şükela:  tümü | bugün
  • "bürokrasi her ne kadar ağır işlese de, zamanı bükmek ve ani geri dönüşlerle her şeyi başa sarmak gibi meziyetlere sahiptir." karl marx, arkadaşlarıyla okey oynarken.

    öğrenci olduğumu geçen sene askerlik şubesine bildirmeyen ve beni yoklama kaçağı durumuna düşüren okulum ilk taşı fırlattığında, ellerimden çivilendiğim bürokrasi çarmıhının pek de farkında değildim. basit bir yanlış anlaşılmanın basit çözümü olduğunu düşünmüş ve durumumu askerlik şubesindeki kuyrukyağına izah etmeye çalışmıştım. savunmamı vermemi istediler, halis el yazısıyla savunmamı verip imzaladım. diplomamı alır almaz soluğu şubede aldığım halde bürokrasinin oltasına yakalanmıştım bir kere, kurtulmak için debelenmek ve açıklamaya çalışmak daha fazla zarar görmeme neden olacaktı. askerlik kararı aldırıp sınav için izmir'e gideceğim günün sabahı bile emniyetten arayıp bütün bu olanları bir kez daha tekrarlamamı istemişlerdi. zaten sınava gidiyor olduğumu ve yoklama kaçağı gibi bir durumun söz konusu olmadığını, bir hafta sonrasında da birliğime teslim olacağımı bir kez daha özet geçtim. aziz nesin'in öykülerinden çıkmış öylesine bir tiptim ve poşet klasörümün içinde saçma sapan belgelerle ifadesiz suratlara ifade vermeye gidiyordum.

    izmir'deki sınava girip bir hafta sonrasında da diyarbakır'daki birliğime teslim oldum, kaçmakla değil yapmakla bitecek bir görevdi ve artık başlamıştım. ne tecil, ne yüksek lisans, ne doktora, ne de yurtdışı taklası. gelmiştim ve yapacaktım. üzerine şafak atılmış talihsiz kaplumbağalar da tanıklık edeceklerdir ki tam 155 gün askerlik yaptım. nöbetlerimi elimden geldiğince nizami tuttum, bir mankurt edasıyla benden istenenleri yerine getirdim. acısıyla tatlısıyla askerliği bitirip geçen hafta ana karargahıma geri döndüm.

    bugün akşamüstü telefon çaldı, emniyetten arıyorlardı ve yarın sabah dokuzda adliyeye gelip ifade vermemin gerektiğini söylüyorlardı. sulh ceza mıymış neymiş, bürokratik zulmün hangi basamağıymış bilemedim. bir bira içip müzik dinliyordum ve içkisiz geçen onca günden sonra bir birayla sarhoş olabilmemi kutluyordum. beni adliyede bekleyecek polis memuru ahmet'e "askerlikle mi ilgili?" dedim. "evet" dedi. "ben bitirdim de geldim" dedim, "bilmiyorum" dedi. "bildiğin yerlerden sorayım ahmedim" diyemedim, yarın sabahtan olmam gereken yeri öğrenip telefonu kapattım.

    şimdi, literatürde bürokrasi olarak geçen bu organize gerizekalılık sayesinde ülkede binlerce adam ekmek yiyor, geçimini kısırdöngüden çıkartıyor. bir tane ammana koduğumun bilgisini zamanında iletemediler diye, ifademi alanlar, klasöre dizenler, faksını çekenler, polise intikal ettirenler, peşime polis takıp evimi arattıranlar dahil iki halısaha dolusu adama iş çıkarıyorum. benim küçük pürüzüm, onların işi oluyor. öyle dallanıyor budaklanıyor ki mevzuat, aradan geçen altı ay ve askerlik görevimi yapmış olmam bile bürokrasi canavarını yavaşlatmıyor, yavaş ve eksik işleyen çarklar gecenin bir körü canımı sıkıyor. daha başıma ne sik saracaklarını merak ediyorum, özgürleşmeye ve tam anlamıyla kayıtdışı olmaya birkaç adım kalmışken yarın adliyeye gidip de hangi gerizekalıya ne anlatacağımı düşünüyorum.
  • güzide bir üniversitemizin tıp fakültesinde, bir operasyon sonrası kan uyuşmazlığı nedeniyle koruyucu iğne (rögan mı ne?) yaptırılması gerekmektedir. süreç şöyle gelişir:

    a- doktor, bu iğnenin son derece pahalı olduğunu, ancak hastanın hastaneye yatırılması durumunda masrafın hastanın sosyal güvencesi tarafından karşılanacağını söyler. bunun üzerine işlemler için poliklinikten birinci kattaki servise yollanılır.

