şükela:  tümü | bugün
  • mustafa hakkında herşey filmindeki "mustafa" karakterinin nasıl ki "burjuva" dünyasını sembolize ettiği söylenildiğinde bence hatalı oluyorsa ya da yönetmenin o filmde demek istediği "mustafa'nın biri böyledir" değil "burjuvalar, iş adamları böyledir" ise bunun adı "kolaycılık" ise ; büyük adam küçük aşk'ta da kız çocuğunun "kürt vatandaşları" , emekli yargıcın "devlet"i temsil ettiğini söylemek böyle bir kolaycılıktır ve hatadır. yönetmenin demek istediği de "kürtler bu küçük kız çocuğu kadar masumdur" ve "devlet, bu emekli yargıç gibi bağnazdır" ise film hatalıdır.. ve böyle yorumlamak da "aa şişko adam katil, demek bütün şişko adamların katil olabileceği ima ediliyor" demek gibi yanlış yoldur. güneşe yolculuk gibi teknik olarak değil ama konu olarak ucuz genellemeler ile kotarılmış facia bir filmin aksine bu film, gayet naif ve duygusal sonuçların yarattığı durum üzerine bir konu kurmuş. yani filmin kendisi "türkiye'de kürt sorunun gerekçeleri bunlardır, kürtler böyle zulüm görüyor"a değil "türkiye'deki kürt sorunu nelere yol açıyor, hangi insani değerlerin bir an için yok olup gide yazmasına sebep olabilecek potansiyelde" sonucunu işliyor.. bu sebeple, filmin katı politik bir havası yok.. milliyetçi bir insanın bile beğenebileceği bir film..
  • bu filmin güzel yanı güneşe yolculuk'ta olduğu gibi sorunun metropollerde de yaşandığını göstermesi. kürt sorunun aslında bir bölge değil, ülkenin geneline dair bir sorun olduğunu gösterebilmesi. filmdeki kemalist hakimi gördükçe aklıma radikal 2'de aysel tuğluk'un kemalistlere çağrı yaptığı yazısı da gelmiyor değil.

    ve nitekim bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum:

    --- spoiler ---

    örgüt evi basıldığında, katledilen insanlara aldırış etmeksizin banyoya girip aynada kendine bakan özel harekatçı olması kuvvetle muhtemel kişi, ölen kişilerden birine ait parfümü kokluyor, orayı burayı kurcalıyor ya bu kadar iyi anlatılamazdı bunların nasıl birer otomat katile dönüştükleri. o kadar insan ölüyor, hadi onlar "vatan haini orospuçocukları" ama adamın kendi arkadaşı da ölmüş çatışmada... ben bu adamları gördüm, hakikaten aynen böyleler. bir gram abartı yok. aynen böyle, bir ellerinde keleş insanları tararken kahkahalar atan "kötü kahraman"lar değiller, böyle donuk, ruhsuz... yaşanan ölümlere ve kevgire dönmüş bir eve rağmen parfüm koklayabilirler.

    --- spoiler ---
  • ... küçük kızın, çukulatayı denize attığı sahnede, bütün çukulataların denize dökülmesinin dilendiği film
  • --- spoiler ---
    en vurucu sahne sakine'nin rıfat bey'e "adım rojbin rıfat amca" demesidir çünkü sakine orda rıfat bey'in hejar sayesinde kendisini, kürtçeyi ve kürtlüğü artık tanıması, sayması gerektiğini anlatmıştır. bunun dışında telefon kasasına bağlı olmayan kablo, adamın iki kat kazakla dolaştığı havada çocuğu kısa kollu bişeyle oturtması, çocuğun üç ayrı montu olduğu halde sadece tek bluzu ve pantolonu olması atlanmaması gereken ayrıntılardı diye düşündüğüm film.
    --- spoiler ---

    edit: eskiden yoktu spoiler falan, buralar hep yeşillikti, araziydi...
  • --- spoiler ---

    ...ölümün ucundan döndün çocuk, ölmeye yakın olan benim
    anam ebelik yapıp okuttu beni, akıllı kadındı. çok çalıştı genç öldü.
    şimdikiler özel okullarda okuyor, ingilizce.
    bir millet diline sahip çıkmalıdır.
    bunu ekmekle dört kere katık edip yedin mi hiç? zeytin, al.
    insanlar bozuldu, biz bozduk, dengeyi bozduk, doğayı bozduk, herşeyi bozduk...

