şükela:  tümü | bugün
  • bir vize final oncesi klasigi.
  • en az çalışmak kadar ciddi bir mesai. ne zaman nerede başlayacağı ve biteceği belli değil. hafta sonları geceyarılarına kadar çalışmadığım oluyor, neler olduğunu anlamadan pazartesinden devam ediyorum. ay sonu kavramı da yok, ne yaparsan yap para alamıyorsun. sigortadan bahseden de olmuyor, bazı günler uyku tutmadığı için sabah 6'dan çalışmamaya başlıyorum. öğlen bir saat yemek arası, sonrası yine aynı.

    ön dişlerimin ayrık olması nedeniyle zengin olacağımı söyleyen buruşuk falcıya olan sonsuz güvenim, beni bu yaşta oturmaya ve gökyüzünden tarafıma doğru inecek paraları beklemeye sevk etti ama en ufak bir tahsilat yok. dişlerim kapanmasın diye arasına küçük bir kürdan koyuyor ve banknot bekliyorum engin maviliklere bakarak. çalışarak zengin olamayacağımı deneyimlerimden öğrendim, zengin olarak mutlu olamayacağımı da çevremden. o yüzden, tüm gülümsememle yüzümü güneşe dönüyorum mesai saatimde. dişlerimin arasındaki yarıktan giren güneş ışığı dilimin üzerinde belli belirsiz bir iz bırakıyor, bu izin kaç kişide olduğunu merak ediyorum. yüzünü güneşe dönüp gülümseyen kaç tane ayrık dişli insan kaldı? acaba, milyarlarca insan arasından sadece benim yaptığım bir şey kaldı mı? noel baba kilisesi'nin bir köşesinde oturup kolon başlığındaki desenleri defterime geçirirken "bunu benden başka kimse yapmıyor" dediğim zaman hafif bir keyif duydum. dünyada başka noel baba kilisesi yoktu, görünürde bir şeyler çizen tek insan da bendim. gerisi komple aynı fotoğrafı bitmek bilmez ısrarla çeken turist gruplarıydı, halk ekmek kuyruğu gibi kuyruklar vardı kilisenin her tarafında. ne zaman boş bir kadraj yakalasam daha elim deklanşöre gitmeden koyun sürüsü gibi ilerleyen insanlar kaplıyordu her tarafı. müze girişi değil baraj kapağıydı, sular seller gibi insanlar akıyordu her taraftan. çorap-sandalet ikilisi ve enseden uzattıkları sarı saçlarıyla oldukça sevimsiz rus erkekleri resmi geçit yaparken, rus kızları da "tanrının varlığının ispatı" kadrosundan dolaşıyorlardı. erkeğiyle dişisi arasında bu kadar fark tropikal kuşlarda yok ulan?

    çalışmadan da hayata devam edebileceğimi kanıtlarken; çalışırken geçirdiğim panik ataklar, lcd ekrana saplamaya ramak kalan bıçaklar, yanıt vermeyi istemeyen programlar ve "acaba şöyle mi olsa"lar silikleşmeye başlamıştı. kaderim değişiyordu, hayatımın geri kalan kısmında çalışmamak ve bir köşeden hayata bakıp yüzümü güneşe dönmek için bir miktar para yeterliydi. parmaklarımla ön dişlerimi yokladım, hala boşluk vardı. kahin 3 vakte kadar zengin olacağımı söylediğinden kafamı yukarı çevirip "nerede lan paralar?" diye bağırdım. çok uzaklardan gök gürültüsü duyuldu, yağmur tepelerden yamacıma doğru yaklaşırken eve dönmenin zamanı da gelmişti.
  • hayal değil. zeki müren alkışlarla bense kiralarla yaşamak istiyorum.
  • para problemi olmayan insanın yapacağı en güzel davranış olsa gerek. iki gün işe gitmesem kendime geliyorum, moralim düzeliyor, neşe doluyorum, spor bile yapmak istiyorum var mı ötesi? işleyen demir ışıldarmış!! çalışmayan insanın canı sıkılırmış!! bırakalım bu züğürt tesellilerini..

