şükela:  tümü | bugün
  • zamanında nazim hikmet ran ın yatmış olduğu cezaevidir. orhan kemal ve ibrahim balaban ile beraber yatmışlardır burda. sirin payzin ın bu hapishane ile ilgili gayet başarılı bir belgeseli vardır.
  • yapısının t şeklinden olmasından dolayı zamanında mahkumlar tarafından, taş uçak ya da taş teyyare olarak adlandırılan cezaevi. nazım hikmet te bir dönem burada yatmıştır.
    portekizli şair daiel filipe'nin nazım ve bursa cezaevine dair şöyle bir şiiri var,

    şu 1962 yılında
    taş uçaktaki nazım hikmet gibi değilim
    kentimdeyim
    nereye istersem gidebilirim
  • (bkz: bursa denince akla gelenler)
    ilkokulun beş yıl olduğu, öğrencilerin siyah önlük giydiği, beyaz yaka taktığı yıllar... bir (bkz: düşünce suçlusu) akrabamız bu cezaevindeydi. ben öyle bilmiyordum elbet, yani suçunu... neden orada diye sorduğumda hep iftira dediler, o gün bu gündür çok korkarım iftiradan hapse attırır adamı diye. ne diyeceklerdi, onu düşünüyorum, 80'lerin sonu, hala ortalık alev alev sessizlik, herkesin ağzında bir kilit... devletin onaylamadığı yayınları bulundurdu deseler, kitaplardan soğuyacaktım belki... hak aradı deseler, hakkımdan vaz geçip ne verseler kabul edecektim belki... düşünce suçlusu, birilerinin istemediği şeyleri düşünmüş deseler, düşünmekten korkardım belki bırak dile getirmeyi...gösteri yapmış deseler, sokağa çıkmaya çekinir insan, o zamanlar üç beş kişi biraraya gelince bile gözler üzerinize çevrilebilir. susup sadece iftira attılar dediler, neyin iftirası diye ya sormadım ya da tatmin edici bir yanıt almadım ki hatırlamıyorum.

    işte o akrabamız doğduğumda görmüş beni, ilk bir kaç yılıma tanıklık etmiş, babamın annesinin adını taşıdığımdan bibi diye sevmiş beni. bir mektubunda (telefona sıraya yazılmışız da daha çıkmamıştı) bibimi özledim demiş. babam bir bayram arifesinde kardeşimle beni alıp bursa'ya götürmüştü. gece yapılan bir otobüs yolculuğu (otobüslerde fosur fosur sigara içilirdi) sonrası yemyeşil bir şehir, şeftalilerin hiç görmediğim kadar büyük olduğu ağaçlar ve görüntüsüne hayran olduğum şöyle bir taksi dolmuş bursa denince akla gelenler arasında....

    sonra bursa cezaevi kapısında bekleyiş, aramalar, korkutucu bir kalabalık, tanımadığım bir akraba için gelinen cezaevi...amcam yani akrabamız kocaman dev gibi bir adamdı (1.90 falan, yalan değil dev gibi hala bana göre), kamburu çıkmış, az konuşan, arada gülümseyen bir adam... kucağından indirmedi kardeşimle beni, koğuşunu gezdirdi evini gezdirir gibi... salça tenekesinde pembe çiçeği çıkmış bir fide, yer sofrası, az sayıda kitap, bir sürü adam, çocuk, kadın, göz yaşı, gülüşme... ne kadar kaldık hatırlamıyorum, başka ayrıntı da yok aklımda.
    çıkışta kollara bastıkları damgaları kontrol ediyorlar, giren herkesi damgalamışlardı. babamınki silikleşmiş mi ya da polis/gardiyan/jandarma kimse artık şüphelendi mi bir şeyden niyeyse durdurdu babamı., kimliğini istedi. babamın sanat okulu'ndan mezun olurken çektirdiği fotoğraf var kimlikte, oysa o zamanlar kırklı yaşlarında. uzun bir süre tuttular, sorgular, ağlamalarımız kardeşimle... neyse ki bıraktılar bizi...

    doksanların sonunda o amcam çıktı cezaevinden. zoraki akraba ziyaretinde, geldi bize de...o akşam inceledim o konuşmayan adamı, o ise babamın gözü gibi baktığı menekşeleri...
  • "bense hasretinle dolu
    ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
    yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada"