şükela:  tümü | bugün
  • dünyanın en boktan zorunluluğu. bir hayat için bir hayat. çalışmak zorunda olmayan insanlar da var anasından babasından güzel kira getiren yerlere sahip olan. hayata 10-0 önde başlamak diye buna denir. ben burada yardırırken uzaklarda dötü güneşe sermiş insanların olduğunu bilmek çok kötü.adaletini skym dünya. hayır onu da istemiyorum sabah erken kalmayayım yeter bir de gece film izlerken uykum gelmesin.
  • bunun insana zor gelmesindeki temel etken gelir dağılımı adaletsizliğidir. adamın biri sizi 3 kuruş maaşa haftanın 6 günü köle gibi çalıştırırken ve görev tanımınız içinde yer alsın almasın her türlü işi size yıkarken, zevk sefa içinde yüzüyorsa bu durum hali ile size batar...

    üstelik aldığınız 3 kuruş maaşın sadece barınma ve temel ihtiyaçlarınızı karşılamaya ucu ucuna yetmesi çoğu zaman buna bile yetmemesi gibi bir durum da varken "ben neden çalışıyorum çalışmasam ve evden hiç çıkmasam daha az giderim olur" diye düşünmeye başlayabilirsiniz. bu da çalışma motivasyonunuzu iyice düşürür... ama buna rağmen hepimiz işsiz kaldığımızda yine de deli gibi iş arıyor ve bir işe girmeye çabalıyoruz... insan kaynaklarındaki kendilerini şirketin sahibi zanneden kendini beğenmişlere kendimizi anlatmaya çalışıyoruz (ki bu dünyanın en zor işidir)...
  • üstün zihinlerin cehennemidir.

    "üstün, nadir bulunan zekaya sahip insanlar yalnızca yararlı olan bir işe girmeye zorlandıklarında en güzel resimlerle süslenip sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzer." - arthur schopenhauer
  • bir hayvan için çalışmak, karnını doyurabilmek için otlanmasıdır, avlanmasıdır. yiyeceğini bir şekilde temin edebilmesidir. insanın modernleşmesi, böyle bir yaşam tarzının ve sosyal hayatın yok olmasını gerektirdi. giderek büyüyen insan topluluğu ortaklaşmak, beraber hareket etmek gereğine vardı. iş bölümü elzemdi. herkes bildiği işi yapıyor, değiş tokuş'a dayalı bir ticaret anlayışı benimseniyordu. daha da çoğaldık. çoğalıp geliştikçe farklı ihtiyaçlar ve meslek kolları türedi. bir şekilde adapte olduk. para bu düzeni daha mantıklı kıldı başta. anlamlıydı. parayı bulan lidyalılar önemli bir iş gerçekleştirmişti. fakat zamanla para tek gerçek haline geldi. zamanla kendi tarımını ve hayvancılığını yaparak hayatta kalabilen, kendine zaman ve vakit ayırabilen ve esas önemlisi kendi işinin patronu olan insan, başkalarının emrinde tüm emeğini onlar için harcayan, tüm bunları makineleşmiş, robotik bir monotonlukla yerine getiren insana dönüştü. kaynaklar kısıtlıydı, nüfus aşırıydı, birilerinin elinde tüm insanlığa yetecek servetler birikiyordu. bu durumda üstlerden bir yer kapabilmek büyük önem arz etmeye başladı. artık insan eğer büyük bir şansa veya yeteneğe sahip değilse, eline en fazla para geçirecek olanı seçmeye odaklandı. sevsin sevmesin hayatta kalabilmenin, statü sahibi olabilmenin yegane gerçeği olmuştu bu durum.

    insan mutluluğunun bir önemi yoktu. insani değerlerin bir anlamı kalmamıştı. hayat güzelliğini kaybetmişti. aslanın ağzında duran bir somun ekmek vardı. midesi doyan insanın ruhu her gün daha da aç kalıyordu. insanın maneviyatı her geçen gün daha da zayıflıyordu. kabulleniş toplumsal bir gereklilikti. her insan istisnasız bir boka yaramak zorundaydı. bir boka yaramaktan anlaşılan ise para kazanmasıydı. parası bok olanın ise, en işe yaramazıyken, bir bok olduğuna inanıldı. şüphesiz dünya boğazına kadar boka batmıştı.

