şükela:  tümü | bugün
  • almanya'da şu an konuşup yazan en sağlam kafalardan biridir, kendisi şu sıralar udk'da ders vermektedir.
  • frankfurter allgemeine zeitung'un müteveffa yayın yönetmeni frank schirrmacher'in internet ve teknoloji teorilerinden, özellikle payback kitabından etkilenmiş ve felsefeye kazandırmıştır.

    ironi, sosyal medya, pornografi(literal anlamda) ve açıklık meseleleri temel uğraş alanlarındandır.
  • 1959 seul doğumlu, koreli bir filozoftur. başlıca ilgi alanları ahlak, fenomenoloji, estetiktir. bu alanları ilgilendiren toplum, din, kültür ve iletişim olguları hakkında tefekkür eder ve yazar.

    1990'lardan beri almanya'da yaşıyor. freiburg'ta ve münih'te felsefe, almanca edebiyat ve katolik teolojisi alanlarında magister diploması aldı. basel'de "heidegger'in kalbi" başlıklı teziyle felsefe doktoru oldu. hâlen berlin'de yaşıyor ve yukarıda da belirtildiği gibi udk berlin'de çalışıyor.

    2010 tarihli "müdigkeitsgesellschaft" başlıklı deneme derlemesi samet yalçın tarafından "yorgunluk toplumu" adıyla türkçe'ye tercüme edildi ve atılım kitap tarafından 2014'te neşredildi.

    aynı şekilde denemelerden oluşan 2011 tarihli "topologie der gewalt" başlıklı kitabı dilek zaptçıoğlu tarafından tercüme edildi ve metis tarafından "şiddetin topolojisi" başlığıyla 2016'da neşredildi.
  • agonie des eros (eros’un ıstırabı) adlı kitabından çok etkilendiğim filozof. çevirisi yok, keşke biri çevirse.
    ilk bölümden birkaç paragraf çevirmeye çalıştım. affet ahmet cemal hocam.

    >>son zamanlarda sık sık sevginin sonunun geldiği ilan ediliyor. sevginin, sonsuz seçim özgürlüğü, seçenek çokluğu ve “en iyisine ulaşma mecburiyetinden” ötürü tükenip gittiği söyleniyor. sınırsız olanakların olduğu bir dünyada sevginin mümkün olmadığından söz ediliyor. hastalıklı bir ihtirastan da yakınılıyor. eva ıllouz bunu, “aşk neden acıtır” adlı kitabında, sevginin rasyonalize edilmesine ve seçim teknolojisinin çoğaltılmasına bağlıyor. fakat sevgiye dair bu sosyolojik teoriler, bugün sevgiyi sonsuz özgürlük ya da sınırsız olanaklardan daha çok zora sokan bir şeyler olduğunu fark edemiyor. sevginin krizine sebep olan, sadece çok fazla öteki arzı olması değildir. aynı zamanda şu sıralar tüm yaşam alanlarında vuku bulan ve benliğin giderek narsistleşmesiyle kendini gösteren “ötekinin erozyonu” da bu krize sebep oluyor. esasen ötekinin yok olması, talihsizce, birçok kişi tarafından farkedilmeden ilerletilen dramatik bir süreçtir.
    eros, empatik anlamda, ötekine yönelir: ben’in hükümdarlık alanına alınmayan ötekine. bu yüzden günümüz toplumunun giderek dönüşüverdiği “benzeşmenin cehenneminde” erotik deneyim yoktur. bu cehennem, ötekinin, bir tür asimetrisi ve dışsallığı olduğunu varsayar. sokrates’in atopos’un dostu olarak anılması tesadüf değildir. arzuladığım ve beni büyüleyen öteki, mekansızdır (sınıflandırılamazdır). benzeşmenin dilinden kaçar: “atopos olarak öteki (sınıflandırılamayan öteki), dili sarsar: kişi onun hakkında konuşamaz; her niteleme sözcüğü yanlış, acı verici, inceliksiz ve üzücüdür...”* günümüzün benzeşme ve mukayese kültürü, atopos’un hiçbir olumsuzluğuna müsaade etmiyor. durmadan bir şeyleri bir şeylerle mukayese ediyoruz. çünkü bizim için ötekinin atopisine (sınıflandırılamazlığına) dair deneyim artık kaybolmuştur. atopik ötekinin olumsuzluğu, tüketime direnir. tüketim toplumu, atopik “ötekiliği”, daha tüketilebilir ve heterotopik “fark” yararına bertaraf ediyor. fark, ötekiliğin aksine bir olumluluktur. olumsuzluk ise bugün her yerde yok oluyor. her şey tüketimin objesine eşitleniyor.
    biz bugün, giderek daha çok narsistleşen bir toplumda yaşıyoruz. libido, öncelikle kendi öznelliğine yatırılıyor (investieren). narsisizm bencillik değildir. bencilliğin öznesi, kendi lehine, ötekine karşı bir sınır çizer. buna karşın narsistik özne, sınırlarını net bir şekilde tayin etmez. böylece kendisi ve öteki arasındaki sınır belirsizleşir. dünya ona kendi gölgesinden görünür. ötekiyi ötekiliği sayesinde ayırt etmek ve sonra bu ötekiliği onaylamak mümkün değildir. burada anlam sadece, öznenin bu yolla kendini tekrar farkettiği/tanıdığı yerde yatar.
    depresyon, narsistik bir hastalıktır. depresyona, aşırı, hastalık derecesinde yüksek bir kendiyle ilişki sebep olur. narsistik-depresif özne, bitkin ve yıpranmıştır. dünyasızdır (weltlos), öteki tarafından terk edilmiştir. eros ve depresyon birbirlerine karşıdır. eros, öznenin kendisinden ötekine doğru yönlenen bir etkilenme sağlar. buna karşın depresyon, özneyi kendi içinde yıkar. bugünün narsistik performans öznesi (das narzisstische leistungssubjekt) her şeyden önce başarı yolunda. başarılar, öteki tarafından onaylanmayı beraberinde getirir. böylece ötekiliğinden yoksun bırakılan öteki, bunu egosunda onaylayan kişinin aynası konumuna indirgenir. bu kabul görme mantığı, narsistik başarı öznesini iyice kendi egosunun işine bulaştırır. bu şekilde, bir başarı depresyonu hasıl olur. depresif başarı öznesi kendine gömülür ve orada boğulur. buna karşın eros, kendi ötekiliği içinde, kişiyi narsistik cehenneminden çekip çıkaran bir “ötekiye dair deneyimi” mümkün kılar. eros, gönüllü bir özveriyi (selbstaberkennung), gönüllü bir öz-tahliyeyi (selbstentleerung) harekete geçirir. kendine özgü bir güçsüzleşme, sevginin öznesini kavrar. fakat bu özneye aynı zamanda bir kuvvetlilik hissi eşlik eder. bu his şüphesiz, kişinin şahsi katkısı değil, ötekinin armağanıdır.<<

    kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:
    “der eros besiegt die depression.”
    eros, depresyonu yener. tam bir mimi.
  • "there is no way to form a revolutionary mass out of exhausted, depressed, isolated individuals."

    demiş önemli düşünür.

    the burnout society kitabı okunmalı.
  • byung-chul hanın bulunma sanatı üzerine felsefi bir deneme kitabı. metis den çıkmış. içinde bol boş referans içeren yazılar var fakat bunlar akıcılıktan ve yalınlıktan ne yazık ki yoksun. yargılarının altını doldurmuyor. doldurmaya çalıştığı yerlerdeyse daha fazla referansa başvurarak orijinalliği bir köşeye bırakarak söylenmiş sözleri söyleyerek bir laf kalabalığı yaratıyor. fikir olarak özgünlük sunamayan bir felsefi deneme kitabı. çevirisinin yapılmış olması güzel fakat onca iyi metin içinden tercih edilebilmesi için bu kitabı öne çıkarabilecek noktalardan yoksun.
  • aslen güney koreli kültür teorisyeni, yazar, düşünür. son kitabı ile post-truth'a başka bir açıdan bakmış. etimoloji üzerinden düşünen bir yazar olması ve kültür'ün kompleks yapısını dilden başlayarak incelemesi düşünceye geniş bir anlam katıyor.
  • birer yil arayla basilmis, duft der zeit (2009) (zamanin kokusu) ve müdigkeitsgesellschaft (2010) (yorgunluk toplumu) kitaplarini okudugum, koreli filozof ve sosyolog. ıcerdigi ana dusunceler, fikirler ve toplumsal elestiri bakimindan duft der zeit in bir sonraki kitabin önhazirligi, hamuru gibi de görülebilir.

    byung-chul han, duft der zeit (2009) kitabinin ilk bölümlerinde toplumsal yasayis tarihini, yasayis hizi ve hayatin ana amaci veya anlami acisindan 3 genel döneme ayiriyor.

