şükela:  tümü | bugün soru sor
  • akira kurosawanın otobiyografisidir. bu ilginç ismin açıklaması da kitabın ilk bölümlerinde yapılmakta olup, geri kalan kısımlarda, genel olarak film çekimleri anlatılmaktadır. ingilizce çevirilerinin ortak adı "something like an autobiography"dir.
    (bkz: 1982)
  • üstad kitabı, "otobiyografi gibi bir şey" olarak tanımlamış
  • turkce (bkz: kurbaga yagı satıcısı) .

    akiro kurosawa nın otobiyografik kitabı . kitap , ilginc isminin , yazdıgıma benzer (tam olarak hatırlıyamıyorumama) olan acıklamasıyla baslıyor . söyle ki ;

    dort eli altı ayagı olan bir kurbagayı insanlar dort tarafı ayna ile cevrili bir odaya koyuyorlar . ve kurbaganın aynalardaki yansımalarından etkilenerek bir sıvı salgıladıgı tespit ediliyor . toplanan bu sıvıyı bilmem kacbin gun boyunca bilmemne agacının dalıyla kaynatarak karıstırıyorlar . ve mucize bir iksir ortaya cıkıyor .

    kurosawa kurbagayı kendisiyle ozdeslestirmekte , onceleri sinema yasantısını cıkardıgınızda kendi hayatının koca bir "sıfır"dan ibaret oldugunu dusunurken daha sonra kendi yasamını, hayatında emegi gecen insanların da tesfiki ve yardımıyla bir daha gozden gecirip kendisi icin iksir tadında olan tum cocukluk ve genclik anılarını (hatta bebeklik) hatırlıyor ve bu otobiyografiyi yazıyor .
  • küçükken babası kendisini sinemaya götürdüğünde hissettiklerini şu cümlelerle ifade eder kurosawa kitapta:
    "sinemanın normal günlük yaşama getirdiği değişiklik bana keyif veriyordu.kahkahalarla gülüyor,korkuyor,hüzünleniyor ve ağlayabiliyordum"
    kitabı iki bölümde incelemek doğru olur,birinci bölüm hatırladığı en eski anısından başlayarak çocukluğunda yaşadığı,ve kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayan olayları anlatır;ikinci bölüm ise filmlerinin oluşum aşamasıyla ilgilidir.ilk bölümü,özellikle arkasından "sulugöz" diye dalga geçilen çocukluk günleri gülümsetir.
  • ne güzel kitabımdın sen cama no abura. babamdan kaldıydın, seviyodum ben seni. gittin yağmurda çantada ıslandın. üzdün beni.
  • akira kurosawa'nın çocukluğunu ve yönetmen olma sürecini çeşitli anekdotlarla anlattığı kitap. özellikle ilk filmin yapım süreci ve sansür kurulu ile yaşananlar o dönemde japonya'da film çekmenin zorluğunu gözler önüne sermektedir. kitap 20 tl'ye satılmaktadır. her akira kurosawa severin okumasını öneririm.
  • türkçesi "kurbağa yağı satıcısı" olan eser.

    ve kurbağa yağı satıcının hikayesi;

    --- spoiler ---
    savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. kendiyle ilgili bir şeyler yazma düşüncesi aynalı kutudaki kurbağayı hatırlatır. “savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. dört tane ön, altı tane arka ayağı olan bir kurbağa, dört tarafı aynayla kaplı bir kutuya konurdu. değişik açılardan görüntüsünü izleyen kurbağa, hayretler içinde kalarak yağlı bir sıvı salgılardı. bu sıvı toplanır, 3,721 gün bir söğüt dalıyla karıştırılarak yavaş yavaş kaynatılırdı. sonuç, bu harika iksirdi.
    --- spoiler ---
  • ilk gördüğümde çevirmenlerine, yayıncılarına "biriniz bile japonca bilmiyordu da mı kitabın orjinal ismini öyle yazdınız?" diye sormama sebep olmuş kitap.
    (bkz: insan gerçekten hayret ediyor)
    gama no abura'dır doğrusu, tam çevirisi "kara kurbağası yağı" şeklinde olacaktır ve yazıldığı gibi okunur. cama no abura diye türkçe okunuş geçilebilmesi için jama no abura olması gerekirdi ki engel yağı gibi absürt ötesi bir anlamı olurdu çevrildiğinde.
  • kitaptan bazı alıntılar:

    bu toplumsal ayaklanmanın ortasında benim tuvalimin karşısında oturmam beklenemezdi. bir de tuval ve boya masrafları o kadar yüksek rakamlara ulaşıyordu ki, ekonomik durumu zaten bozuk olan babamdan isteyemiyordum bunları. bu yüzden kendimi tam olarak resme veremediğim için tiyatro müzik ve sinemayla ilgilenmeye başladım. o günlerde tanesi bir yene satıldığı için 'yen kitapları' denen kitapların basılmasında büyük bir patlama olmuş ve hem japon edebiyatından hem de yabancı edebiyattan çeviriler doldurmuştu piyasayı. hele eski kitap satan dükkanlara gittiniz mi elli, hatta otuz sent karşılığı alabiliyordunuz. bu durumda ben bile istediğim her kitabı alabiliyordum. hiçbir akademik unvan peşinde koşmadığımdan okumaya bol bol zaman ayırabiliyordum. klasikleri, çağdaş japon ve yabancı edebiyat eserlerini hiçbir ayrım yapmaksızın okudum. gece yatağımda yatarken ve hatta sokakta yürürken bile okuyabiliyordum.

    gözünü ressamlığa dikmiş bir insan olarak, gerek japon gerekse yabancı ne kadar resim bulabilirsem onları incelerdim. o günlerde sanat kitapları ya da ressamların yapıtlarını içeren reprodüksiyonlar pek bulunmadığından olanı ya da paramın yettiğini alırdım. eğer param yetmediği için alamayacağım bir şey görürsem, kitapçıda uzun uzun inceler, sanki beynime kopyasını çıkarırdım.
    o günlerde aldığım sanat kitaplarının büyük bölümü, pasifik savaşı sırasında tokyo'ya yapılan hava saldırılarında kayboldu. fakat bir bölümünü hala saklıyorum. hepsi kapakları yırtılmış, sayfaları birbirlerinden ayrılmış ve boyalı parmaklarımın izini taşıyor. şimdi bile onlara baktığımda, ilk günlerdeki çalışmalarım sırasındaki gibi duygulanıyorum.

    sinemaya da büyük bir merakla bağlanmıştım. evden ayrılan ve yurtlarda, pansiyonlarda dolaşan ağabeyim rus edebiyatına hayrandı. aynı zamanda da değişik isimler altında, film programları için yazılar yazıyordu; özellikle birinci dünya savaşı sonrası çok popüler olan yabancı sinema sanatıyla ilgili birçok yazı kaleme almıştı.

    gerek edebiyat gerekse sinema konularında ağabeyimin bilgi ve sezgilerine çok şey borçluyum. ağabeyimin görmemi önerdiği her filmi görebilmek için büyük çabalar harcamıştım. ilkokul günlerimde bile çok uzakta olan asakusa'ya kadar yürür, ağabeyimin beğendiği bir
    filmi izlemeye giderdim. asakusa'da opera sinemasına gittiğimi biliyorum, ama gördüğüm filmleri hatırlayamıyorum. geç saatlerde gösterilen programlar için indirimli bilet kuyruğunda beklediğimiz ve eve dönünce babamın ağabeyimi azarlamalarıysa bugün gibi aklımda.
  • "eski günlerde -yani benim öğrenciliğim günlerinde- resim eğitimi gelişigüzel yapılır, zevksiz bir resim model olarak konur, herkesin onu kopya etmesi istenirdi. orijinaline en yakın resmi yapansa en yüksek notu alırdı.

    fakat bay taçikava böyle budalaca bir şey yapmayıp, “ne istiyorsanız onu çizin,” dedi. hepimiz resim kâğıtlarımızı ve renkli kalemlerimizi çıkarıp çizmeye bağladık. ne çizmeye çalıştığımı şu an hatırlamıyorum ama bütün gücümü ve becerimi kullanıyordum. çok bastırdığımdan kalemleri ucu kırılıyor ve parmaklarımı tükürükle ıslatarak renkleri birbirine karıştırıyordum. sonunda ellerim rengârenk olmuştu.

    resimlerimiz bitince bay taçikava, hepsini tahtaya astı ve resimler hakkında herkesin düşüncelerini belirtmesini istedi. sıra benimkine gelince, sınıfın tepkisi kısık kısık gülüşmelerdi. fakat bay taçikava gülenlere dik dik bakarak benim resmimi övmeye, göklere çıkarmaya başladı. neler söylediği tam aklımda kalmamışsa da, özellikle tükürüklü parmaklarımla boyaları birbirine karıştırdığım yerleri övüyordu. sonra resmimi aldı ve üzerine parlak kırmızı mürekkeple üç düzgün daire çizip en yüksek notu verdi. evet, gerçekten en yüksek not… bunu çok iyi hatırlıyorum… en yüksek not…"