şükela:  tümü | bugün
  • bir tapınak şarkısı.

    http://www.myspace.com/tapinak

    sonlunun başlangıcında güneşten kızıl dev yaratmak için
    yarı tanrı ruhları bağışlayan benim

    kararsız inançlarda düşünmeden boşalan son dua benim
    popüler kadere ihanet eden

    bugünlerde ne bu ses
    bugünlerde ne bu şarkı
    bugünlerde ne bu ses
    bugünlerde ne bu şarkı
  • sana cümleler biriktiriyorum bugünlerde yine. hangileri eskiydi cümlelerimin hangileri yeni kestiremiyorum bu cümlelerin. sahi hangilerini söyledim sana, hangileri içimde? düşündüm de ben de bilmiyorum. her şey karmakarışık oldu bugünlerde. senden kaçıncı kurtuluşum ya da kaçıncı başasarışım onu da bilmiyorum.

    canım herhangi bir şey için yandığında canımı en çok acıtan senin yanında olduğumu hayal edişim de ne ola ki?
    eskisi kadar aklımda değilsin ama artık ya da aklım yerinde değil bugünlerde, onu da bilmiyorum...

    bazen ama sadece bazen şehrimin en güzel semtinde, kadıköyde bi sokak düşlüyorum ya da hatırlıyorum. dedim ya hangisi yaşandı hangisi hayal karıştırır oldum bugünlerde...elin elimde yürüyoruz sokak boyu sonra da evimiz dediğimiz kafeye gidip oturuyoruz. sıcacık sarılıyosun bana, öyle sıcak ki hiç bırakma istiyorum. yaşandı mı sahi bunlar yoksa hayal mi? ya ben o sıcaklığı hiç yaşamadım ya da yaşadım da eksikliğini hissettiğim her dakika soğuk biraz daha sertleşti. bilmiyorum sadece çok üşüyorum bugünlerde...
  • güzel bir sibel can şarkısıdır. bugünlerde çokça dinliyorum. neler denmiş diye bir bakayım dedim; yazılmamış bile. sözlerini de yazayım tam olsun o zaman:

    "bugünlerde bugünlerde ah
    yüzüm gülmez bugünlerde
    yaram derin içerimde
    dermansızım bugünlerde

    kalem kaşlım bahar gözlüm
    yüreğimde sevdan gizli
    aşka düştüm derbederim
    huzursuzum bugünlerde

