şükela:  tümü | bugün
  • oksijen zehirlenmesinden mustarip bir ademoğlu olarak, zehirlenme belirtisi gördüğüm an kendimde, sözlüğü açar içimde ne birikmişse kusarım. ekseriyetle iş hayatı olur bu, adaletsizlik olur, elimin içindeki paslı çivilerle sabitlendiğim düzen çarmıhı olur, insanlık, parasızlık yahut yalnızlık olur. hayatın parametreleri o kadar çok ki, birinden kaçsam diğerleri bulur; bazen kaçmanın anlamsız olduğunu görüp aniden durur ve geriye dönerim. kafa kafaya girerim hayatla, ağzım burnum dağılır. kan kokusu midemi bulandırır.

    bugün de anlamsız bir gündü. anlam arama telaşında değil, rahat olmanın peşindeyim ama şu an ağzımı açsam çizgiler fışkıracak, milyonlarca obje dudaklarımın içini parçalayacak. durduk yere ağzımın içi yine kan dolacak. kendi projesini çizmekten aciz bir adamın çizimlerini yapmak zorunda kalınca ve bu adam gün boyu yanımda oturup yaptıklarımı izleyince, içimde biriken zehiri sözlüğe akıtamadım. bıkkın nefesler verdiğim halde, bir rahat bırakmadı. hayatı boyunca her şeyi hazır bulmuş, başkasına yaptırmış ve işin sadece kaymağıyla muhatap olmuş bir adamın düşüncesi bile beni tedirgin ederken, vücuda gelmiş hali yanımda oturup "projeyi geçersem, seni sortie'ye götürürüm" bile dedi. sortie ve türevlerinden nefret ettiğimi uygun bir dille anlattım, "fasıla gideriz, rakı-muhabbet yaparız" diye devam etti. genç yaşta fasıla gidenlerden tiksindiğimi, rakıyı ise dedem dışında kimseyle içmeyi düşünmediğimi söylemedim artık. "bakarız" deyip, rezalet projesini çizmeye devam ettim. elit bir çevrede büyüyünce ve komşun mimar olunca, onun yanında çalışan başka bir mimara proje çizdirmek çocuk oyuncağı şekerim. özel üniversitenin kesit öğretmekten aciz eğitimiyle diploma projesine gelince, oturup öğrenmek yerine "elit yaşamdan bir dilim ile ödüllendirmek" çok daha kolay canikom. sigaraya ve içkiye verdiğin paranın, başkasının aylık tüm giderlerinden fazla olması, küçük bir nüans farkı bebişim. fazlası değil.

    projeyi çizmemek gibi bir seçeneğim yok, ben aylık belli ücret karşılığı hayatımın tamamını satılığa çıkarmış küçük bütçeli bir adamım. altına imza attığım kağıtlar ve faturalarım var; faizi var, gecikme bedeli var, öğrenim kredisi geri ödemesi var, trt payı var, özel tüketim vergisi var, kdv var. var oğlu var; ödemezsem senesinde içeriye atarlar beni. bir de sicilim kirlenir durduk yere. patroniçenin ricası bir emirdir, züppenin projesi benim projemdir. sabahtan akşama kadar günlük bir saatlik öğlen arası dışında projeyle ilgilenmeli, adamın aylar önce çizmiş olması gereken şeyleri, bir günde halletmeliyim. işimin tanımı bu: "ne iş olsa yaparım abi."

    bu düşünceler beynimin içinde köşe kapmaca oynarken ağzıma kadar dolduğumu hissettim. sözlüğe girip biraz saçmalamak iyi gelecekti, beyimiz ofisi kısa süreliğine terk edince bu fırsatı da buldum. kısa sürede yazmaya, kusmaya ve parmağımı ağzıma sokup küçük dilimi ellemeye çalıştım. öfkem bedenimi ele geçirmeden bir şeyler karalayıp, tekrar sakinleştim. yazmak, antidepresanım gibi oldu. sonsuza kadar yazacakmışım gibi geliyor bu aralar, bir sonuçtan ziyade gidiş yoluma bakıyor; iyi-kötü'den ziyade aklımın odalarında dolaşıyorum. belli bir misyonum yok, değiştirmeye de çalışmıyorum bir şeyi. çünkü, hayat fil sürüsü gibi; hemen dönmüyor.