    hele 60 yaşına geldiği halde hala deli gibi çalışan gözünü dolar işareti`: $``: $` bürümüş zenginler yok mu? onlara ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum. dünyayı gez, tropikal adalarda tatil yap, golf oyna ne biliyim hiçbişey bulamıyorsan angutun önde gideniysen de en azından otur torunlarını sev.. hadi biz mecburuz çalışıyoruz ama sen çalışma artık zaten ölecen yakında allahın salağı..
  • beni, cumartesileri de çalıştırıp isteksiz bir ruha ve hantal bir bedene çeviren işimden istifa edeli bugün bir sene oluyor. o zamandan beri çalışmadım, çalışmaya bile çalışmadım. 5 aylık askerliğimi bu çalışmama serüveninde epey etkili kullandım fakat artık yolun sonuna gelmiş bulunuyorum. çalışmamak bana sürprizli bir hayat bahşetti, bir sonraki hafta hangi şehirde uyanacağımı bilmemenin soğuk bir bira kadar güzel tadını duydum yollarda. izmir'e gitmişken ayvalık ve cunda'ya da çıktım, bir pazartesi sabahı kendimi çok yüksek tavanlı taş bir pansiyonda sırt üstü yatar da buldum. okula gidip aynı zamanda çalışarak geçen ve pek hatırlamadığım 2006-2009 arasındaki hayatın yaklaşık dört mislini, çalışmadığım şu 6-7 ayda yaşadım. daha fazla fotoğraf çektim, daha fazla güneşin batışını izledim, daha fazla yıldız saydım, sevdiklerime daha fazla vakit ayırdım, daha fazla kitap okuyup sakinliğe teslim oldum; daha az panik yaptım, daha az uyumamak için kola içtim, daha az nefret ettim, daha az günlerin yorgunluğundan ve aynılığından şikayet ettim. ara sıra nerede olduğumu şaşırıp etrafıma henüz ışınlanmış olmanın anlamsız mutluluğuyla baktım. hayatın bir düş kadar güzel olabileceğini, kimselerin olmadığı bir koydaki ağacın altında sızdığımda fark ettim.

    mesaisiz geçen bir yılı, adına şanına yakışır bir yıllık izin olarak gördüm. çünkü uzun bir ara vermediğim takdirde her şey daha da kötüye gidecekti ve bir cumartesi sabahı infilak edecektim. ofisin tavanında dahi parçalarım olacaktı. mouse'un üzerinde kesik bir el, gözlerimden birisi kapıya yapışmış, bacağım şık dolapların hemen önünde titriyor. istifa etmek, hazmedemediklerimi istifra etmek gibiydi ve bir daha geri dönmedim. parasızlıktan sarhoş olmuşken bile pişman olmadım.

    tam bir sene sonra, çok büyük bir çemberin son noktasındayım ve yeniden çalışmak için motive olmaya çalışıyorum. beyaz tavşanı takip ederek ulaştığım oyuncaklı patikanın son metresindeyim, çalışma alışkanlıklarımı ve yöntemlerimi hatırlamaya çalışıyorum. tüm çizim programlarını bilgisayarımdan kaldırmıştım, yavaş yavaş yeniden kuruyorum. crack ve main folder'lar, keygen ve sonsuz .dll dosyaları, vray_stuff'lar, sistem klasörleri, application datalar yeniden hayatıma giriyor. hafif de olsa yeniden midem bulanıyor, aptal bir programın bana kapris yapmasına yine katlanamıyorum. küçük ikonların dağınık tanrısı gibi hissediyorum yeniden, çalışmamanın verdiği o anlatılmaz hafiflik yerini megabytelarca ağırlığa bırakıyor. yavaştan kanatlarımı kırpıyorum, safralarımı geri takıyorum.

    yeniden çalışmaya başlamadan önce son nefeslerimi alıyorum. tek umudum, istediğim bir işe girmek. pazartesi olmasının zerre umrumda olmadığı ve saatlerle sınırlandırılmış bir mesaiden ziyade, pazar akşamı bile işimi keyifle yapabileceğim bir uğraş. bunun tek yolu, gecelerimin sponsoru: tuborg. ki, aile efradının evde olmadığı şu boyutsuz yalnızlıkta yanımda olan yine kırmızı tuborg. beni her yerde bulup kollayan nükleik gazozum. çalışmamanın son güzel saatlerini benimle birlikte kutlayan yoldaşım. lcd ekrandan gelen ışığın hafifçe aydınlattığı kızıl büyüm.