    uzaklardan bakma öyle
    gel yanıma sarıl bana
    gönlüm doysun yârim sana
    efkârlıyım bugünlerde"
  • bugünlerde gene sürekli "mr.nobody'nin" soundtracklerini dinler oldum. tabi bu hiç iyiye delalet değil; çünkü ben ne zaman onları dinler olsam, hep düşüncelere dalıyorum. bugün bindiğim dolmuşta bir kadın telefonla kendi oğlunu arayıp "bilmem nenin" oğlu ölmüş dedi. karşıdaki kişinin sesini de duyabiliyordum ve karşıdaki çocuğun neredeyse hiç umurunda bile olmadı. sonra yola devam ettik, dolmuştan inecekken marketin önünde yerde yatan bir adam gördüm. adama kalp masajı yapmaya çalışan bir kız... öleceğimizi, öle bildiğimizi, sevdiğin bir insanı kaybedebileceğini hatırlamak "bir gün" için belki fazlaydı ama neyin derdini, neyin kafasını yaşıyoruz diye kalkıp bağırasım geldi.. insanlar ölüyor... ölebiliyor... ve yaşayabildikleri azıcık-kısacık güzel anlarla ,hatıralarıyla gidiyorlar sadece. hayat işte bir anda insana bu kadar saçma gelebiliyor. senin diplomaların, ortalamaların, kazandığın "title"lar, hırsların, sahip olduğun eşyalar, bunların bir anda ne kadar salakça ve işe yaramaz olarak kaldığını fark ettiğin o an, çok tuhaf hissediyorsun. asıl hayat denilen şey sevdiğin insana sarıldığın anda hissettiğin huzur. mademki "o"" hayatta, karşında konuşabiliyor, o zaman işte geriye kalan hiç bir şeyi düşünmemek gerek belki de... sırf egosu yüzünden eriyip yitip gitmiş, yaşanmadan bitmiş bir sürü güzel şey var insanda. o yüzden çok sevmek lazım işte, çünkü aslında sevdiğin kadar mutlusun. sevildiğin kadar değil... sevilmen gene senin kendi sevmene yardımcı-destek olan bir şey. sevdiğin bir insan varsa eğer hayatında, onla olan hayallerin zihninde defalarca tekrarlanmasına gerek kalmadan onları gerçekleştirmek belki de bu hayata dair yapılabilecek en güzel şeylerden biri.
  • kaybetmeyi öğrenmeye çalışıyorum.. içimdeki derin fay kırıklarını doldurmaya çalışmadan. gelişine kaybetmeyi kabullenmeye çalışıyorum..
    aşkı kaybettim önce.. sonra işimi. şimdi babamı kaybedebileceğimi söylüyorlar.. sonuncusu diğer tüm şeyleri önemsiz kılıyor. bir anda, pooooofff, dünya gaz ve toz bulutu..
    sevmenin en yalın karşılığı kaybetme korkusu.. korkuyorum. çok korkuyorum.
    tepkilerime eşlik eden tek duygum bu. bastırmaya çalıştıkça çağıl çağıl çoğalan. güçlü olmak zorundasın’lar, baban böyle daha çok üzülüyor’lar, bu hastalıkta en önemli şey moral’ler.. hepinize teşekkürler. hiçbir işe yaramıyorsunuz. neyin, nasıl, ne zaman olacağını anlayabildikçe sakinleşeceğim. şimdi , boşlukta bir sürüklenme hali.. babaya bütünleşik yaşam. “günaydın babişkom”, “istediğin koltukta otur” (en çok buna gülüyor), “ne pişireyim”, “maç izleyelim mi”, “tatlı alıcam hangisinden istiyorsun”, “güneş var biraz yürüyelim mi” …
    günün kalanını da boş muhabbet dinleyerek geçiriyorum. lakırdılardan bir demet. kızamıyorum da.. hafızamı tenefüse çıkarmaya çalışıyorlar, biliyorum. kısacık bile olsa hayatı dağıtmaya çalışıyorlar. bazen oluyor.. zaman çabucak geçiyor. ruhumdaki tümörü unutuyorum . yeterince yükseğe zıplarsa gökyüzüne dokunabileceğini sanan o kız çocuğu oluveriyorum.. sonra dağılıyor hayat. gökyüzünden kocaman bir boşluğa dikey geçiş yapıyorum.
    umudu üretmek benim için çok kolaydı oysa.. küçük mutluluklarla yaşadığım için muhtemelen.
    ölüm.. toprağın vatanı, hepsini silebiliyormuş. yerine geçmediğini yenemiyormuşsun. ders 1.

