şükela:  tümü | bugün
  • fantazi klasiği olarak kabul edilen narnia günlükleri serisinin yazarı. tolkien'nin yakın arkadaşı.
  • senin ruhun yok, sen zaten ruhsun, senin bedenin var. - c.s. lewis
  • nasıl 5 eylül 1972 tarihin tozlu sayfalarına annemin ve babamın* hayatlarını birleştirdikleri ve böylece benim dünyaya gelişime kapı araladıkları gün olarak değil, kara eylül örgütünün terörist eylemleriyle münih olimpiyatları’nı kana boğduğu gün olarak geçtiyse, clive staples lewis’in 22 kasım 1963’teki zamansız ölümü de her zaman john f. kennedy’nın aynı gün dallas’ta serseri bir kurşuna kurban gitmesinin gölgesinde kalacaktır. işin daha da garibi, adını - eğer duyduysanız - iron maiden’in meşhur albümü ile aynı adı taşıyan brave new world kitabının yazarı olarak duymuş olacağınız aldous huxley (oysa kendisinin pek adı sanı duyulmamış bir yemek kitabı da vardır, “the doors of perception, the delights of taste: utopian cuisine for a brave new world” ismiyle yayımlanması tarihe talihsiz bir pazarlama hatası olarak geçmiştir.) de c.s.l. ve j.f.k ile aynı gün ölmeyi becererek, dünyaya meteor çarpması ya da nükleer savaş çıkması gibi bir felaket gerçekleşmedikçe kırılması zor bir hat trick rekorunun üçüncü golünü atmıştır.

    22 kasım 1963’ten önce “en çok sayıda dünya çapında meşhur insanın olduğu gün” rekoru, amerika birleşik devletleri’nin hem ikinci başkanı john adams, hem de üçüncü başkanı thomas jefferson’in hakkın rahmetine kavuştukları “4 temmuz 1826” tarihine aitti. o gün ülke çapında abd’nin bağımsızlığını ilanının ellinci yıldönümü kutlamaları devam ettiği için vefatları hak ettikleri kadar ilgi çekmeyen eski başkanlardan jefferson’in son sözleri (ne ironiktir ki, kutlanmakta olan bağımsızlık bildirgesinin yazarı da, bu kutlamalar sırasında son nefesini vermeye hazırlanan thomas jefferson’dan başkası değildir) “is it the fourth?” (bugün ayın dördü mü?), adams’in son sözleri ise – ebedi dostu jefferson’in hasta olduğunun bilinci ve belki de ondan önce öbür dünyaya göçmenin ezikliği ile - “jefferson lives” (jefferson yaşıyor) olmuştur. maalesef john adams fani dünyada sarfettiği son sözcüklerle tarih önünde yalancı durumuna düşecektir, zira jefferson kendisinden birkaç saat önce terk-i diyar eylemiş, fakat icq’nun bağlanamaması sebebiyle jefferson’in ölüm haberi john adams’a vaktinde ulaşamamıştır.

    bakın şimdi hatırladım, rahibe theresa da kaderin talihsiz bir cilvesi sonucu prenses diana’dan sadece 5 gün sonra – ve inanır mısınız ki münih katliamanın ve annemlerin evliliğinin tam 25. yıldönümünde – vefat ettiği için, kesinlikle hak ettiği ilgiyi görmemiştı ölüm haberi. aynı hafta içinde dünyaca meşhur ve farklı çevrelerce “melek” gibi görülen iki kadının ölümü medyaya fazla gelmiş olsa gerek, neredeyse tüm televizyon kanalları rahibe theresa'nın cenazesini geçiştirip, prenses diana’nın ölümünü vurgulamayı, cenazeyi naklen yayınlamayı geçtim, naaşını taşıyan aracı mezarının kapısına kadar takip etmeyi tercih etmişlerdi. herhalde rahibe theresa hiç monaco sahillerinde güneşlenmediği, ritz carlton’dan çıkıp karartılmış pencereli mercedeslere binmediği için olsa gerek.

    ne diyordum ben yahu?
  • rahibe theresa ya da thomas jefferson değil c.s. lewis başlığında olduğumun bilincine vararak diyeceğim odur ki, bay lewis ölümünden sadece kırk yıl sonra hafızalardan silinmeyi, başlığına topu topu beş entry girilmeyi, tarihin kendisine biçtiği bir boy küçük smokini ve marjinal rolü hak etmeyen bir şahsiyettir. (şu yaşıma geldim, hala kulağı tırmalamayan bir metafor kuramıyorum, farkındayım) neredeyse dört yıl önce geri de bıraktığımız 20. yüzyılın (o kadar oldu mu sahi? bana üç buçuk yıldan fazla olmuş gibi gelmiyor kesinlikle) belki de en mühim teolojik filozofu ve “hristiyan” edebiyatçısıdır. “hristiyan” sözcüğünü tırnak işaretlerinin arasına almak gerek, zira kendisine konu olarak insan doğası, ademoğlu’nun iyiliğe ve kötülüğe yatkınlığı gibi hristiyanlığın (ve aslında tüm dinlerin) değişmez öğelerini seçmişse de, hayatının büyük çoğunluğunu iflah olmaz bir ateist olarak geçirmiş, hristiyanlığın öğretilerini sadece edebi ve felsefi bir mesele – edebi ve felsefi meselelerin en karmaşığı, en mühimi – olarak ele almıştır. belki de ateist olduğundandır ki, teolojik konulara eğildiğinde asla dini klişelere sığınmamış, her inancını ülvi bir gerçek sanan köktendinciler gibi vaaz vermeye kalkışmamış, “aman kilisemize zarar gelmesin” düşüncesiyle çetrefilli konulara dokunmaktan kaçınmamıştır.