    ılk once, mitlerin veya dinin hakim oldugu dönem. bu dönemde gecmis ve gelecek vardir. kader veya dini bir yol vardir ve insanoglu kendine yazilmis bu yolu gitmekle yükümlüdür. bu yolun sonunda ise kutsal ödül vardir. simdi ise gecmis ile gelecegi birlestiren, insani gecmisten gelecege, yani yolun sonunda onu bekleyen kutsal sona ulastiran bir yola esdegerdir. dini metinlerin vaatleri veya buna benzer inanclar, yasayanin hayatina bir hikaye karakteri katar. yasadigi an, simdi, gecmis ve gelecegin beraberliginde anlam bütünlügü kazanir. bu sebeple, yasanilan her an, büyük resmin bir parcasi haline gelir. her sey birbiriyle baglantilir. baska bir deyisle, gecmis ve gelecek, narrative veya anlatimsal(hikayesel) özelligi sayesinde zamana boyut kazandirir, simdiyi öne ve arkaya dogru genlestirir. zaman, bir mekana dönüsür ve yasam simdiki an da her an sahnelenir. ınsana bu yol, onun üstündeki gücler tarafindan verilmis ve o da bu yolda gitmektedir.

    gidis yolu modern zamanda ise ivmelenerek hizlanmistir. ıkinci dönem olan, modern zamanin özelligi, insan kendini dini kaderin buyrugundan kurtarmis, ve yerine insani merkeze koymus olmasi. modern zamanda, insanin artik kosar adimlarla yürüdügü yolda, gelecekte kendisini bekleyen mutlu son, ahirette veya ötede degil, icinde bulundugu bu dünyadadir. o bir toplumsal kurtulusa dogru ilerlemektedir. onun hikayesi artik bir kader degil, gerceklestirebilirligi kendi ellerinde olan bir heilsgeschichte veya toplumsal kurtulus hikayesidir. ınsan artik, tanrinin taslarini dosedigi yolda gitmeyi birakmistir ve onun yerine kendi yaratimi, projeksiyonu olan toplumsal ve bireysel bir idealin pesinden kosmaktadir. sanayi devrimi, insanin toplumsal ideallerine ulasmasini hizlandiran bir arac olarak coskuyla karsilanir, adeta kutsallastirilir. gecmis ve gelecek, birönceki ve ilk dönem olan dini dönemdekine benzer bir hikaye yapisini örüntüler. farkli olan bu hikayenin anlattigidir. ınsan hayati artik teolojik degil, teleolojik bir hikayedir. ıdealine dogru, nihai amacina dogru kosar. ve bunun mümkün mertebe en cabuk sekilde olmasini ister. simdiki an, gelecekteki nihai amaci ile kendisi arasina giren, insan icin biran önce üzerinen ziplayip atlanilmasi gereken bir basamaktir. modern insanin özelligi, hic bir zaman kaybindan hoslanmas. o sürekli aktiv olmalidir, calismalidir ve calisma sonucu gelecek ile simdi arasindaki boslugu olabildigince hizli bir sekilde yok etmelidir. simdi noktasi gelecege ulastiginda ise, modern insan muradina erecektir, hikaye mutlu sona ulasacaktir.

    güncel olarak icinde bulundugumuz ücüncü, post-modern dönem de ise, dini ve modern zamanlara ait hikayesel bütünlük kaybolmustur. simdi, gecmis ve gelecegin genislemesiyle kazandigi hikayesel anlamdan yoksundur. bu manada simdiki an kopuk, atomize olmus, bir andir. yasam ise birbiri arkasina dizilmis, birbirini takip etmeyen, daginik ve birbiriyle bütünsel bir iliski icinde bulunmayan, zamansal noktalar ve anlar yigini haline gelmistir. gelecekteki bekledigi bir mutlu son, bir ideal, bir dini veya toplumsal kurtulus hikayesi veya amaci, olmadigi icinde gelecek onun icin derin bir bicimde ürkütücü ve korkunc bir bosluktur. bu bosluk ise insani sürekli olarak daha cok hareket halinde olmaya iter. sonuc olarak ortaya bir hiperaktivite ortaya cikar. (post-modern insani karakterize eden, hiperaktivite problemi ayni zamanda müdigkeitsgesellschaft - yorgunluk toplumu - kitabinin da temel problemini olusturur)
    ınsan sürekli hareket halindedir, sürekli bir seylerle mesgul olur, bir an bile boslukta kalmak istemez. surekli deneyim biriktirir. deneyimin kendisi ilahlastirirlir, deneyim biriktirmenin kendisi ana amac haline gelir. sorun, bu deneyim biriktirme kosusturmasindaki derinlik eksikligidir. deneyimlerin derinine inemeyiz ve bir seyleri derin bir sekilde deneyimleyememeyiz. cünkü zamanimiz yoktur. zaman diye bir sey bizim icin gercek anlamda yoktur. zaman dedigimiz seyi kaybetmisizdir. byun-chul hana göre, zaman, gecmis ve gelecekten olusan, ancak bir hikayesel örüntünün kazandirdigi anlam ile varolabilir. bu anlamda biz bir zamandan, hayatimiza bütünsel bir anlam katan zamandan yoksunuzdur. onun yerine gecmis ve gelecegin baglarinin koptugu, tüm zamanin sadece simdiki ana sikistirildigi ve o anlarin anlamsiz yiginlarinin toplamindan olusan bir hayatimiz vardir. her sey simdidedir ve simdide erisilebilirdir. simdide olmayan sey bizim icin yoktur. emailler, sms, ınternet ile her an hersey birbirine baglanir, bilgi, istenilen an, mekansal engellerin tümünü yok ederek istenilen an cagirilabilir. her sey ya simdide vardir ya da hic yoktur, gecmis ve gelecegin hükmü yoktur. gecmis ve gelecegin yerine, bosluk ve belirsizlik vardir. bu belirsizlik ise derin bir varolussal huzursuzluga, endiseye yol acmaktadir ve hiperaktivitenin arkasindaki itici güc haline geline gelmistir.

    post-modern insanin bilincsizce icine düstügü en büyük yanilgi, veya yasam bicimini mesrulastirmak icin ürettigi ana argumana göre önemli olan daha cok deneyim daha cok sey yasamis olmaktir:

    "beschleunigung, so hat sich gezeigt, stellt eine naheliegende antwortstrategie auf das problem der beschränkten lebenszeit bzw. das auseinanderfallen von weltzeit und lebenszeit in einer säkularen kultur dar, für welche die maximale auskostung
    von weltoptionen und die optimale entfaltung eigener anlagen – und damit das ıdeal des erfüllten lebens – zum paradigma gelingenden lebens geworden ist. wer doppelt so schnell lebt, kann doppelt so viele weltmöglichkeiten realisieren und damit gleichsam zwei leben in einem führen; wer unendlich schnell wird, nähert seine lebenszeit
    dem potenziell unbeschränkten horizont der weltzeit bzw. der weltmöglichkeiten
    insofern wieder an, als er eine vielzahl von lebensmöglichkeiten in einer einzigen irdischen lebensspanne zu verwirklichen vermag und daher den tod als optionenvernichter nicht mehr zu fürchten braucht."

    yani arguman diyorki, dünyada deneyimlenebilecek cok fazla sey ve olanak vardir. ancak ölümle sinirlanmis kisa bir insan ömrü icinde bütün bunlari deneyimlemek mümkün degildir. bu sinirliligin üstesinden gelmek icin en ideal strateji, hizli yasamak ve böylece bir ömüre, belki iki veya daha fazla yasantiyi, deneyimi sigdirmaktir. böylelikle, ölümden korkmamiz icin bir sebepte kalmaz.

    byung-chul kardes ise bu argümani niceligin niteligi saglamadigini söyleyerek elestiriyor:

    "eine lange aufzählung von ereignissen ergibt keine spannende erzählung. eine sehr kurze erzählung kann dagegen eine hohe narrative spannung entfalten. so kann auch ein sehr kurzes leben das ıdeal eines erfüllten lebens erreichen."

    kabaca cevirirsek, uzun bir hikaye her zaman iyi ve dolu bir hikaye anlamina gelmez. kisa bir ömür de dolu bir ömür idealine ulasabilir.