    b- serviste bir kadın doktor bulunur, durum anlatılır.
    - kan grubu kartlarınız var mı?
    - yok. ama kan grubumuzu biliyoruz.
    - olmaz. sizden kan alalım, kartlarınızı aşağıdan, kan bankasından çıkartın. ben size bir de yatış formu ile reçete yazayım.

    c- kanlar alınır. doktor yatış formu ile üç nüsha haline özel kan ürünleri reçetesine iğneyi yazar.
    - formu aşağıda girişte hasta kabule götürün. kanları da kan bankasına verin. sonra kartlarınız ve reçete ile birlikte eczaneye uğrayın, iğneyi alın, yapalım.
    - peki.

    d- zemin kata inilir. yatış işlemleri yaptırılır. sonra kan bankasına gidilir.
    - kan grubu kartı almak istiyoruz. işte kanlarımız.
    - önce acilin veznesine tahlil ücretini ödeyin, sonra gelin.
    - peki.

    e- vezneye gidilir, ücret ödenir, tekrar kan bankasına gelinip kanlar teslim edilir.
    - ne zaman çıkar?
    - yarım saat sonra gelin.
    - peki.

    f- yarım saat sonra gidilir.
    - bizim kartlar çıktı mı?
    - on dakika sonra.
    - peki.

    g- on beş dakika sonra kartlar alınır. reçeteyle birlikte diğer binadaki eczaneye gidilir.
    - merhaba. kan uyuşmazlığı için iğne alacaktık. işte kartlarımız, işte sevkimiz, işte reçetemiz.
    - aa, böyle olmaz ki. öncelikle bu reçeteleri başhekimlikten onaylatmanız gerekiyor. sonra servisten size bir rapor vermeleri lazım. o rapora göre biz verebiliriz iğneyi ancak.
    - peki.

    h- önce binanın taa öte tarafındaki başhekimliğe gidilir. sekreter bir başhekim yardımcısına yönlendirir. zaten millet imza için kuyruk oluşturmuştur. tam sıra gelecekken bir önceki kişi başhekim yardımcısının tanıdığı çıkar. muhabbet etmeye başlarlar. muhabbet uzar da uzar. kapıda on dakika beklenir.

    i- sonunda her türlü fırça vesaire göze alınarak muhabbeti bölmek pahasına odaya dalınır.
    - reçeteleri onaylamak için bir imzanız gerekiyor da. işimiz de acele.
    - getir. gerçi bu reçetelerde artık bizim imzamıza gerek yok, doktorun imzası yeterli, ama madem gelmişsin, imzalayayım.
    - tamam. sağolun.

    j- doktor her nüshaya kaşesini basar, imzasını çakar. reçeteler alındıktan sonra ana binaya dönülür, birinci kattaki servise çıkılır. orada doktor hanım yakalanır.
    - iğne için rapor çıkarmak gerekiyormuş.
    - ha, evet. sekreterlikten çıkartın hemen.
    - peki.

    k- sekreterliğe gidilir.
    - kan uyuşmazlığı iğnesi için rapor çıkarmak istiyorum.
    - ha, onu burda değil, doğumhanenin sekreterliğinde çıkaracaksın.
    - peki.

    l- doğumhanenin sekreterliğine gidilir. kimsecikler yoktur. on dakika beklenir, sonra sekreter gelir.
    - kan uyuşmazlığı, iğne, rapor, filan.
    - tamam. hastanın adı, soyadı, sicil no, tc kimlik no, telefon, adres şu bu...
    - hepsi burda. filan falan filan falan...
    - oo, siz bayağı hazırlıklı gelmişsiniz.
    - e ne yapalım, mecburen.
    - kan grubu kartlarınız.
    - buyrun.
    (beş dakika sonra)
    - işte raporunuz burda. şimdi şurayı doktor hanıma imzalatıyorsunuz. şurayı uzman başka bir doktora imzalatacaksınız. şurayı da başhekimlik onaylayacak. sonra sağlık kurulundan sayı alıyorsunuz ve eczaneye gidiyorsunuz.
    - peki.