    o günleri yaşayanlarınız hatırlayacaklar, bertolt brecht ve ernest hemingway gibi 1898’de doğan c.s. lewis’in yetişkinliğe eriştiği ve edebiyat sahnesinde boy gösterdiği 1930’larda, totaliter ideolojiler dünyayı sarmaya çoktan başlamıştı (rusya’da komünizm egemen, italya, ispanya ve almanya’da faşizm yükselmekteydi). o yıllarda psikoloji ve teolojideki yaygın inanç, günah ve tövbe gibi hristiyan doktrinlerinin çoktan çürütülmüş ve tarihin çöp tenekesine atılmış oldukları, zamane sorunlarını irdelemek için bu tür kavramlara yönelmenin fuzuli bir çaba, hatta şapşallık, olduğu yönündeydi. uluslararası düzensizliğin ve karmaşanın sebebi olarak “vahşi kapitalizm” veya versailles antlaşması’nın pek adil sayılamayacak şartları gösteriliyordu. o yıllarda temel sorunun belli bir ekonomik düzenin işleyişi veya bir antlaşmanın şartları gibi sosyal ve siyasi etkenlerde değil, insan ruhunun derinliklerinde yattığını, vahşetin, merhametsizliğin, sınırsız güç istencinin, kısacası kötülüğün insanlığın ve varoluşun değişmez bir özelliği olduğunu savunan ve bu temaları hayalgücüyle yoğurup eserlerinde işleyen iki ingiliz(ce) yazar vardı: c.s. lewis, ve yakın arkadaşı j.r.r. tolkien. (tolkien de beğenilen, günümüzde dahi birkaç kitap yazmış sanırım, ama emin değilim). tolkien demişken, yüzeysel bir insan olduğum için anlatmadan geçemeyeceğim çok neşeli bir anekdot da şudur: lewis ve tolkien’in oxford’un ingiliz edebiyatı bölümünde meslektaş oldukları yıllarda (c.s. lewis daha sonra cambridge’e geçecekti) j.r.r. tolkien başyapıtı “the lord of the rings” serisini yazmakta, ve kadim dostu c.s. lewis’e sık sık kitabın gidişatı, hikayenin ve karakterlerin gelişimi hakkında bilgi vermekteydi. günlerden bir gün oxford’daki “eagle and child” barında oturmuş biralarını yudumlayıp hoşbeş ederlerken tolkien c.s. lewis’e döner ve the lord of the rings’e bir karakter daha eklediğini söyler. c.s. lewis’in tepkisini yorumsuz ve altyazısız sunuyorum: “not another fucking dwarf!!”

    neyse efendim, zevzekliği bırakacak olursam, kelamım şudur: her ne kadar günümüzün modern liberalizm anlayışı içersinde c.s. lewis’in eserlerinde sürekli işlediği temalar (insanoğlunun şeytanı yönü, zalim doğası, kibir ve kibirin zehirlediği vicdan gibi) ve bu konulardaki görüşleri ortaçağ’dan kalma batıl inançlar olarak algılansalar da, c.s. lewis’in kitapları fikrimce okunmayı, üzerinde düşünülmeyi fazlasıyla hak eden, ne yazık ki özellikle ülkemizde yersizce gözardı edilmiş şaheserlerdir. denemeleri, makaleleri içinizi açmıyorsa, görünüşte çocuk hikayeleri olmalarına rağmen günah ve itfa gibi temaların cömertçe işlendiği narnia günlükleri’nden başlayabilirsiniz mesela.

    bu da benden sana kırkıncı ölüm yıldönümü hediyesi olsun sevgili clive staples lewis. (evet, belki bugün onun kırkıncı ölüm yıldönümü değil, ama bunun sadece bizler farkındayız, c.s. lewis degil.)
  • inklings topluluğunun üyesi, hayatta sevdiği iki kadını** kansere kaptırmış, yaşamı boyunca inancı sorgulamış, fantezi dünyası ve kültürel birikimleri güçlü insan.

    ahbabı j.r.r. tolikenin kuvvetle muhtemeldir ki esin pınarlarını beslediği the chronicles of narnianın beyaz perdeye uyarlanıp edebiyat tembeli kitlelere de ulaşmasıyla hakkındaki anmalar ve entryler de çoğalacaktır kuşkusuz.*
  • anthony hopkins'in kendisini oynadığı shadowlands isimli aşmış bir film vardır. hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biridir, insanı oldukça deşip ağlatabilecek, amına koyacak poytansiyeldedir ama galiba yanlış başlığa yazıyoruz. yine de filmden görülen şudur ki adamın hayatı pek mutlu değilmiş.
  • (bkz: #16391779)