    bir şeyler karalarken, okumaya vakit kalmıyor, ona canım sıkılıyor. sol frame'e bakamaz, badilerimin evrenin hangi konumda olduğunu öğrenemez oldum. gündem ne, onu da tam kestiremiyorum ama "troll başlıklarına yazmayalım kampanyası" gibi birşey gördüm sabah, ağzım kulaklarıma vardı. neymiş, trollün istediği de buymuş. lan ne trollü hala? herkes istediğini yazmıyor mu, illa ki bir kalıba mı sokmak lazım entryleri? o zaman ben de "hayatını anlatan günlükçü ibnetor" mu oluyorum bu durumda? başkasının üzerinde hak iddia etmek ve yazmasını engellemeye çalışmak da bitmedi şu güzel sitede. yaz amına koyim, başkasından memnun değilsen onlardan yukarıya çıkmaya çalış, tek erkeklerde madalya al. ya da elleme dağınık kalsın, saçlar başlar ahenkle savrulsun.

    yazının başındaki bulantımdan eser kalmadı, yazmak yine şifa oldu ruhuma. gerçi, sadeleştirmek olayını henüz başaramadım ama tuşlara bastıkça sinirlerim toprağa karışıyor sanki. topraklama mekanizması olan klavye bulundu mu, yoksa ben mi icat edeyim?

    alkol orucu da güzel geçiyor, kişisel ramazanım oldu haziran ayı; on birayın sultanı. öfkeden delirsem bile, içmiyorum. yoğurt sakinleştiriyor, artarsa yüzüme de sürüyor, maske yapıyorum. salatalık falan da koyunca, cacık tabağına kafa atmış gibi gözüküyorum. ama olsun, ben buna değerim; l'oreal! artık reklam almaya da başladım, ayın daha 1/3'ünde 3'ün 1'ini almış bulunuyorum. anlık dengesizlikler bütçe sikertiyore.

    imla hatası var mı yok mu diye bu eşşek kadar yazıyı yeniden okumaya üşenmekten gayrı sıkıntım kalmadı. başka birisi olsam, mies'i asla badi yapmazdım. bazen çok uzatıyorum, ver tanımı yavaştan uza. daha ne goygoy, daha ne holoholo?

    yarın ofise gitmesem pek de güzel olurdu ama gitmek lazım. çizmekle bitmiyor soktuğumun projesi.

    yeter.
  • bir üçlemenin ilk filmi. devam filmleri için,
    (bkz: kusma)
    (bkz: ateş)*
  • sartre'nın kutsal kitabı.

    hatta diğer tüm yazdıklarını çöpe atmalıydı ve sadece bu bulantıyla yetinmeyi bilmeliydi bu herif. onu bir sartre yapmaya, sadece bu bulantısı bile yeterdi.

    insana nefes aldırıyor bu kitap. hah diyorum. yeryüzünde benimle aynı bulantıyı hisseden bir insan evladı daha varmış ve bir zamanlar yaşamış. bir de neden kendimi her kötü değil de her iyi hissettiğimde aynı bulantıya koşarım bilmem. tek bildiğim, sartre'ın bulantısından tarifi zor bir haz duyarak ''oh be!'' çektiğimdir.

    --- spoiler ---

    ağır ve ılık bir hayat, anlamsız bir hayat. ama bunun farkına varamayacaklar. birbirlerinden çekiniyor gibi davranıyorlar. bu durumu sona erdirmek için delikanlı, kararlı, ama tedirgin bir hareketle parmaklarının ucuyla kadının elini tutuyor. kadın ağır ağır soluyor, ikisi birden yemek listesinin üzerine eğiliyorlar. evet, ikisi de mutlu. peki sonra?

