şükela:  tümü | bugün
  • ananasli doner durum. ilk yenildiginde icindeki acaip sosla beraber ufak bir bulanti yaratiyor. anansi yola tip durumu yemeye devam edebilirsiniz
  • (bkz: hamilelik)
  • (bkz: varoluş)

    (bkz: bulanti)(bkz: varoluşçuluk)
  • sürekli cinsellikten bahseden, türk kızı-türk erkeği konulu, eski kafalı, seksist, son derece rahatsız edici entry'ler görmek, hatta alt alta bir sürü görmek.
  • uzun bir sure yemek yemedikten sonra, cok kremali sutlu agir bir tatli yemek (bkz: cheesecake) 2 saat oldu, midem hala 'bu ne be, ne bu neee' diye sahlaniyo. tamam bi dahakine temiz temiz peynirli simit/bagella kahvalti yapicam soz.
  • savaş, ölüm, hukuksuzluk, adaletsizik, terör, kapitalizm, açlık, susuzluk, riyakarlık, vicdansızlık, diktatörler, kibir, otorite, güç
    makyevelcilik, pragmatizm, sistem, şiddet, cinayet, cahillik, ego, mülkiyet, para, hırs, benmerkezcilik, güce tapınma, din, dogmatizm, küeselleşme, bireycilik, banadokunmayanyılanbinyaşasıncılık, eğitimsizlik, insanlaratepedenbakmacılık, hırsızlık, haksızlık, baskıcılık, yasakcılık, gücükoruyankuralcılık, benherşeyibilirimcilik, benherzamansuçsuzumculuk, onlarherzamansuçluculuk...
  • bütün büyük romanların kalbinde derin bir acı yatıyor ve sanki bu meyusiyet duygusunun rüzgarında savrulmak, varoluş sancısı çekenlerin bir çeşit ibadeti.

    bazen göklerden bir kapı açılacak ve oradan gelen şeyle kafa karışıklığına neden olan pek çok şey açıklığa kavuşacakmış gibi geliyor. tıpkı truman show'da jim carreynin, fiji'ye gitmeye çalışırken, dünyanın sonuna gelmesi gibi. herkesin aklındaki sorular bir anda bitecek ve bu zamana kadar nelerle uğraşmışız lan diyecekmişiz gibi geliyor.

    gerçekte özgürlüğü kısıtlayan şey prangalar değil. gözlerimizin şu kadar görmesi, kulaklarımızın bunca duyması ve yaşımızın ancak şu kadar yetmesi aslında bizi böyle yapan şey. işte ancak bunlar ortadan kalktığında bir insan özgür olabilir.

    askerden geldiğimde şöyle düşünmeye başlamıştım. askeriyedeyken meğerse ne garip şeylerle uğraşıyormuşum. aslında bütün o yaşananların hiçbiri benim sorunum değildi. bunu oradan uzaklaşınca anladım. fakat askerde iken yani o sistemin bir üyesiyken etrafımda dönen her şeyin önemli olduğunu hisseder ve bunları kendimce yoluna koymaya çalışırdım. elbette askerliğin sonuna kadar sürmeyeceğini biliyordum. ama yine de, nedense, sanki orada hep kalacakmışım gibi davranıyordum.

    yaşamak da böyle geliyor işte bana. jose saramago’nun bir kitabı var körlük diye. orada anlatılan şey şu: tüm insanlık bir anda kör olsaydı dünya nasıl bir yer olurdu. ben de her zaman bunu düşünüyorum. bütün bu duyularımız olmasaydı; mesela gözler hiç bir zaman var olmamış olsaydı ve hiçbir zaman duymamış olsaydık hiçbir şeyi, işte o zaman bugünkü değerler bugünkü anlam ve bugünkü bakışı açısı ne olurdu? bizi biz yapan şey, aslında her şeyin böyle oluşu ve her şeyin böyle olmasının sebebi de bizim böyle oluşumuzdur.
  • sivilce
    serum
    başkasının kusması
    burnunu çok çeken insanlar (hatta öyle bi çekiyorlar ki tüm havayi yutuyorlar sanki bı de sesli sesli yapıyorlar bunu)
    böyle sesli sesli boğazını temizleyip yere tukurenler
  • kafamın içinde bir klostrofobiyle yaşıyorum. kendimin içinden çıkamamak nefesimi kesiyor bazen. beni zihnime hapsetmişler ve işkencecim de bizzat neokorteksimmiş gibi geliyor. derimi aşamayan, bağıran, ağlayan, çığlık atan ama kimsenin duymadığı, benden öte benden ziyade bir tımarhane kaçkını. bazen çatlaklar oluşuyor idealini çizdiğim toplumsal maskenin alnının çatında tam. ışığı gören kaçıyor dışarı. kan ve irin değil bu. anlama, anlaşılma uğraşı. sese, duyguya dönüşüyor. bazen metafor olarak, pasif ağresif bir iğneleme şeklinde zuhur ediyor. işe yaramıyor. ne yapsam olmuyor. vazgeçmeye meylediyorum..

    idealini çizdiğim benle de, kafamda ayaklarını yere vura vura direten zırdeliyle de anlaşamamak, "ben" i ne birine ne ötekine oturtamamak, kendi kendimle bağıra çağıra tartışmak ve hiç bir sonuca ulaşamamak, en önemlisi de hangisinin gerçek "ben" olduğunu tam olarak anlayamamak bulantı yaratıyor.