    m- önce serviste doktor hanım bulunup rapor imzalatılır. sonra uzman bir doktor bulmak için hocaların odalarının olduğu yere gidilir, kapılar sırayla çalınarak sonunda bir doktor bulunur ve raporlar imzalatılır. sonra aşağı inilerek başhekimliğe yollanılır.

    n- başhekimliğe giderken yol üzerinde sağlık kurulu yazısı okunur. "hazır bulmuşken şu sayıyı alalım" diye düşünülür.
    - merhaba. şu rapora sayı alacaktım ben.
    - önce başhekimliğe imzalatın, sonra getirin.
    - peki.

    o- başhekimliğe gidilir, demin bulunmuş olan başhekim yardımcısı tekrar bulunur.
    - bu rapor için imzanız gerekiyormuş.
    - getir. (kaşeyi vurup imzasını atar) bunu hasta kabulden onaylatın.
    - peki.

    p- girişteki hasta kabule gidilir, tam rapor uzatılacakken yandan birisi paldır küldür gelip oradaki memura bir kağıt uzatır:
    - ya şuna bir mühür bassana..
    tam adama "kardeşim sıra diye bir şey var herhalde, ayıp olmuyor mu?" diye şarlayacakken memur söze girer:
    - nedir bu?
    - tahlil, analiz, dışarıda yapılacak, filan falan, doktor 'git mühürlet' dedi.
    - e öyle söylesene. getirip kağıdı uzatıyon önüme 'mühürle' diye. böyle olmaz ki. ben sizin özel sekreteriniz değilim ki.
    adam bir şey demez. memur kağıdı mühürleyip verir. memurun sinirinden tırsılır.
    - ben de bir imza onaylatacaktım.
    - verin.

    r- memur rapordaki "imza tasdik olunur" yazısı üzerine, kaşe basıp imza atan kişinin gerçekten de başhekim yardımcısı olduğu, attığı imzanın da ne tesadüf ki başkasının değil kendi orijinal imzası olduğu anlamına gelen mührü basıp raporu teslim eder.

    s- oradan sağlık kuruluna gidilip imzası, kaşesi, onayı, her bir şeyi tamam rapora sayı alınıp her bir şeyi tamamlamış olmanın haklı gururuyla eczaneye doğru yola çıkılır.

    t- eczane yolunda şu "imza tasdik olunur" mantığının türk bürokrasisinin elinde nasıl olup da bir kara deliğe dönüşmediğine hayret edilir. zira madem başhekim yardımcısının imzasının doğru olduğunun onayı gerekiyor, pekala onu onaylayanın imza ve kaşesinin de il sağlık müdürlüğünce onaylanması, il sağlık müdürünün imzasının sahte olmadığının vali tarafından onayı, valinin imzasının gerçek olduğunun sağlık bakanı tarafından tasdik edilmesi, onun gerçekliğinin başbakan, başbakanın imzasının orijinalliğinin de cumhurbaşkanı tarafından kabul edilip imzalanması gerekebilir. dolayısıyla bu mantığın sonunda bir iğne yaptırabilmek için çankaya köşkü'ne çıkmanın olasılık dahiinde olduğu düşünülüp bunu ikinci adımda kesen kişiye şükran duyguları sunulur.

    u- eczaneye varılır.
    - rapor, imza, kaşe, şu bu, ahan da hepsi.
    - tamam, rapor bu. reçeteleri de imzalatmışsınız ama hasta kabulde tasdik ettirmemişsiniz. bunları götürüp tasdik ettirin.
    - ama başhekim yardımcısı reçetede bu imzalara zaten gerek olmadığını, doktorun imzasının yeterli olduğunu söylemişti ??
    - ya öyle ama, bir kere imzayı atmış, şimdi tasdik olmazsa sorun çıkabilir. siz bunları götürüp onaylatın.
    - peki.

    v- reçeteler yeniden hasta kabule götürülür. artık yorgunluktan konuşulacak hal kalmamıştır. memurun siniri filan vız gelip tırıs gitmektedir. reçeteler uzatılıp mühür basacağı yer elle işaret edilir. memur pis pis bakar, ama bir şey demez. mühürleri vurup reçeteleri verir.

    y- yeniden eczaneye dönülür. reçeteler verilir.
    - reçeteler de tamam. ancak raporda kan grubu sonucunun direkt bilmem ne testi ile yapıldığı yazıyor. bu test doğum yapan kişiler için yapılır. sizde öyle bir durum olmadığı için indirekt bilmem ne testi olması gerekir. o yüzden bu raporu yeniden çıkarmanız gerekiyor.