    --- spoiler ---

    ***

    hiçbir zaman baş ucu kitabım dediğim bir kitabım olmadı şimdiye değin. hatta bir keresinde saygı duyduğum bir insan şöyle bir şey demişti bana en sevdiği yazarın kim olduğunu sorunca: ''ben bir yazara bağlanamam dostum. insanlar insanlara bağlanamadıklarını söylüyorlar. oysaki bir insanın bağlanmaması gereken tek şey, kitaplardır.'' bu laftan hiçbir bok anlamamıştım. sadece pişmiş kelle gibi sırıtmıştım. gerçi şimdi de pek bir şey anlamadım. sadece aklıma geldiği için yazdım. üstelik dediğim gibi, saydı duyduğum bir insan.

    işte bende oliver twist okuyup salya sümük ağladığım çöm günlerden beri, -hatta ''hayatımı değiştiren kitap'' dediğim bilmem kaç tane kitabı dahi- yeterince sömürdükten sonra fırlatıp attım elimden. kendime doğru düzgün bir kütüphane oluşturana kadar canım çıktı. çünkü artık bazı şeyleri beynime yazamadığımı fark ettim. dursunlar dedim en sonunda bir köşede.

    ama bu bulantı kendini mütemadiyen yenileyen bir bulantı. bu sebeple de sömürülmüyor. ve ben yeterince sömüremediğim, tüketemediğim her şeye saygı duymaya devam ederim. çünkü ''hiç'' etmenin başka bir yolu yoktur. ve bir insanın ''hiç'' edilecekler listesinde hiçliği temel almış bir delinin olması, dolayısıyla bu delinin fırlatıp atıldıkdan belli bir süre sonra bile, ayak altında dolaşmasın diye hep aynı köşesine konmasını gerektirir.

    --- spoiler ---

    başıma gelenleri kendime anlatmaya alışık değilim, olayları ardı sıra koyamıyorum, önemli olanı ayırt edemiyorum. mably kahvesi'nde yazdıklarımı yeniden okuyunca utanç duydum. gizli kapaklı ruh halleri istemiyorum artık.

    --- spoiler ---

    evet bu adam bir deli. hem de varoluşçuluğun kitabını yazmış tescilsiz bir deli:

    --- spoiler ---

    ...varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili tek bir anısı bile yoktur.

    --- spoiler ---

    üstelik kendinde nietzsche'den sonra, balzac'a da bok atabilme cesareti gösterebilmiş bir hadsiz.

    --- spoiler ---

    eugenie grandet'yi okuyacağım. hoşuma gittiğinden dolayı değil, iş olsun diye..

    --- spoiler ---
  • kusmak uzere oldugu duygusunu ya da beklentisini veren rahatsız edici duygu, kusma duygusu*.
    ve jean paul sartre'ın romanı (1938); antoine roquentin'in hatıra defteri, hurriyetini elde etmekten aciz bir insanın dramını sergiler.
  • filmin spoil edilebileceğini düşünmüyorum. gene de spoiler'lara hangi film olursa olsun alerjisi olanların okumamasını tavsiye ediyorum.

    elbette bir yeraltı kadar olmasa da beni büyülemiş bir zeki demirkubuz filmi. ben sigara içen adamım, o yüzden filmlerde verilen aralardan da şikayetim olmaz. fakat filme ara verildiğinde tepkim sinirlenmek oldu. bittiğinde de sinirlendim. salondan çıkarken aslında gerçeklik bu filmdi, yalan bir dünyaya çıkıyorum şimdi hissiyatına da kapıldığımı fark ettim. benim için aslolan kurgu ya da felsefe değil psikolojidir. kurgu eğlendiricidir. felsefeye bir nevi masturbasyon gözüyle bakıyorum. psikoloji ise gerçeğin ta kendisidir. bir karakterin iç dünyasını tüm çıplaklığı ile izlemek müthiş bir zevktir. bir de o kişi ile aranızda empatik ve sempatik bağ oluşmuşsa işte benim gibi bağlanıp kalıyorsunuz filme.

    filmdeki beyin mr'ı ve doktorun sonuçları açıkladığı sahne, türk sinemasında bana orgazm keyfi yaşatan ender sahnelerden birisiydi. ercan keşal de * `:türkçe'de aslında iki farklı l harfi olduğunun altını çizerimcuk oturmuş doktor rolüne.çağlar çorumlu` da çok iyiydi.