    tek gerçek özgürlüğüm olan yalnızlığımı da böylelikle kaybettim. ve garip bir şekilde zenginleştim.. tahammül sınırlarım, aklımın sınırlarını zorlar şekilde genişledi. birden. ön yargılarım zayıfladı. gönülden anlatılan benlik yaralarını can kulağıyla dinledim. anlatmanın da dinlemenin de zamanı varmış diyerek.. insan her şeyini anlatabiliyormuş. sırlarını, acılarını, gündelik hayatına ait küçük detayları, korku ve kızgınlıklarını.. kötülüklerini bile anlatabiliyormuş. kişiliğini zedeleyen, kimliğini parçalatan, ufacık hissettiren benlik yaralarıysa böyle anları bekliyormuş.
    birini dün gece dinledim..
    kuzu incik yazdı. hadi dedi, nereye istiyorsan oraya gidelim..şimdi. biraz içelim, en kafa dağıtmalısından. çok sevdiğim bir restoranta götürdüm onu, sessiz, güzel müziklerin çaldığı, uzak.. ihtiyaç analizinden sorumlu devlet bakanı haliyle iki lokma yedirdi beni, hadi dedi.. kalk. bu ne böyle, yemekhane gibi. deniz kıyısında bir yere götürdü beni.. rüzgar yok nasıl olsa dedi, burası daha iyi. müzik nasıl güzel, deniz nasıl güzel.. kimsecikler yok. şehrin ışıkları, görünene inandırıyordu insanı. denizin kıpırtısızlığı, hayatın mükemmel dengesine. konuştu.. on senede konuştuğunun toplamından daha çok konuştu. –muş gibi yapmadı. her şey güzel olacak demedi. alışacaksın dedi. annesinin ölümünü anlattı. bir yarısını onla birlikte nasıl öldürdüğünü.. gözlerinden değil, anlamlandırdıklarından ve anlattıklarından anladım. ilk kez. kelimelerle. on senede ilk. babasının sağ olduğunu öğrendim. bir kilit açılıverdi aramızda. kalbinin tüm karanlığı, soğumuş tüm taşları ortaya dökülüverdi. yıllarca akıtamadığı zehir gibi.. onu tüketmiş her şeyi, anlatarak bir gecede yeniden tüketti. bir yanardağı yakından görmek ,hem çok değerliydi, hem yakıcı.. görmedi. anlatırken, ondakinin onda kalmadığını göremedi. yavaş yavaş hasta etti beni. böylelikle gecenin sonu erken geldi.. hastane mi, ev mi.. ev.. benimki mi seninki mi.. benimki. dur, seninki, babam üzülmesin. yok yok, benimki. hastaneye götürüyorum seni.. bir şey yapamayacaklar ki, midem ağrıyor diye hastaneye mi gidilir gecenin köründe. iki dakikalığına, iki üç hafta öncesine dönüş. midemin durmaksızın ağrıdığı, kabuslar gördüğüm, kuzu inciğin usul usul hayatıma sızdığı o haftalara.. tüm dengesizliklerime dönüş. hiç değişmeyeceksin , bir kere de laf dinle.. hadi söylenme, geldik sayılır eve. salata yeme, çiğ sebze o, bayılıyorsun kaşık salataya, bastın nar ekşisini de, düzelmez ki miden böyle.. ooooofffff, onu yeme, bunu yeme, aynı annem gibisin.. tamam, canın istediği zaman söyle, ben hazırlarım sana evde.. kuruması lazımmış önce yıkadıklarının. nar ekşisi diye yediğim şey de gerçek değilmiş. ne çok şey biliyor. ne değerli, böyle ufak ayrıntılara dikkat etmesi.. hayatın, zamanlamasına hayran kaldığım hediyelerinden biri.
    şu illeti öğrendiğimiz günün öğleninde, bir alışveriş merkezinin yemek katında, insanların tuhaf bakışlarına aldırmadan, sarsıla sarsıla ağlamamı kucaklayan, benle beraber ağlayan bilge gibi.. iki gram mercimek çorbası içeyim , sonrasında da belki yerim diye kendine benim sevdiğim karışık kızartmadan söyleyen bınarım gibi.. günde üç kere aramazsa kendini yok yazılacak sanan murom gibi.. çok bir şey söyleyemediklerinden, çok bir şey olmayacakmış gibi hissettiren kardeşlerim gibi.. kovayla para verseler zaman yaratamayan eski sevgilinin her şeyime vakti olması gibi. ikna edebildiği tüm sabahlar kaldırıp kahvaltıya çıkaran, molalarını spor takvimime göre ayarlayan deniz gibi.. her şeyi halledebilir olduğundan, bunu da hallebileceğini düşünen abim gibi.. babasını çok yeni kaybettiği için, -muş gibi davranmayan, derin derin susan ozan gibi.. en iyi doktoru bulma uzmanı memo gibi..tuğbişim, buket , feyza ve diğerleri.. hayatımı oluşturan tuvaldeki tüm fırça darbeleri.. hepsi en az kuzu incik kadar kıymetli.
    insanlar gibi bazı eşyalar ve şarkılar da öyle.. en içten ship’im, dans eden kızım.. zamandan soyutlanmama yardım eden tüm kitaplarım. evgeny grinko, mark eliyahu..

    zaman çabucak geçsin olur mu?

    hikayenin;
    şarkısı: mark eliyahu-journey
    eksiği: kaymak. eminim anlatmama gerek duymazdı.
    fazlası: annemin kendini oyalamak için durmaksızın evi temizlemesi , çıkarılıp yıkanıp ütülenip asılan perdeler, boşaltıp yerleştirilen dolaplar.. süpürge sesiyle uyandığım tüm sabahlar.