    z- çıldırılır.
  • nedendir bilinmez kelli felli elemanların çoğu 'bürokraasi' diye telaffuz ederler bu kelimeyi... bir de halit kıvanç bir fıkra anlatmıştı; bence çok iyi özetliyor konuyu:

    bir türk'e sormuşlar; ıssız bir adaya düşsen yanına alacağın 3 şey nedir?
    türk cevap vermiş: ikametgah kağıdı, nüfus cüzdanı, vesikalık resim...
  • bürokrasi şöyle işler:

    olay, tarım ve köyişleri bakanlığı'ndan bir bürokratın anlattığı yaşanmış bir hikayedir.

    bir dönem tarım bakanlığı, il müdürlükleri'ne bir yazı yazar ve "ilinizin bulunduğu bölgedeki karga, yaban domuzu, üveyik gibi tarımsal üretime zarar veren yabani hayvanların sayısını çıkartın bize yollayın" der. der ve komedi bu noktada başlar.

    il müdürlerini alır bir düşünce... adı üstünde zararlı ve yabani hayvan bunlar. nasıl sayacaksın?

    sonunda kendi aralarında 'istişare' ederek bir formül bulurlar. bölge büyüklüğüyne göre her il müdürü bir rakam yazıp bakanlığa yollar. kimi 30, kimi 20 yaban domuzu olduğunu bildirir. aradan 1 yıl geçer, bakanlık'tan bir yazı daha gelir:
    "bölgenizdeki yaban domuzlarının son durumu nedir? şayet sayıları 150'yi aşarsa 'sürek avı' başlatın."

    sürek avı başlaması için gerekli bürokratik işlemler ve nasıl ekipler oluşturulacağı, vurulan domuzların kuyruklarının kesilerek ispatlanması gerektiği gibi formaliteler sıralanır. il müdürleri yeni sayıları, 5'er, 10'ar artırıp bildirirler. iş, yıllarca böyle devam eder gider.

    bürokratımızın tayini bir gün tunceli tarım il müdürlüğü'ne çıkar. göreve başlamasının ardından yine bakanlığın aynı yazısı gelir. hemen, bir sene önce gönderilen yazıyı çıkartır ki ne görsün. domuz sayısı 149... domuzu 1 tane arttırsa sürek avı başlamak zorunda kalacak. hayvanların kuyrukları, ödenek falan dert...

    kendi kendine, ben bu sayıyı 50'ye düşüreyim, kimse fark etmez, der ve yazıyı gönderir.

    bir ay sonra bakanlık'tan bir yazı gelir. "geçen yıl bölgenizde yaban domuzu sayısı 149 idi. siz 50 olduğunu
    yazmışsınız. ne oldu 99 yaban domuza" diye sorulmaktadır.

    bürokrat oturur ve düşünür, bir formül bulup bakanlığa yazar: "evet geçen yıl sayı 149'du. ancak köylüler resmi olmayan yollardan sürek avı başlattılar, hiçbirini de vuramadılar. domuzlar sınır ilimiz olan erzincan'a geçti" der.
    bürokrat, "hayvanları vurduk" dese, bakanlık kuyruklarını isteyecek.

    bakanlık bunun üzerine erzincan il müdürüne bir yazı yazar: "bölgenizde 100 yaban domuzu olduğunu yazıyorsunuz. ancak tunceli il müdürlüğü 99 adet domuzun bölgenize geçtiğini bildirdi. o hayvanları bulun. sayı 150'yi aştığı için de hemen ekipleri toplayarak sürek avı yapın" der.

    erzincan il müdürü düşünür ve bakanlığa şöyle bir yazı yazar: "evet doğrudur. tunceli'nin 99 domuzu sınırımızdan girdi. ancak hızlarını alamayarak sınırımızı aşıp erzurum il hudutlarına geçtiler" deyip işin içinden sıyrılır.

    bakanlık bu defa erzurum il müdürlüğü'nden hayvanların bulunup sürek avı başlatılmasını ister. erzurum il müdürü de erzincan il müdürünü arayıp olayı sorar, akıl danışır ve bakanlığa şunu yazar:

    "doğrudur. 99 domuz bölgemize girdi, peşlerine düştük, ancak ağrı il sınırı'na girdiler"

    bakanlık bu kez ağrı il müdürlüğüne yazar. ağrı il müdürü de erzurum il müdürünü arar. ve o da bakanlığa
    "evet doğru bizim sınırdan girdi ama ülke sınırlarını aşıp ermenistan'a geçti" diyerek olaya tarım bakanlığı nezdinde son verir. olay böylece kapanır."