    aslı ve ahmet'in yemek sahnesi de harikaydı. kış uykusu 'nda aydın ve nejla'nın uzun yüzleşme sahnesinde aldığım zevkin benzerini aldım. ama onun kadar uzun değildi maalesef. film keşke üç dört saat sürseydi.

    filmdeki ahmet karakteriyle kurduğum empati bu akşam yemeği sahnesinde belirginleşti. ahmet gibi yaşadığım yıllar oldu. kızlara hiçbir ruhsal değer vermediğim, onlarla yatmayı ego tatmini olarak kullandığım zamanlar. duygusal, içten konuşmalara başlayacakları an ihtiyari ya da gayri ihtiyari olarak iyice düz adama bağladığım, ilişkilerimi her zaman yüzeysel seviyede tutmaya çaba gösterdiğim zamanlar. bir süre sonra bu yüzeyselliğim karakterime işledi. bağlanmaktan her zaman imtina eden, yalnızlığı hayatın en değerli anları olarak düşündüğüm, insanlara bağımlı mutluluktansa kendi başıma mutlulukta ipler benim elimde olacağı için bunu marjinal fayda ve erişim kolaylığı açısından mutluluğun en rasyonel hali olarak görmeye başlamıştım. çok suçlandım. bencillikle suçlandım, duygusuzlukla suçlandım, ergenlikle bile suçlandım. böyle kızlar herkesin hayatında bulunmuş mudur bilmiyorum ama benim geçmişe dönüp baktığımda, oha bana nasıl katlanmış, kıymetlerini bilememişim dediğim iki kişi oldu. aldattığımı bildiklerini ama bunu sorun etmediklerini bile söyleyen kızlar bunlar. anne gibi sizinle ilgilenen, siz ne derseniz onu yapan, zamanlarını tamamen sizi mutlu etmeye adamış geyşa ruhlu kızlar. bir tanesi bir yıla yakın bir sürenin sonunda beni terk ederken "bana bir kere bile seni seviyorum demediğinin farkında mısın? ben saydım, bunu sana tam 17 kere söyledim" demişti. ahmet gibi terslemiştim onu. benden beklentin olmasın diye sana en başta söylemiştim diye. afedersiniz ama bencilliğime sokayım, tam bir orospu çocuğu gibi davranmıştım. ahmet tüm bencilliği ve duyarsızlığı ile bunları tekrar daha yüzüme çarptı filmde. ahmet arkadaşı dostu da olmayan, ailesi ile arasına büyük bir set çekmiş de bir adam. bu açıdan ben onun kadar hissetmedim yalnızlığı. arkadaşlarım, bir telefonla yanına gidebileceğim, yanıma gelecek arkadaşlarım vardı. yaş otuza yaklaştıkça onlar da kalmıyor bu arada ya neyse. evet neyse, bu ailesi ile arasındaki mesafeden de bahsetmek istiyorum ahmet'in aşağıda. ahmet'ten bahsetmişken, bu akşam yemeğinde farkına vardığım ve söyleyeceğim bir nokta daha vardı, az kalsın unutuyordum. zeki demirkubuz'un oyunculuğu daha ilk sahneden gözüme çok battı ve haydaa çekeceğimiz var tüm film dedim. moralim bozuldu daha ilk sahneden. duygularını ifade edemiyor hiç dedim, mimikler yok, ses tonu çok monoton. sonra tam olarak da bu akşam yemeği sahnesinde ve aşağıda yazdığım diyalogda emin oldum ki ahmet zaten duyarsız, her şeyi içine attığı için duygularını insanlara belli etmeyen, hatta kendi bile farkında olmayan bir adam. bu sebepten zeki demirkubuz'un oyunculuğunun kötü olduğu fikrinin yanlış olduğunu fark ettim.

    --- spoiler ---

    aslı ve ahmet, aslı'nın new york'ta nerede ev tuttuğunu konuşurlarken;

    aslı: geldiğinde görürsün zaten.

    evet gelirim demesini bekliyor ahmet'in bir umut ve birkaç saniye boyunca bu umutla ahmet'e bakıyor. sonra bu az da olsa umutlu bakışları suçlayıcı bir hal alıyor -ahmet'ten çok kendini suçluyor gibi geldi bana -

    aslı: sahi, gelir misin?
    ahmet: gelirim tabii, neden gelmeyeyim. new york'u ne kadar sevdiğimi bilirsin.