    --- spoiler ---
  • turk sinemasi'nda humanizmin doruklara ciktigi harikulade bir filmdir.. 1 milyon euro'ya cekilen filmin buyuk adam'i $ukran gungor maalesef sagliginda filmin bir turlu yasaktan kurtulamamasini eminim cok buyuk bir huzun ile seyretmi$tir.. belki gozlerden kacmi$ olabilir ama polislerin yerde yatan bir kadina (terorist olup olmadigini bile bilmeden) ve kendisine ate$ etmeyin diye yalvarmasina ragmen yargisiz infaz ile oldurulmesi, kanimca filmin kurt-turk tarti$masi ile degil, turk polisinin orada merhametsiz gosterilmesi nedeniyle yasaklanmi$ oldugunu gosteriyor.. ke$ke hepimiz birer rifat amca olabilsek $u ulkede, o zaman toplumsal sorunlarimiz bakin nasil birden azalicak.. varo$larin o zorluklarla dolu havasini soluyunca huzunlendiren film, o sevimli mi sevimli cocugun kurtce kufurleri ile kahkahalar attiriyor.. bari$ ve demokrasi odullu bu filmi cektigi icin handan ipekci'yi bir kez daha kutlamak gerekiyor..
  • -neden geldiniz buralara ?
    -biz devlet ve gerilla arasında kaldık beyim.
  • --- spoiler ---

    her daim asi ve inatçı bir kürt kızıyla, son derece kibar, ama katı siyasi değer yargılarına haiz bir yargıç emeklisinin beklenmedik bir anda kesişen hayatları. küçük hejar ile rıfat amca. karakter ve kültür olarak birbirinin tamemen zıttı olan bu iki insanı birbirlerine yaklaştıran şey ise, ne kültür, ne yaş, ne de coğrafya farkı gözeten bir zehir; yalnızlık. hejar köyünde anasını, babasını, kardeşlerini yitirmiş. rıfat amca ise hayat arkadaşını, can yoldaşı karısını toprağa vermiştir. lakin bu iki insan, başta birbirlerine oldukça mesafelidirler. rıfat amca, kızı anlamaya yanaşmaz. bu davranışının altında hem kızın türkçe bilmemesi, hem de kızı yanında geçici bir süre bulundurmayı düşünüyor olması yatmaktadır. bu noktada, yargıç emeklisi ihtiyarın, devletin farklı kültürel unsurlara gösterdiği tahammülsüzlük ve hoşgörü noksanlığını simgelemenin ötesinde bazı manevi etkenlerin varlığı izlenimine kapıldım ben. tabi bu benim yorumum, yoksa yönetmenin bu iki karakterle neleri kast ettiği aşikâr.

    rıfat amca'nın hejar'a gösterdiği mesafeli ve höşgörüsüz tutum, kızla ihtiyarın arasındaki uçurumların daha da belirginlik kazanmasına neden olmaktan öte bir etki yapmıyor. hejar da rıfat amca'nın dediği gibi "inatçı kürt"ün teki olunca, bir süre aralarında buz gibi rüzgarlar esiyor. ama bir zaman sonra, rıfat amca bu durumun daha fazla bu şekilde devam etmesinin mümkün olmadığını idrak ediyor. küçük hejar ile diyalog kurmanın yegane şartı, mevcut koşullar altında, onun dilinde konuşmaktır. bir akşam yemeğinde, küçük hejar yine "anne anne" diye ağlamaya başladığında, rıfat amca onu sakinleştirmeye bir türlü muktedir olamayınca, evine temizliğe gelen sakine'yi arıyor ve kürtçe "ağlama"nın nasıl söylendiğini soruyor.

    telefonu kapattıktan sonra hejar'ın yanına gidip, kızın oluk oluk akan gözyaşlarını dindirmek için ona "megri" diyor, "lütfen megri!".

    bir akşam yemeğinde de bu sefer efkârlanma sırası ihtiyardadır. rakısından bir yudum alırken rıfat amca, karşıda, salon duvarına aslımış olan karısının gençlik portresiyle göz göze gelir. merhum eşi ve onu zor koşullarda okutan anası gelir aklına. ve ağlar..
    bu gözyaşları inatçı kürt kızı hejar'ın direncini kırmaya yeter de artar. rıfat amca'nın elini tutar ve ardı ardına bağırır: "ağlama, ağlama!"

    anlatılmak istenen şey o kadar güzel ifadelendirilmiş ki, insan olanın yüreği sızım sızım sızlar bu filmi izlerken. evet, belki ülkemizdeki mevcut durum genel hatları itibariyle tıpkı filmde anlatıldığı gibi, ama diliyorum ki, sonumuz da filmin sonu gibi olmasın. ki bu da yine bizim elimizde. irademizi ve tercihlerimizi rasyonel bir şekilde kullanmak yine bizim elimizde.