    (bkz: copy paste ile entry girmek)
  • ciddi istihdam sağlıyor olsa gerek; bir tane faturayı üzerime alacağım diye bir girdim görmediğim adam kalmadı binada. her seferinde derdimi anlatmaya çalıştım, elimde kağıtlar ve fotokopiler ile kendime yabancılaştım oysa tek isteğim zaten eve gelmekte olan doğalgazı nüfusuma almaktı. kesip yeniden açmalarına, bunun için bana randevu vermelerine, vezneye gitmeme, doğalgazın çalışma prensibini gösteren broşürü külah yapmama gerek yoktu.

    kira kontratını getirmeyince, kontrataktan yediğim golle ölüm sessizliğine gömüldüm. yarın mecburen yine gideceğim, yine elimde belge, yine sıra numarası.
  • demokrasi(!) kirtasiyeciliginden ba$ka bir$ey degil...
  • bugünlerde bikaç ayrı kurumda tillahına maruz kaldığım, mantığa karşı kırtasiyenin ezici üstünlüğü..

    vergisini her ay aldığı maaşın otomatişman kesilmesiyle ödeyenler, buradan sonrasını okumasın.. valla bak okuyup sinirinizi bozmayın..

    önce vergi dairesine gittim.. "vergi borcu yoktur" yazısı alıcam.. kapı gibi de vergi borcum var biliyorum ama yazının adı bu, senin benim borcum yüzünden değişecek değil koskoca devletin evrağı..

    4 katlı vergi dairesini, her kata en az 2 kere uğramak kaydıyla kat ettim.. kimse kimseyi dinlemiyor çünkü.. "iyi günler" diyorsun "3.katta niyazi bey var ona çık!" diyor karşıdaki..
    ben de bu işlerin felaket acemisiyim, "herhal tipimden bildi borcumu filan hep" diye o kattan o kata o kattan o kata koşturup duruyorum..

    bi katta elime bi form veriyolar dolduruyorum, öbür katta formu elimden alıp yıtrıp atıyolar, bi de azarlıyolar yanlış formu doldurmuşsun diye.. sanki kurumlara sızıp katlar arasında dolaşa dolaşa form doldurmanın hastasıymışım gibi bi muamele.. dilekçe yazıyorum, el yazımı beğenmiyolar..

    yedince seferde doğru formu doldurup, dilekçemi beğendirip vermeyi başarıyorum bi memura.. elime başka bi kağıt verip o ilk gönderildiğim memura yeniden gönderiyolar beni.. saatler geçerken dönüp dolaşıp geleceğim yer aynıymış meğer..

    yorgunluktan masasının önündeki sandalyeye ilişiyorum.. yakın gözlüğünün üstünden bakıp "bizde sistem yavaş yalnız senin talep benim ekrana yarım saate düşer" diyo.. "hüloooğğğ" diyorum, "kafka romalarında mı sıkışıp kaldım lan yoksa?" diyorum "1ler ve 0lar bile yavaşlamış demek" diyorum..

    o sırada telefonum çalıyo, bilmediğim bi numaradan arayan bilmediğim davudi bi ses "aracın başına gel" diyip kapatıyo.. koşa koşa iniyorum merdivenleri aracımın başında bi polis memuru buluyorum.. "polis beni aramış olamaz" diye düşünüyorum, polis yazar cezayı olmadı arabamı çektirir, niye arasın ula?!
    meğer çilem dolmamış ondan aramış.. "evraklarını ver" diyo, veriyorum ehliyet ruhsat ne varsa.. bakıp ruhsata "lpg'yi niye işletmedin?" diyo, "lpg yok ondan" diyorum.. ters ters bakıyo yüzüme, "ben yer miyim bu numaraları?" diyo belki de içinden.. "bagajı aç" diyo.. biraz tereddüt ediyorum, bagajımı açmayı canım istemiyo, her tür ıvır zıvır içinde zaten bi de açınca o üstündeki kapağımsı şeyi bi daha yerine oturtamıyorum, yolda tıkı tıkı ses geliyo hep.. ben öyle tereddüt ettikçe polisin bagajı açtırmaya olan ısrarı artıyo.. açıyorum bagajı..

