptan.

    "benim odam da bir tabut değil miydi, yatağım mezardan daha soğuk, daha karanlık değil miydi? o yatak ki hep hazırdı ve beni uykuya çağırıyordu! - bir tabutta olduğum duygusunu sık sık yaşamışımdır. gecdleri odam küçülüyor, bunaltıyordu beni. mezarda hissedilen de bu değil miydi? kim bilir ölümden sonra ne hissedileceğini?

    vücuttaki kan pıhtılaşıyor, bazı organlar yirmidört sanra sonra çürümeye başlıyorlar ya; saçlar tırnaklar ölümden sonra daha bir süre uzamaya devam ediyorlar. kalp durunca duygular düşünceler de kayboluyor mu, yoksa kılcal damarlarda kalan kan sayesinde belli belirsiz bir hayat sürüp gidiyor mu? ölüm olayı aslında korkunç bir şey; ya öldüklerini kavrayanların hissettikleri? yaşlılar vardır, gülümseyerek ölürler, uykuda sağdan sola döner gibi veya sönmesi gibi yağı biten bir lambanın. ama sağlam bir genç, ölüme karşı var gücüyle savaştıktan sonra birden bire ölürse ne hisseder?"

    bir başka bölüm:

    "ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı kesiyorsak, bunun nedeni, ölümü seslenişini duymuş olmamızdır... ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekanı farketmez olmuyor muyuz? insan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. bu da bir sesidir ölümün."
  • hayata yalnız başlayan, çocukken ihtiyar, yıllar geçtikçe çocuk olan bir adamın afyon dumanı tüten öyküsü kör baykuş. babasıyla ilişkisi, bir mit çerçevesinde şekillenen; anne figürünün, kadınlara bakışını belirlediği bir adam. öz annesini şehvet içeren sahnelerle tanımlayan, üvey annesiyle şehvetten nefrete salınan bir ilişki yaşamış üstelik. bununla da kalmamı, beraber büyüdüğü üvey kardeşi/kuzeniyle sırf üvey annesine/halasına benzediği için evlenmiş. karısıyla, son sahneye kadarki tek cinsel yakınlaşması, üvey annesinin cesedinin önünde gerçekleşmiş. gerisi, hayaller, kabuslar... resimlerin içinde geçen, kaybolan bir hayat. üstelik hayat ona göre öyleşöyle bir çember: "sanki çok eski insanların, bu gibi masalları aracılığıyla sonraki kuşaklara geçmiş o hareketleri, düşünceleri, arzu ve adetleri; bizim hayatımızın gerçeklerindendir. binlerce yıl önce aynı sözler konuşuldu, aynı çiftleşmeler oldu, aynı çocukluk acıları yaşandı. acaba bir baştan bir başa hayat, gülünç bir kıssa, inanılmaz ve ahmakça bir masal değil midir? acaba ben kendi masalımı yazmıyor muyum? fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bir kaçış yolu ancak." sadık hidayet bu satırları yazdığında, albert camus l'etrenger'i de le mythe de sisyphe'yi de kaleme almamıştır henüz. insan yaşamının "saçma" oluşu ve bu saçmalığın tekrarı, hidayet'in sadece romanın içeriyle değil, biçimiyle de okuyucuya aktardığı bir durum. sürekli tekrarlanan ortak temalı rüyalar, hep gördüğü kasap (can alır, et satar) ve hurdacı (evlerde iş görmeyen nesneleri toplar) ve garip şekilli binaların iki yanından aktığı, neredeyse bütün yolların kendilerine çıktığı sokaklar... bu lezzetli üslubun behçet necatigil tarafından türkçeye aktarılması da romana bir kat daha değer kazandırıyor.
  • duyarlılık eşit midir umutsuzluğa? yıldızının bile karanlık, kaçmış, saklanmış, sönmüş, kararmış olduğuna inanmak isteyebilir mi kişi? asla ele geçmeyen arzulanan, avuçtaki göze dönüşebilir mi? ben, sen, o; biz, siz, onlar olabilir mi? ulaşmak, kavuşmak ölümden mi geçer; yalnız ölümden mi?

    hepsine tek bir "evet" der sadık hidayet.
hesabın var mı? giriş yap