    --- spoiler ---
  • öncelikle şunu söylemem gerekiyor: eğer kötü bir gününüzdeyseniz, depresyondaysanız, kendinizi pek bir hassas, pek bir naif hissediyorsanız bu filmi izlemeyin. şahsen ben öyle bir dönemimde izledim, pek hayırlı sonuçlara vesile olmadı, hüngür sümük ağladım.

    kısaca, bir emekli yargıç, son derece aksi ve otoriter, cumhuriyet ilkelerine ziyadesiyle bağlı, milliyetçi duyguları hat safhada ve yalnız… bir küçük kız, kürt, olabildiğine inatçı, kimsesiz ve yalnız… bir an gelir yaşlı kişiyle çocuğun yolları kesişir. rıfat ile hejar’ın hikayesi olur bundan sonrası ve gözler kırpılmadan izlenir.

    --- spoiler ---

    film “bulutları beklerken” de olduğu gibi dokunup geçmez sadece. öncelikle izleyicilere karakterleri tanıma ayrıcalığını verir yönetmen. bu sayede kim bunu niye yaptı şimdi gibi sorularla meşgul olmadan hikaye iliklere kadar hissedilir. insan dediğimiz günlük hayatında yaptıkları ya da yapmadıklarından oluşan bir toplam değildir. yönetmen handan ipekçi de geridönüşler bile kullanmadan öyle ayrıntılar serpiştiriyor ki sahnelerin içine, karakterlerin etten kemikten varlıklarından öte dünyalarına dokunulabiliyor, duyguları hissedilebiliyor. yönetmen aynı bir müzisyen gibi bastığı her notada, akılda ve gönülde eş zamanlı titreşimler yaratıyor. hikaye anlatımı da, müziklerin kullanımı da, oyunculuklar da bir şahane. zaten kadroda şükran güngör, yıldız kenter, füsun demirel gibi çok güçlü isimler var. hejar’ı canlandıran dilan erçetin’i gerçekte hejar olduğuna, normal hayatında dilan diye birini oynadığına inanacak kadar başarılı buldum. filmin yönetmeni handan ipekçi yasaklarla boğuşmak zorunda kalmış olsa da, ikinci filminde böyle bir başarı yakalamış bir hikaye anlatma üstadının bu tarz engellerden dolayı pes etmemesi temenni edilesi.

    ayrıntıya girecek olursak rıfat’ı pek sevimsiz buluyorum uzun müddet. daha ilk sahnelerde evine arama için giren polise, yani evinin mahremiyetini işgal eden polise bağırıp çağırarak kıyametleri kopardığı halde başkalarının yani karşı dairenin mahremiyetinin işgal edilmesi, oradaki insanlarız sorgusuz sualsiz öldürülmesi pek asabını bozmuyor hatta içten içe oh olsun diyor belki. nasıl ki kimlikler arası kavga ufacık bir pencereden gösterilmeye çalışılıyorsa bize, yargıcımız da kapının ufacık deliğinden izliyor olanı biteni.

    peki o evde kimler vardır? o evde militan görünüşlü ve polisi görünce silaha sarılan 2 kişi, onlara yardım etmeye çalışan bir avukat, ve amcası tarafından yoksulluktan kırılmasın diye o avukata bırakılan hejar vardır. üç ceset çıkar evden; hiçbiri çocuk değildir. hejar saklandığı dolabın kapağını açar ihtiyatla, çatışmanın izleri vücudunda yürür yürür ve küçücük deliği olan kapının önünde durur. yargıcın evdeki işlerini yapan temizlikçi sakine görür onu önce, sonra da rıfat. içeri alır rıfat hejar’ı, başına geleceklerden habersiz olarak kabul eder evine bu küçük kızı. ama kız ne zaman ki kürtçe konuşmaya başlar işte o zaman rıfat’ın gözünde bir çocuk olmaktan çıkar. kolundan yaralanmış, ölesiye korkmuş, minicik bir çocuk değildir o. hejar bir kürttür. bütün varlığı bir yana o bir kürttür. rıfat öylesine milliyetçidir ki evde kürtçe konuşulmasına dahi izin vermez. aslında bir kürt olan sakine bile rıfat’ın korkusundan kızla kürtçe konuşamaz. dillerini bilmediği daha önce hiç tanımadığı insanların arasında yalnızdır hejar.