    "new york'u ne kadar sevdiğimi bilirsin." dedi. sen benim için değerli değilsin fikrini daha nasıl acımasız bir şekilde ifade edebilirsiniz ki? işte bahsettiğim bu, duygularını ifade etmekten imtina etmek - kendine bile - böyle bir şey. new york'a giderim ama bu seni görmek istememden çok new york'u görmek istememle alakalı. desene işte tamam sensiz yapamayacak değilim dürüst bir şekilde ama seni görmeye geliri new york'a diye. gerçekten new york'u görmek senin için daha ağır bir sebepse bile bu kadar dürüst olma amına koyayım. ne düşünüyorsan düşün, ne hissediyorsan hisset ama kendini sana adamış bir kadına bu kadar acımasız olma. zaten aslı'nın da sonrasında altı çizilesi tepkisi geliyor:

    "hem nasıl bu kadar korkak ve hem de nasıl bu kadar acımasız olabiliyorsun?"

    --- spoiler ---

    ahmet'in ailesi ile arasına koyduğu o mesafeden bahsedeceğimi söylemiştim. ahmet; beyaz türk, üst sınıf, elitist, burjuva vb. adına her ne derseniz deyin sosyal statü diye daha sempatik gösterilmeye çalışılan toplumsal kast sisteminde alt sınıflarla arasına mesafe koymuş bir insan. adını hatırlamıyorum, çağlar çorumlu'nun canlandırdığı kardeşinin telefonlarını açmayışı, onun kendisini görmeye gelmesinden duyduğu rahatsızlıktan anlıyoruz ki ailesinden uzaklaştırmış kendisini. kimse ile hiçbir bağı olmayan bir adamdan bahsediyoruz. sevgilisi - ruhsal paylaşım yoksa ona sevgili mi denir -, dostu kimsesi yok bu adamın, birlikte vakit geçirdiği arkadaşı bile yok. kapıcı neriman ve kardeşi ise farklı sosyal statüden ve onlarla sadece zorunlu hissettiği zamanlarda etkileşim haline giriyor. onları önemsediğini göstermeye çalışıyor, hem de onlara değil kendine göstermek istediği için yapıyor bunları- ve kardeşine düzenli para veriyor, kapıcının çocuğuna forma hediye ediyor. hani sevgi nerede? yok. sadece vicdan masturbasyonu. kapıcının çocuğunun sadece giyecek başka bir şeyi olmadığı için sürekli beşiktaş forması giydiğini anlayamıyor bile. beşiktaş'ı çok sevdiği için sürekli aynı formayı giyiyor sanıyor ve gidip yeni forma hediye ediyor ona...bulantı, bunuel'in filmleri gibi burjuva eleştirisi değil, bir psikoloji filmi ve ahmet'in psikolojisini anlatırken bir yandan da ahmet'in hayatındaki karakterlerin psikolojisini de ahmet kadar derinlemesine olmasa da anlatıyor. zaten bu yüzden net bir sosyal eleştiri beklemiyoruz demirkubuz'dan. sosyal statüler arasındaki iletişim ve etkileşime de dozunda değindiğini düşünüyorum. ahmet'in neriman'ın evine ayakkabıları ile girmesi, çocuğun karlı ve ne olduğu belli olmayan eski türlü bir televizyonda çizgi film izlerken; ahmet'in evinde cam gibi led tv'de çizgi film izlemesi, eline verdiği portakal suyunu içmeyip öylece oynaması, neriman'ın kızının derslerinde çok da önemli olmayan başarısını neriman'ın hayatında övünecek, gurur duyacak başka bir şey olmadığı için abartması güzel detaylardı.

    bazı filmler vardır, ara ara açar izlersiniz ya, bulantı o filmlerden biri oldu benim için. entry'leri okuduğumda yeraltı seviyesinde bir film bekleyenler olduğunu gördüm. yeraltı; engin günaydın'ın felsefe ile psikolojiyi birleştiren efsanevi tiradlarının olduğu bir başucu eseri benim için. birinci tekil şahıs anlatımı bir eser. bulantı ise üçüncü gözden ahmet'in iç dünyasını tüm çıplaklığı ile ortaya seren, çok farklı tarzda bir eser. bu yüzden çok fazla karşılaştırılmaması taraftarıyım. ama hangisinden daha çok haz duydun diye bir soru gelirse de düşünmeden yeraltı derim.

    entry'yi; jean paul sartre'nin bulantı'sından bir alıntı ile bitirmek istiyorum.