    istediğim bir işi yaptığım takdirde her şeyin daha da güzel olacağını biliyorum ama bunun olmama ihtimali canımı sıkıyor, inanmadığım işlerle zamanımı yitireceğimi düşündükçe elim hiçbir şeye gitmiyor. milyon dolarlık yalının iç mekanı, bebek mağazaları, makarnanın 30 lira olduğu saçmasapan restoranlar, konseptler, spotlar ve türlü alternatiflerle yeterince zaman kaybettim, bundan sonrasında kendim olmak ve bunu sakince anlatmak dışında başka bir beklentim yok. kuru bir dalın üzerindeki kırmızı'mın o vahşiliği gibi yaşayayım yeter. işi gücü batsın.

    http://i34.tinypic.com/5ewm11.jpg
  • (bkz: trik trak olur mu hiç çalışmamak) *

    yanılıyorlar... olur, hem de süper olur!..
  • gerçekten süperdir hele ki uzun ve yorucu geçen iş hayatı sonrasında aldıysanız bu kadarı,önce bocalarsınız ama sonra kendime yıllardır ne yapmışım dersiniz.gece huzurlu uykuya dalar sabah daha huzurlu uyanırsınız.
  • bazen çok verimli çalışmanıza sebep olabiliyor. uğraşıp da bir türlü çözemediğiniz bir problemi "eeeh eytere bea" diyip, saatlerce ara verdikten sonra anında çözebiliyorsunuz.
  • on yıl çalıştım aynı yerde, şimdi yaklaşık bir aydır işsizim ve bu süre zarfında yaşadığım en büyük stres kedimin dört saatliğine evden kaçmasıydı. eskiden hiç susmayan telefonum artık çalmıyor, arada sırada bankadan arıyorlar, "işsizim ben" diyorum, yüzüme kapatıyorlar telefonu. artık yetişmek zorunda olduğum, geç kaldığım, erken gittiğim hiçbir yer yok, saat olayı anlamını yitirdi, hangi saatte ne istiyorsam onu yapıyorum. bazen sabaha kadar içip akşama kadar yatabiliyorum mesela bir camış edasıyla. sokaklarda dolaşabiliyorum istediğim gibi, suadiye'den çıkıp kadıköy'e yürüyüp iki bira içip dönebiliyorum, sonsuz bir huzurum ve sonsuz bir zamanım var her şey için, caddelerde dolaşıp insanların yüzlerine bakıyorum, "lan bu sokak nereye çıkıyor acaba" deyip dalabiliyorum oraya. bugün taksim'de dolaşırken yanlışlıkla galata kulesi'nin dibinden çıktım mesela, bir saat boyunca kuleden istanbul'u izledim, martı geldi kocaman, kondu yanıma. "siktirgit" dedim "viaakk" dedi, gitmedi, ben gittim. japon turist geldi sonra, ateş istedi "sik kafalı japon askeri" diye mırıldandım ona gülümseyerek ama tedirginlikle, japon olmayabilirdi zira. eskişehirli tatar bir vatandaşımız da olabilirdi, burnuma kafama atıp kulağımı ısırabilirdi. sonra o da gülümsedi, japonmuş işte, mal. galata'nın dibinden bir kadının götüne kilitlenerek taksim'i katettim boydan boya, tayt modasını icat edip gözümüzü göte doyuranların ruhlarına dua ettim, büyük adamlardı. arkadaşlarımla da istediğim gibi görüşebiliyorum artık, zeynep geldi ankara'dan, iki gündür bacağı kırık itler gibi dolaşıyoruz sarhoş sarhoş. dün sabah tarlabaşı'nda uyandım, bu sabah teşvikiye'de. sevgilim aradı "nerdesin sen iki gündür" dedi, ben "açkım, zeneple içiyoz" falan derken "siktirgit" deyip yüzüme kapadı telefonu, ben zeynep'e göt olmamak için "hm hm tamam canım, ben de seni seviyorum, iyi uykular" dedim kapalı telefona.
    demem o ki, inanılmaz bir özgürlük çalışmamak, hadi gelin el ele verip hiçbirimiz çalışmayalım. başarabiliriz bunu dostlar, inanın bana. siz de çok seveceksiniz, valla bak.
    ha bir de gelirken bankaya uğradım, hesabımda 80 lira kalmış. işte onu ne yapıcaz hiç bilmiyorum bak.