şükela:  tümü | bugün
  • vüs'at o. bener kaşlar çatık okunur. bırakmazsanız, o sizi hiç bırakmaz. kahramanımsıları da kendi gibi zamana bırakır; nasılsa bilirler, o da bırakılmıştır, halleder.

    "bırakılmazsam, bırakamıyorum."

    harfleri mimik, kelimeleri eda, cümleleri tavırdır bu romanın. ğ bugün nasıl mide bulandırıyorsa, o gün taş gibi yumuşacıktır.

    'yazan özne'ler için mütevazi bir tespit: bu roman, 'kim yazsa bugün basılmayacaklar' listesinin tepesine kurulmuştur, ineceğe de benzemez.
  • edepli bir yorum:
    zor bir roman, karmaşık bir kurgu. dolambaçlı bir anlatım. ama çok sevilir. bener, anlattığı hikayede kimin ağzından ne konuşturuyor anlaşılmaz ama hissi yakalamak mümkündür. 25 yıl önce yazılmış fakat bizde pek emsali olmayan bir dille. kasten yapmış bunu. tavsiye edenler sağ olsun. arada çokça güzel söz vardır. imlası kasten bir gariptir.

    kaba ve fakat samimi bir yorum:
    anladım diyeni topluluk içinde rezil rüsva ederim. zaten kitap hakkındaki sözüne güvenilir eleştirmenlerin övgüleri diğer kitaplara düzdüklerinden farklı (sanırım) . kimse kitapta ne olduğunu anlayamadığı için dile, kurguya takılmış. e zaten amaç bu orada da sakın varoluşsal kaygılarmıza tercüman oldu diye coşayazmayın. ancak aforizmik cümlelerle örülü pasajları anlayabilir insan. aksini iddia edene basarım fırçayı. bi siz mi okuyorsunuz?
  • "sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim birkaçını gönderiyorum. kızma! biliyorum yanlıştı sana gelmem. kalan yanlışlıklar değil midir zaten. karşılaştığımız ilk gün gözlerinde beliren huysuzluğu duyumsamıştım. seni değişmiş görmeyeceğim hiç. görmek de istemiyorum. hep aynı o aşk adamı, töre kaçkını delikanlı. birdenbire gecikmiş çöküntüye dayanamayan byron portresi. ben çürüdüm senin adına durmadan, bilerek. ellerime baktın. çoraktı, çatlaktı. belki tek vurgunluğun gözlerimeydi. onlardı eskitilemeyen. yıpranmazdılar ben isteseydim bile. bir süre oyalanma gücünü veren sana. yakınmıyorum.

    yanlışlığın nerede olduğunu tam kestiremeden öleceğim gene de. kin tutmaya ödün vermez bir ölüm olacak, umutlanma. bunalımlarını neye dayandırmak istersen iste, açılmazdın, açılmana yardım edemezdim. tüm cayabildiklerimi ellerine tutuşturmaya kalkışsaydım, nasıl küçülürdüm biliyorum. o bilişi, onurlu alınganlığını yerleştirdiğin yüreğimin suçu ne? biz bir varoluşun içinde ya da dışındaydık, onu hiçbir payanda ayakta tutamazdı. susacaksın kuşkum yok, bu susku’yu senden önce salt unutulmuşluğa götürmeyi diliyorum. kanayan tutkularında neyi parçalasan içinde ben varım, dahası ruhgöçümüne uğrayarak ben olacağım!.. mutluyum, nasıl isterdim bunu bilmeni. bildiğini bilmek umudu, artırmıyor mu sanıyorsun acımı. aynı zaman da şaşkın bir doğa çarpığı. ne iskender’ler imgeledim, ne salvador dali’ler sende. bir gün beni yersiz yücelterek içini rahatlatmaya zaman bırakacağımı da seziyorum. kocadı yüreğim artık, durmaya gönüllü. duymayayım da yanıl, kutsa benden sonra beni, bağışladım şimdiden. masalımızı yazamayacaksın yaşadığıma inandıkça. işin kötüsü, yok olduğuma da inanamayacaksın! gene de esirgeyeceğim seni, kesin ardıma bırakacağım, senin dileğin de bu, öylesine hırpalıyorsun çünkü, değmez bulacak, insanlık tragedyası karşısına çıkarılmış clown fantezisi sayacaksın, bize göre dünyamızın çocuk kalmış sevdasını!

    oysa, bir kez ölümlü bakışını durdurabilseydin zamansızlıkta... dur, yokla bedenini, bak ne sıcacık! hep kıskandın kendini, kendinden canım aptalım benim. sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin." *
  • vus'at o. bener'in oğuz atay'ın anısına yazdığı ve şu satırlara yer verdiği kitap;

    "duyuyor musun oğuz atay! çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz, güzel adamım! o zamanlar pek ayırdında değildin sanırım, 'tutunamadığının.' 'sabahtan kalktı erken, piyano çaldı derken! çok karışık pek muazzam mes'ele/apışır, allâme-i riyâzi newton bile!' canımların, katılırdı gülmekten. oturduğun salıncaklı koltuk yıllardır soğumadı. ne vardı büyütecek beynini o kadar? suçlusun! bu tutturulan koşu ne?...."

    bunu buraya yazmamın sebebi sadece oğuz atay'la ilgisi olması değil kitaptaki belirgin kırgınlık hissinin sanırım en içten bu şekilde yazarın kendisinden duyulabilmesi, duyulabilmesi diyorum çünkü bu sadece okunabilen cümlelerden ibaret değil bu tam olarak söylenen, dile getirilen bir kırgınlık.
  • şimdi bana gelseler, "dolls" deseler ( benim adım dolls değil, diye itiraz etmem), "bütün imkanlar bizden, seç bakalım hangi kitabı filme çekmek isterdin?" diye sorsalar (siz kimsiniz, diye sormam); seçeceğim ilk on kitap arasında, buzul çağının virüsü de olurdu. diğer dokuz kitabı sormayın rica ederim, ben liste yapmaktan hiç anlamam. "ama neden bu kitap?" diye sorsanız, işte buna kendimce cevap verebilirim...

    kitapta öyle bir kurgu var ki, bunun layıkıyla filme çekilemeyeceğini bildiğim için, isterdim. evet filmimin başarısızlığını, bu kitabın anlaşılması zor kurgusuna ve cümlelerine bağlardım, belki ucuz yırtardım, insanlar "doğru söylüyorsun azizim, bu kitabı dize getirmek zor" diye onaylardı beni...

    bunların hiçbiri olmasaydı bile, sırf şu soruya kendimce bir sahne yaratabilmek için isterdim bunu;

    "bütün bir ömrü yaşadık duygusu. sende de var mı?"

    sahi, var mı?
  • çarpandır efem, beni "bu ülke"den sonra, seneler sonra çarpandır, arası boş olmamasına rağmen 17yıl sonra. bazılarına dokunmak için demek bu kadar beklemek zorunda kalıyor insan. ne diyelim, alacağın olsun...

    "düşşüz uykulardan bile uyanmak. yol tükendiğinde dönüşsüzlüğün mutlu kesinliğini ayırt edebileceğine inansa, dayanmak daha mı dayanılır olurdu? yürekleri duranlar yaşama tekrar döndürülebildiklerinde 'bitti'yi algılayabildiklerini söyleyemiyorlarmış. karanlık da bir yargıdır, açıklamadır. demek beynin kısacık dirimi bilinçle bağlantılı değil. ne akıl ne bellek susturulduğunu, sustuğunu bilmeden susacak."

    kendine anlatır gibi, sohbet gibi... karşınızda...
    kimse için yazdığını düşünmediğim -ancak kendisi için- yazardan, buzul çağına anlatılar...
  • tıpkı bay muannit sahtegi'nin notları gibi varlığı da değeri de pek bilinmeyen roman. oğuz atay'ın anısına ithaf edilmiştir vüsat o bener tarafından.
  • sanırım değeri az bilinmiş, türk edebiyatının (tanpınar'dan başlayıp atılgan'dan ve atay'dan geçen) en güzel çizgilerinden birinin yetkin bir örneğidir. dilin bu kadar zengin, bıçkın ve neşeli/hüzünlü kullanıldığı bir roman pek gelmemiştir. okuduğunu anlamakla uğraşanları yoracak, okuduklarını anlamlandırmayı tercih edenleri sevindirecek bir romandır. kabaca bir memurun aşkını anlatır.
  • "kişoğlunun doğası, yüreğini her dem diri tutacak harlı çakımdan yoksun olmamalı."
    sen neden o ateşi kalbinin taa içinde hep taşıyamadın, çokca "bulanık", kırgın aktın, yalın doğrunun en kendisi gibi hep ölümden/yokluktan söyledin?
    sürdürülemez bir türkü olduğu için mi hep diri durmak?
  • vüs'at o. bener kitaptaki metinleri şiir formatında yazsaymış ortaya şiddetli bir eser çıkarmış diye düşündüm kitabı okumaya çalışırken (aradaki farkın anlaşılır olduğunu düşünüyorum). bener'in has, kurgulu, aşırı kişisel dili çığır ve zihin açıcı. ancak birbirinden fazlasıyla dağınık olayları toparlamak güç. toparlamak gerek mi, bu da ayrı bir soru.

    "kişinin doğası yüreğindeki ateşi sürekli canlı tutabilecek harlı çakımdan yoksun olmamalı".