    “biliyorum. bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. enerji, kendini veriş, körlük ister. hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.”
  • “saat üç. bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya çok erkendir.”
    jean-paul sartre, bulantı
  • (bkz: la nausee)
  • aynı zamanda bir deniz özbey akyüz şiiri. çok uzun olduğu için mi bu zamana dek eklenmemiş acaba?

    yol gibi bir şeyde yürüyorum
    yol?
    yol yabancı, asfaltın meşei ne?
    yürür gibiyim, gider gibi...
    sabah niye uyandığımı bilmiyorum, sabah kalkıp nereye gittiğini herkesin.
    ben de gidiyorum bazen işte
    dikkat çekmemek için.

    neden sabah ve sonra akşam olması gerektiğini ve bunun nasıl bir rüya olduğunu
    bilmiyorum..
    niye rüya gördüğümü
    ve rüyamda seni neden öptüğümü bilmiyorum.
    neyi bilmem gerekiyor?
    niye bilmem gerekiyor?
    her şey uç uca alakasız
    her şey uç uca saçma ve yabancı...
    ev gibi bir şeyler var yolun üstünde
    ve iddia edildiği gibi görünmüyor bana hiçbir şey.
    cevap vermeye hızım yetmez bu iddia silsilesine.
    burun buruna deam etme mecburiyetinden.
    ...nefes alıyorum zorla
    ve hiç olmazsa kendime göre bir anlam çıkarana kadar şu evlerden.
    dikkat çekmemek için devam ediyorum.

    bak, tam dedikleri gibi değil hiçbir şey.
    tam öyle olmadığını biliyorum.
    ve belki yakında kendime göre isimler bulup gördüklerime -rahatlıycam biraz.
    ama o kadar gürültüyle ısrar ediyor ki odadaki ışık:
    ''git, ekmek al, bakkala günaydın de.''
    heyecan.
    panikle başa dönüyorum.
    telefonla halletsem siparişi?
    ama arada yapıyorum tavsiye ettiklerini gün ışığının...
    dikkat çekmemek için.

    kapı dışına adım atınca...
    aslında hava güzel -içerde üşümüşüm.
    evler apartmanlar dizi dizi, köşede bakkal.
    güvenle sarkıtılan bir sepet.
    üst katlarda bir ailenin ihtiyaçları.

    bakkal 'bir dakika' deyip yüklüyor sepeti
    beni bir dakika bekletmeyeceksin.
    bekleyince yine yabancılaşıyorum.
    panik.
    midem kıpır kıpır...
    ve başa dönüyor her şey yine...
    bu sepet ne? bakkalın üst katında oturan aile ne?
    evler-yollar-aileler, şaka mı bu?
    gece olunca ışıkları yanıyor, perdeleri var, yaptırmışlar. ne inanç ama!
    o inanç bende yok.
    kıskançlık mı hissetmem yok diye?
    bir şey hissediyorum, herhalde kıskançlık.
    bir de neyi kıskandığımı hatırlasam sonra.
    iki saniyede başını sonunu kaçırıyorum, karıştırıyorum.

    bastır paniğini.
    önce bir adım, sonra ikinci -hızla kaç bakkaldan.
    evlerin yanlarından koşarak, nefes nefese.
    sanki heyecanlanmış gibi ama inançsız, kaçıyorum.
    inançsız bir heyecan nasıl olursa.
    ürperdim; kokuları var, burnuma geliyor.
    ev kokusu, merdiven kokusu, perde-kapı kokusu.
    yuvarlan, dön eve.
    barınmak zorundayım
    dikkat çekmemek için.

