şükela:  tümü | bugün
  • gecenin bir yarısı çilekli yoğurt yerken beynim aslında bana rüya biçiminde sunmak suretiyle istifra etmesi gereken düşünceleri henüz ben uyanıkken atağa kaldırdı. ben de bir kase yoğurt daha doldurmak yerine düşündüm. ademe kadar uzanan dedelerimden illa bir tanesinin filozof çıkacağı varsayımıyla kendime biraz düşünür cesareti aşıladım. bu kendimden daha emin olmamı sağladı.

    paylaşmanın hiçbir anlam ifade etmediği gelecekteki belirsiz ve bir o kadar da karanlık ve maalesef ki kesin olan o gün gelmeden evvel bir şeyler paylaşmalıydım. ve bunu bir anlam ifade etsin diye yapmayacaktım. sizle aynı şeyleri hissetmeliydik fakat sözkonusu hisleri ortaya atmaksa eğer, tetiği ilk ben çekmeliydim. zira böylesi daha saygın hissettirecekti zat-ı alimi.

    büyük büyük dedem olan osman kalender beşikçi takıntılı adamdı. zaten dedem okb'yi bulan adamdır. bulunca da hastalığın adını koyması için nineme danışmış. düz mantığın ilk temsilcilerinden olan rahmetli nenemse hastalığın isminin okb olmasının daha tesirli ve kalıcı olacağını söylemiş. benim bu dedem de bana miras bıraka bıraka okb'sini bırakmış, genlerini bellediğim.

    ayın bile takıntı yaptığı bu mübarek olmayan gecede ben de tutulmaya uğramış biri olarak bütün takıntılarımı aldım önüme ve içlerinden en büyüğünü sizlere "tak"dim etmek istedim. buyurun takıp takıştıralım, kararı sizler verin.

    uykuluyken her organım beni ağır kurgulu bir filmin içerisindeymişim gibi hissettirir. gözlerim kör olduğumu, kulaklarımsa sağır olduğumu mesela.. elim de aynı şekilde çolakmış gibi hissettirdiğinden dolayı olayın örgüsünü başka zaman düzenleriz diyerek örgü mörgü olmadan şappadanak konuya başlamak istiyorum.

    tam da burada bir analojiden medet umacağım ki siz değersiz kardeşlerim beni daha iyi anlayın. değersiz dediğime bakmayın, nazar değmesin diye öyle dedim. hadi ama, sizi daha tanımıyorum bile. ama son noktaya kadar sabrederseniz şayet, siz en az bir insanı tam manasıyla tanımış olacaksınız.

    zaman zaman aklıma tuhaf bir düşünce gelir uzun yoldan. hep aynı düşünce olur ama. sabrımı zorlasa da terslemem kendisini. her seferinde de buyur ederim. geç derim, bir soluklan hele.

    şimdi o tuhaf düşünceyi kavramlarla anlatma küstahlığını ve cesaretini gösterecek olursam şayet, bilgisayarımın takvimindeki rakamların değiştiğine de şahit olacağım. iyisi mi ben bir örnekle izah etmeye çalışayım.

    güzel olan her şeye(ciddi manada her şeye) zaafım büyük, çok büyük. hem de öyle bir zaaf ki of, bu çok üzücü. güzel olan her şey ete kemiğe bürünüp minik canavarlar halinde bana saldırıp ellerindeki pipetleri etime geçirmek suretiyle iliğimi içerken bir yandan benle dalga geçiyorlar.

    mesela bu güzel olan şeylerden herhangi birini ele alalım: meral zeren.

    yahut mercedes c180

    ya da gümüş, uzun ve zarif bir çakmak.

    aman ya da neyse... küçük bir not: yukarıdaki örnek nesneleri ele alarak zevklerim üzerinden karakter tahlili için kolları sıvayan dostoholmsler, boşuna uğraşmayın ! tipik bir anadolu çocuğunun harflerini izliyorsunuz o kadar.

    neyse, işte bunlardan sadece birini ele alayım. o da meral zeren olsun. ben bu kadının 25 yaşındaki hali için 2 canımı verirdim doğrusu, tabi mario olsaydım. ama gene de bu kadına sahip yahut ait olmak istemezdim.