    "es beruht auf einer verwechslung der erfüllung mit bloßer fülle. das erfüllte leben läßt sich nicht mengentheoretisch erklären. es resultiert nicht aus der fülle von lebensmöglichkeiten. auch die erzählung ergibt sich nicht automatisch aus bloßem zählen oder aufzählen von ereignissen. sie setzt vielmehr eine besondere synthese voraus, der sich der sinn verdankt. "

    ana argümandaki en büyük hata, doluluk kavraminin yanlis anlasilmasidir diyor byung-chul han. (füllen / erfüllen) bir hikayeyi, hatta iyi ve dolu bir hikayeyi, dolu ve iyi yapan, olaylarin arka arkaya bolca ve uzunca siralanilisi degil, anlam bütünlügü sayesinde olaylarin birbiriyle arasinda bir baga sahip olmasidir diyor. yani rastgele cümlelerin siralanisinden anlamli bir hikaye olusturmasini bekleyemeyiz diyor. önemli olan birbirinden kopuk, deneyimler yiginindan olusan bir hayat degil, hayatimizin bölümlerini, olaylarini bir anlama bütünlügüne sokan bir hikaye catisi, gerceklestirmeye calistigimiz bir hayat amacina sahip olmak ve buna uygun yasamis olmak diyor. bunun icin ise zamani geri kazanmaliyiz diyor.

    "zeitkrise ist eine ıdentitätskrise". yani zaman ile ilgili yasadigimiz bu kriz, ayni zamanda bir kimlik krizidir. kimlik krizinin cözümü ise ancak zamansal krizin tamiri ile mümkün olabilir. zamanin geri kazanimi ise ayni zamanda anlamin geri kazanimidir. eylemlerimizin, deneyimlerimizin, hayatimizin parcalarinin tekrar bir anlam bütünlügüne olusturulmasi gerekmektedir. kaybettigimiz derinligi geri kazanmanin tek yolu budur.

    "notwendig ist eine revitalisierung der vita contemplativa. die zeitkrise
    wird erst in dem moment überwunden sein, in dem die vita activa
    in ihrer krisis die vita contemplativa wieder in sich aufnimmt."

    byung-chul han a göre, bu icinde bulundugumuz bu cok yönlü, varolussal krizden cikmamizin yolu vita contemplativa (dusunsel yasam) nin kendisini vita activadan (aktif yasam) gölgesinden kurtarmamiz ve aradaki dengeyi yeniden saglamamizla mümkündür ancak. peki nedir bu modern insanin ilahlastirdigi, hannah arendt in öve öve bitiremedigi vita activa ve eskilerin (aristo dan meister eckarta, cicero, augustinus, aurelius ve nicelerinin) tekrar tekrar önemini vurguladigi vita contemplativa?

    calismak, sosyal ve politik acidan aktif olmak, modern zamanda adeta mutlak hale gelmistir. bunun, yukarida bahsettiklerimin yaninda, max weberin, kapitalizmin tohumu olarak gördügü kalvinizm gibi inanclarin vs. gibi bir cok nedeni var. sonuc olarak post-modern insanin geldigi nokta ise, sonu gelmeyen bir üretme-tüketme döngüsüdür. vita aktiva, cigirindan cikmistir ve günümüz insani sürekli bir kosusturma hali icinde bulmustur kendisini. byung-chul hanin, duft der zeit kitabi ile aslinda amacladigi sey bizim, günümüz insaninin huzursuz hiperaktivitesinin farkina varilmasi ve nedeninin anlasilmasidir. panzehiri ise vita contemplativanin degerinin anlasilmasi ve toplumdaki, yasamimizdaki yerini tekrar kazanmasidir. vita contemplativa daki, düsünsel, teorik yasam tabiri, düsünme eylemini hesaplamak, planlamak gibi zihinsel eylemlerden ziyade, metafizik düzeye kadar varan daha derin bir düsünme, durup gözlemleme, tefekkür halini ifade eder. bir seyin güzelligini, ancak sakince, durup baktigimizda görebiliriz. vita contemplativa daki düsünmenin daha ruhsal ve mistik bir yani vardir. derin düsünme haline girmek, belli bir özgürlük gerektirir. bir cikar, üretme ve tüketme veya bir seye ulasma zorunlulugundan özgür olan bir eylemi tarif eder. kendi icinde bir amac olmalidir. bunun icin yavaslamaya, deneyimlerimizi sindirmeye, hayatimizda derinlige yol acmak icin gerekli bosluklara ihtiyacimiz var.

    bir baska deyisle, yasamin tüm hareketliligi ve kargasasi, büyük bir gürültü haline dönüstügünde, ancak geriye cekilip ve derine dalip, sessizlik zeminden bakildiginda tekrardan tüm sesler anlamli hale gelir ve kaos icindeki düzeni, hayatin bir melodisi olarak tekrar kesfederiz.
  • yeni kitabı eros'un ıstırabı, aralık 2019'da metis yayınları tarafından şeyda öztürk çevirisi ile yayımlanacak.

    kitaptan "teorinin sonu" başlıklı bölüm şurdan okunabilir.