    insan şevk duyabilmek için ilgilerini becerilerini tanımak isterdi. fakat buna izin yoktu. doğduğu andan itibaren bir yarış atı misali koşturdu. aklı gereksiz bilgilerle dolduruldu. sonra "neye yetiyorsan onu seç" denildi. kimisi mühendis olabildi. kimisi doktor, kimisi barmen, kimisi inşaat işçisi olabildi. olabildi, olmadı. gerçekten idealistler vardı arada onlar için bu durumun bir önemi yoktu. çünkü halinden mutlu olanın, mutsuzluğu önemsememek gibi büyük bir duyarsızlığı vardı.

    kimisi kendini tanımak için çaba sarfetti. görmek, araştırmak, düşünmek, bilmek istedi. hayattan geri kaldı. yetişmesi zor geldi. ama işte o insan farkına vardı yanlışın. ama cebine belki de yeterince para girmiyordu. bu sebeple önemsenmedi. pekala seveceği işi yapmak istemez miydi insan, kendine uygun olan alanda yüksek bir verim koymaz mıydı ortaya, becerilerini sergilemekten manevi bir haz duymaz mıydı? bunu hissedebilen bir insan, birbirlerini çiğneyerek öne geçmeye geçmeye çalışan oncasını kenardan izleyip, "buna nasıl katlanabiliyorsunuz dediğinde" bu itiş kakışın gürültüsünde sesini duyurabilir miydi?

    duyuramazdı, duyuramadı da...
  • insana korku salan. şu staj döneminde gördüğüm gibi bir ofisin içinde ,farklı insanlarla sıkışıp kalarak geçecek bir 30 yılın korkusu bu. bir insanın hayatından çalınacak 30 yıl. belki de sadece normal standartlarda yaşamana yetecek kadar para kazanabileceğin bir 30 yıl. yapmak istediğin şeyleri hep ertelemene neden olacak onlarca yıl. gitmek istediğin yerlere gitmeyi sana ertelettirecek, belki de hiç gidememene neden olacak yıllar. başkaları bunları yapmak zorunda olmadan özgürce yaşabildiği halde senin yapmak zorunda olmandır o korkunun temeli. 30 yıl sonra bir bakmışsın ki artık o gençken heyecanla istediğin şeyler umrunda değil tek istediğin rahat bi kanepedir.

    halbuki küçükken yapmana izin verilmeyen ya da yapamadığın şeyleri büyüyünce yapabileceğin söylenmişti sana. sende umutla bekledin o günleri, istediğin her şeyi yapabileceğini sanmıştın oysa. ama şimdi sen kendini aylık belli bir bedel karşılığı kiralamak zorundasın. vücudunu satan o hayat kadınından ne farkımız var ki o zaman*, mantık aynı hizmet farklı sadece.

    işte tüm bunların yarattığı korkudur çalışmak zorunda olmak.

    (bkz: bir stajyerden hayat dersleri)
  • sanki herkes bu naneyi yeme mecburiyetindeymiş gibi davranıyor bireyler, toplumlar. sürekli şu saçma sorular: "iş buldun mu?/neden çalışmıyorsun?" oysa ki belki ben sistemi reddediyorum veya dur, o kadar uzun boylu olmasın, belki dünyalığım hazır? ve maddi olarak çalışmaya gereksinim duymuyor olamaz mıyım? gelelim işin psikolojik boyutuna. şimdi "ama çalışırken kendimi işe yarar hissediyorum" diyenler olacaktır. her bireyin işe yarar, topluma faydalı hissetmesi için bir ofise tıkılmasına gerek yok. öyle bir yaşam sistemi vardır ki kişinin, öyle şeyler yapar/deneyimler ki, patronla muhatap olmadan, yorulmadan yıpranmadan kendini geliştirir, işe de yarar hisseder, manevi tatminin sonuna kadar alır. şimdi yanlış anlaşılmasın çalışmak durumunda olanlara tek kelime lafım yok, hepsine kolaylıklar diliyorum. fakat burada sorgulanması gereken (veya gerekmeyen) kişisel tatmin meselesidir. çalışmamak da bir tercih, bir özgürlüktür ve diğer bireylerin de çalışmayan bireyi yargılamaya, eleştirmeye hakları yoktur. işbu entryde çalışanlar eleştirilmemiştir mesela. keşke herkes birbirini rahat bıraksa da mutlu mesut yaşasak.
  • para denen seyden nefret etmeye sebep. oyle bir zorunluluk ki 'yasamaya' firsat kalmıyor .
  • insana büyük acılar veren durumlardan biri. hele de sevmediğin bir işte çalışmak zorundaysan. ahh ah.