    kayıp olma hissini hiç atamadım içimden
    şahane bir bahçede boş küme bir çocuk
    böyleydim.
    diğerlerinin arasına gazeteden kesilip yapıştırılmış...
    ve düşünsene, bu bulantı bir çocuk için ne kadar ağır
    sebebini sormadım
    herkese dair olduğunu
    sandığım bir sıkıntı.
    daha sekiz yaşındaydım, süreceğini bilmiyordum
    ama sürdü işte.
    neden çocuktum o zaman?
    niye zaman geçti?
    büyümek nedir?
    hatta yaşlanmak ve arkadan gelenlerin bitmemesi?
    taş yağmuru gibi...
    ve ben hepsi aynı iken vücudumun değişmesi...
    annemin kokusu, babamın gözleri...
    kardeş kavgası -tatlı kardeşim...
    bu kadarı yeterdi bana
    öyle kalması gerekirdi
    sebep aramadan kabul ettiğim ilk ve son kavramlar bunlar.
    ve daha yeni alışırken gözlerime -altları kırıştı.
    bu da şaka herhalde.

    ve yeni kırışmış gözlerimi de almış yürüyorken
    perdelerini, pencerelerini, sokaklarını, sokak lambalarıı kabul edenlerin ev dedikleri şeylerin yanından geçerken
    bende biriymişim ve biliyormuşum ve ordan bile bile belirli bir yöne gidiyormuşum
    gibi
    nefes alıyorum.
    ''pencereden bakan beyefendi... göremezsiniz bulantımı.''
    sıkı bir fren istiyorum.
    durup aniden kusmak istiyorum.
    boğazımdan geldiğince...
    hazmedemediğim her şey çıksın
    tek tek veya güruh halinde.
    uzun sürsün ve kısa sürsün farketmez
    tümüyle terkedin midemi...
    ama yapamıyorum,
    dışarı kusamıyorum
    dikkat çekmemem gerekir.
    kendi dikkatimi çekmemem gerekir.
    tek seyirciye oynarsın,
    rolüne kaptırırsın kendini ve başka kimsenin haberi olmaz...
    daha yeni tanıştım taze kırışıklı gözlerimle.
    onlara oynayamam -utanırım...

    seni gördüğüm gün -yani görür görmez- hissetmiştim sende aynı bulantıyı
    istemeden hissetmiştim.
    ve bir filtreden geçiremiyorum hislerimi
    mecburen bak
    mecburen nefes al ve bulan
    senin de bulantının da yaşı yok
    başı sonu yok ve yorulmuşsun...
    ve artık dinlenmen imkansız
    cevapların sabırsız.
    menşeini bilmiyorsun müziğin
    gelişiyle şaşırdın
    müzikten yapılmışsın
    sana nefes alıp verdiriyor
    benzeri değilsin bildiğim bir şeylerin
    belki biraz benim....
    kontrol edemeden hissediyorum
    ve filtresi yok bunun.
    tanıdım mı seni?
    şimdi ben burdayım
    ve sen de ordayken başka bir şey diyemem -yalan olur-
    ben burdayım ve hiç evden çıkmıyorum
    evlerin yanından geçersem bulanıyorum.

    sen ordasın -evinde değil-
    kimse görmesin diye
    kalabalık içinde, hareket halinde
    biliyorum neden evde değilsin...

    gece olunca ben burdan ışıkları görüyorum
    ışıklar yanınca perdeler çekiliyor...
    ve panik
    başa dönüyorum:
    perdeleri var, yaptırmışlar, ne inanç ama.
    yine başlayalım sormaya...
    kıskançlık mı hissetmem lazım o inanç bende yok diye?
    niye doğduğumu bilmiyorum ki
    merakı, inancı nerden bulup ekleyeyim?

    sevgini nasıl ekledim peki?
    neden oluyor bunlar birtanem?
    niye bulantını biliyorum?
    içimize sinmeyen ne?
    deli işi o evlerin bir de kaldırımları var birtanem
    yani bir de altları çiziliyor o evlerin kaldırımlarla.
    ve o kaldırımlardan utanıyorum
    utanıyorsun.
    dışarı kusamayız.
    işte böyle birtanem...

    biri soruyor bana
    yumuşacık biri:
    ''nerde uyumak istersin küçük kız?''
    uyumak istediğin yeri seçmek buğulu bir zevk
    uyuma!
    yeri seç önce.
    aslında hep aynı yer hayallerimdeki:
    bir orman, gölgede bir kale
    'uyuyan güzel' kedisi ile aynı anda dalmış uykuya
    ve uyuduğunu bilmiyor
    burası o orman.