    1 milyon tl param olduğunu düşünelim. gene de o mercedese binmezdim, binemezdim. gerilirdim. kasılırdım. fakaaaaaat, şurada bir anlaşalım. o da şu ki, bu beni mütevazı yapmıyor. kalender yapmıyor. buralar tevazu kokmuyor. peki buralar ne kokuyor ? onu ben de bilmiyorum. iyisi mi buraları havalandıralım deermişim.

    burada kesip gitmek vardı. :) neyse insanlar ben devam edeyim.

    tam da bu yüzden hep mütevazı sanılırım. öyle miyim ? değilim. peki bu yanılgının ekmeğini yedim mi ? fırın fırın. öyleyse haram zıkkım olsun, kendime olan nefretime de bir bakın hele... üzücü değil mi ? hayır değil.

    oysa sanal alemdeki meslektaşınız olan bu genç arkadaşınız da arzulardı güzel ve ilgili bakışların odağı olan eşyaları. ama onu alıkoyan neydi ? çok istediğim halde beni bu lüks yahut yarı-lüks yahut az şatafat çok baharatlı bu yaşamdan beni alıkoyan neydi ? neydi biliyor musunuz ? filmin hala sürüyor olması.

    evet, hepimiz bir belgesel filminin hayvanlarıyız ve çekimler hala sürüyor. tedirginliğimse burdaki dostlukların mide gurultusuna kadar dayandığı gerçeğinden kaynaklanıyor. etrafım çakal ve aslanlarla dolu ve ben burada ceylanı temsil ediyorum. tabii ki de estetik açıdan değil, ürkeklik açısından.

    kıskançlığın nitelikli hali: hased....

    evet etrafımı kuşatmış olan hased timinin kansız askerleri yüzünden bu haldeyim. ve sizlerden psikolojik yardım talep etmiyorum. sizden herhangi bir şey talep etmiyorum. reca falan da etmeyeceğim. size beni anlamanızı ve sonrasında da hiçbir şey yapmamanızı emrediyorum ! reca etsem bu emrime uyar mısınız ?

    güzel bir kızı düşünelim mesela. ay hadi içi de güzel olsun çift yüzlü pahalı montlar gibi.(inşallah bu saate kalan feminist yoktur. :) bunlar hep şaka tabi.)

    evet herkes kendi güzellik anlayışının zihninde yarattığı modeli izleyedursun ben de bir şeylerden söz edeyim. şimdi bu kız için saatlerce hayal kurmama rağmen onunla bir dakika yürümekten mamut ordusu görmüşcesine kaçınmamın sebebi ne olabilir ?

    işte bu gerginlikten dolayı hayatım boyunca tahayyül ettiklerimin yalnızca yüzde birini gerçek ortama aktarabilmişimdir sorunsuz bir şekilde. istediklerimi gerçekleştirebilmek için ya yaşam standartları gerçekten yüksek olan bir yerde olmalıyım ya da çok taşaklı olmalıyım mesele bu. ikincisi doğuştan mümkün değil. hayır yanlış anladınız, aslında doğuştan mümkün fakat mizacım el vermiyor insanlar!

    ilki belki mümkün olabilir.. işte muhterem cemaat cami çıkışı yardımlarınıza.. .şaka tabi. gerçekten haklı olduğum zaman kendimi ifade edemeyen bir yaratığım. dokuz ay içeride ne saçmaladıysam artık etkisi hala sürüyor.. işte gene kendimi ifade edemedim ve sonuç girişme geliş falan derken örneklerle kendimi izah etmeye çalıştım. son bir örnekle iyice ortalığı dağıtıp şu aciz durumumu bu saatte açık olan nöbetçi dostoyevskilere sunmak isterim. belki şu ikinci el ruhumdan anlayan ince dokunuşlu bir babayiğit el ense çeker bana. pöf koktu buralar. neyse kalın neyle kalıyorsanız.. sevgiler...

    az daha unutuyordum ardından finalin geleceği o örnek:

    ya aslında büyütmeye gerek yoktu. yurtdışındaki ağabeyimin koluma taktığı bir saat vardı. sonra o kolla okula gittim ve her cinsten bakışın odağı oldum. olumlu olumsuz nötr kıtır falan derken ben bayağı gerildim. hoba, vay ! falan nidaları arasında bir arkadaşın saati satmamı istemesi üzerine saati kolumdan çıkarıp bir yakınıma hediye ettim ve o gün bugündür saat takmam. ama kafaya takarım, saati değil tabi. halimden anlayan en az biri çıkar herhalde. insanlar çift yaratıldı derken en küçük asal sayıyı kast ediyorduk değil mi ? yoksa sıçtık.

    son.

    imza: çakma kalender.