    kendi sorunları da vardır rıfat’ın. kendi içinde çelişkilerle boğuşur. çevresindekilere ama aslında kendine inat huzur evine yerleşmeyi düşünmektedir. huzurevi yolunda “herkes ait olduğu yere gidecek” derken hejar’ a aslında kendini kastetmektedir. yalnızlığından kaçmaya çalışırken eskiye ihanet etmekten korkar. bir kendine aşık olan alt komşusunun kendine hediye ettiği tabloya bakar muzip muzip ardından da utanarak rahmetli karısının siyah beyaz fotoğrafına. halbuki alt komşu müzeyyen hanım rahmetli kocasının fotoğrafını çoktan çekmeceye kaldırmıştır. apartmandaki çatışmanın ardından “polis devleti mi hukuk devleti mi” diye başlık atar daktiloyla. ne yazacağından bence emin değildir. kürtlere bu kadar karşıyken kendini bir kürt çocuğunun sevgisiyle teselli olurken bulur. o yüzden bırakamaz hejar’i, evdeki yalnızlığı öldüren bu küçük kızı. zaman geçtikçe hejar kürt bir çocuktan çok bir çocuk olmaya başlar rıfat’ın gözünde. acıkan, bitlenen, çişi gelen, oyun oynayan, salıncakta sallanmak isteyen, annesini özleyen, kedileri seven bir çocuk. rıfat değişiyor mudur? rıfat farkına mı varıyordur? o huysuz aksi ihtiyar bir çocuğun elleriyle hayatı yeni baştan öğreniyordur sanki. hajer'in varlığıyla rıfat'ın hayatındaki çelişkiler yumağı önce daha bir dolanmış ardından düğüm düğüm çözülmeye başlamıştır.

    keder ve yalnızlık ırk tanımaz, coğrafya tanımaz, farklı dillerde de olsa, farklı şekillerde de olsa aynı şekilde kalp büker, aynı tuzlu tat yakar genizleri. hejar kederinden ağlar, annesini özlemiştir, kendi diliyle konuşup onu anlayabilecek insanları özlemiştir. teselli etmeye çalışır rıfat ama evrensel değil işte dil dediğimiz unsur. anlamaz hejar, ağlamaya devam eder. rıfat sakine’yi arar artık: “ağlama ne demek kürtçede sakine” diye sorar. işte orası filmin kırılma noktasıdır. rıfat’ın hejar’ı olduğu gibi kabul ettiği sahnedir. evde kürtçe konuşulmasına dahi tahammül edemeyen bu eski toprak, küçük bir çocuğu teselli etmek istemektedir. hangi dilde olduğu mühim değildir artık: “megri, lütfen megri…” daha sonraki bir sahnede rıfat televizyonda yayınlanan terörizm haberlerini izledikten sonra hesaplaşmaya girer devletle ve kendiyle. “biz bozduk insanları” der üzüntüyle. bu itiraf öyle büyük bir ağırlık taşır ki, yıllardır devleti her şeyin üstünde tutan rıfat bu ağırlığı kaldıramayıp ağlamaya başlar. bu sefer teselli etme sırası hejar’dadır. “ağlama” der rıfat’a türkçe. “ağlama..”

    yalnızlık kimlik tanımaz, ama bazı kimlikler yalnızlığı çok iyi tanır. hejarlık, rıfatlık çok iyi bilirler yalnızlığı. yalnızlığı paylaşmanın aynı coğrafyayı bile paylaşmaktan zor olduğu bir yerde büyük bir adamla küçük bir aşk karşılaşır. “–lik”ler atılır sırtlardan geriye “kim”le “kim”lere sarılmış sevgi kalır.
  • mazlum çimen bu filmin unutulmamasında büyük bir etken, filmin müziği her çalınışında insanın içini sızlatıyor.

    http://www.youtube.com/watch?v=z61zdvcppwy