    bi sürü giysi, ayakkabılar, basket topu, kraker, çikolata dolu poşet, yarısı dökülmüş köpek maması, kırık jant kapakları, bikaç eski şarj aleti.. bunları görünce bırakır beni diye düşünüyorum ama hiç öyle olmuyo, stepnenin olduğu yere bakmak istiyo..

    beyanımın hiç bişey ifade etmediğini aracımda lpg olmadığını, gerekirse tüm arabayı söküp yeniden birleştirerek kanıtlamam gerekeceğini o an anlıyorum.. tüm o ıvır zıvırı bulvarın ortasında meclisin karşısında teker teker kaldırıma boşaltıyorum.. bi de nedense bi düzenlilik geliyo o an üstüme, giysileri ayrı, jant kapaklarını ayrı, yiyecekleri ayrı ayrı ve düzenli koymaya çalışıyorum..
    bulvarın ortasında kaldırma yığılan eşyalarımı görüp "ıyyy kıza bak resmen dağınık" demesinler istiyorum herhalde..

    sonunda stepnenin olduğu yere ulaşıyoruz, lpg yok ama polisin ısrarlı ve istikrarlı tutumu yüzünden orada lpg tankı çıkmamasına ben bile şaşırıyorum.. sonra o düzenli düzenli kaldırıma dizdiğim çulumu çaputumu tekrar bagaja dolduruyorum.. evraklarımı veriyo polis "arabanı da yıkat bi" diyo.. üzülüyorum :/

    koşa koşa tekrar 3. kata çıkıyorum, masanın önündeki sandalyeye oturuyorum yine.. niyazi bey önüme 2 tane kağıt itiyo.. sağ üst köşesine bi kaşe basılmış, üstünde de numara yazıyo.. imzasız kaşe diye bi kavramı bilmediğim için önüme itilmiş kağıtlara bakarak beklemeye devam ediyorum.. sıkılıyorum bi süre sonra telefonumu kurcalamaya çevre masaları incelemeye koyuluyorum.. o sırada niyazi bey, kafasını monitörden az yana kaydırıp, gözlüklerinin üstünden bana bakarak "çay mı söliyim, kahve mi içersin?" diye soruyo.. "ayy savolun yaa hiç zahmet olmasın şimdi bütün gün çay kahve zaten midem bi garip oluyo" diye anlatmaya koyuluyorum içli içli.. dinliyo gözlüğün üstünden, "o zaman ne bekliyosun?!" diye soruyo..
    "bu mudur misafirperverliğiniz, bu mudur?!" diye kollarımı aça aça haykırmak istiyorum ama vazgeçiyorum.. "çay alıyım yanına da bi püsküvüt varsa şöyle ufak" diye parmaklarımla göstermediğime şükrediyorum..

    sonra sgk'da geçen acıklı devam filmi.. sgk'nın belediyeye benimle mektup göndermesi.. ulak gibi kolumun altında dilekçe kurumlar arasında gezinmem.. öyyyhh uzun uzun anlatıcaktım ama gerçekten yazarken bile sıtkım sıyrıldı..

    bugün doğan çocuklara isim önerileri: sıtkı sıyrık..
  • yapılan işin belgelenmesi esasına dayanan zorunluluklar toplamı.
  • okulun kapısında "öğrenci değilsiniz alamayız" diye yarım saat oyalayıp, içeri girip kaydınızı sildirmek istediğinizde tam 9 (dokuz) ayrı yere gönderildiğiniz ve gene de aynı gün içinde kayıt sildirme işlemini yapamadığınız sistemdir
  • turkiye'de, kuruldugundan dune kadar yapilan tum secimlerin kesin kazanani.

    dune kadar hangi parti kazandiysa, hangi cunta yonetimi ele aldiysa burokrasi ona eklemlendi ve iktidarin ortagi oldu. oysa turkiye tarihinde ilk kez dun yapilan secimlerde burokrasi tahtindan olma tehlikesi yasiyor zira tayyip erdogan liderligindeki akp burokrasiyi tamami ile ele gecirip daha onceki hukumetlerin aksine kendisine eklemledi ve bu yuzden bu sefer akp yara aldikca burokrasi de yara aliyor.

    akp iktidarini kaybedince burokrasi de yenilenecek ve bugune dek direndigi basta kurt meselesi olmak uzere onune takoz oldugu tum meselelerin cozulmesi mumkun olacak.