    çocukken resimlerine bakarken sayfalarını kokladığım o masalı yazan,
    sanki şimdi bana bu soruları soran aynı yumuşak kişi:
    ''nerde uyumak istersin küçük kız?''
    tereddütsüz tarif ediyorum ona:
    ''masalınızdaki aynı orman... kale de orda ama göremiyorum, üç masal günü mesafede yani uzak, tamam mı?'' diye soruyorum
    ''olabilir mi?''
    o kadar yumuşak biri ki, masalı bin masal kadar uzun ve o kadar
    uçsuz bucaksız ki; bana da yer varmış zaten.

    bir patika gösteriyor
    gözlerim kapalı
    yürüyorum,
    ve ağacımın kokusu geliyor birazcık uzaktan
    hem çok derinlerde, hem de sanki burnumun tam ucunda...
    bu ormanda gözlerin kapalı yürüyebiliyorsun; kokuları ve nemi izleyerek...
    dal çıtırtıları, karınca fısıltıları benim ninnim olacak...
    çocuk gibi mutlu ve uykulu, yürüyorum...
    birazdan gelince ağacımın gölgesine; yavaş yavaş dizlerimin üstüne ineceğim...

    sanki bir dileğim daha olduğunu biliyor ve soruyor aynı yumuşak kişi:
    ''seni kimin uyutmasını istersin küçük kız?''
    isteyerek tekrar başa dönüyor ve anlatıyorum heyecanla:
    ''o orman ama uyuyan güzelin kalesi ve kedisi ile daldığı uyku üç masal günü uzakta, olur mu?
    onu bir prens gelip öpüyor ya, sevgiyle uyandırıyor ya... işte aynı o masal.
    ama ben uyandırılmak değil, uyutulmak istiyorum.''

    soruları soranın sesi o kadar yumuşacık ki
    izin veriyor, biliyor zaten.
    ''seni kimin uyutmasını istiyorsun küçük kız?''

    diyorum ki:
    ''buğday rengi saçları, orman rengi gözleri olsun, olabilir mi?''

    ''devam et küçük kız.''

    ve ben dilemeye devam ediyorum:
    ''sevdiğim gibi koksun, hatta sevdiğim olabilir mi?''

    ''devam et, seni nasıl uyutmasını istiyorsun?''

    hiç düşünmeden cevap veriyorum:
    ''saçlarımla oynasın ama o istemez, olabilir mi?
    yani saçlarımla oynayarak beni uyutabilir mi?
    saçları buğday rengi, gözleri dağ yeşili olabilir mi?
    sevdiğim olabilir mi?
    ama o istemez!''

    dizlerimin üstünde bekliyorum birkaç masal saati
    sen geliyorsun masala, ormana, ağacıma...
    sonra saçlarıma...

    ''uyumayı bu kadar istediğini bilsem gelirdim, geldim.'' diyorsun
    ve serin bir öpücük veriyorsun
    saçlarıma değip rüzgar oluyorsun; buğdaylardan gelen, dağlara giderken saçlarımdan geçen
    ve sevdiğim gibi kokuyorsun.*
  • fragmandaki "mumlu kadın" sahnesiyle bir tek ben mi nbc'ye (selam) çaktığı hissine kapıldım. gerçekten niyeti oyduysa, ne gerek vardı bilmem.

    edit: barry lyndon'ı da, vertigo'yu da izledim, ama apofeni'm yetersiz kaldığı için sınırlı bir referans haznem var sanırım. aşağıdaki arkadaşa öğüdü için teşekkürler.
  • “ben onun gibi umutsuz değilim, çünkü beklediğim fazla bir şey yok. ben daha çok...bana verilmiş, hem de bir hiç için verilmiş olan hayat karşısında şaşırmış durumdayım.”