şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: can eriği)
  • umut sarıkaya nın pek şükela bi (bkz: benimde söyleyeceklerim var) köşesi yazısıdır.

    can erik

    "elimde cv ile fındıklı parkı'nda bir bankta oturuyordum. hava çok sıcaktı. kravatı çıkarıp cebime koydum. deniz işletmeleri'nin oradaki büfeye doğru yürüdüm. bi bira, bi sigara alıp tekrar parka geldim. gölge bi yer bulduktan sonra çimlerin üzerine ceketimi serip üzerine oturdum. birayı açtım. deniz çok durgundu. denize dizilmiş olan balonlara ateş edenlere baktım. balonu vuranla öğündüm, vuramayanla yerindim. bira tek, bütçe ise kısıtlı olduğu için birayı minik dudak darbeleriyle içiyordum. yine de güzeldi. keyfe geldim, ayakkabıları da çıkardım, lacivert çorabım çimlerle buluştu. takım elbise ve çorapla tek başına çimlere uzanmış, bira içen biri olarak parkın iti uğursuzu gibi bi görüntü çizdiğimi, bu görüntümün sevgilisi olana korku, sevgilisi olmaya güven verdiğini ben de biliyordum. ama "ne yapayım, beni bu hale sokanlar utansın" diye düşünerek fındıklı parkı'nın keyfini doyasıya çıkardım. eğer bu sabah suratımı kazırcasına tıraş olmayıp, kot giyseydim parkın tedirgin etmeyen, yalnız genci olacaktım ama bugün iş görüşmem olduğu için göz göze gelinmek istenmeyecek bir adam olmuştum. park yine aynı park, ben yine aynı bendim ama bugün iş görüşmem vardı ve yarım saat sonra başlayacaktı...

    içilmeyecek kadar sıcak biradan son yudumumu aldım. çorabımdaki otları temizleyerek dev kösele ayakkabılarımı giydim. beşiktaş'a kadar yürüyüp, otobüse bindim, mahalleye geldim. akşamüstü olduğu için sokak çocuk kaynıyordu. kapıya geldim, zile bastım. kimse yoktu, annem pazara gitmiş olmalıydı. kapının önüne şeffaf dosyadaki cv'mi koyup oturdum, akşam güneşi tam suratıma vuruyordu. bir an önce üstümdekileri çıkarmak istiyordum. "cv ne saçma bişey lan" diye düşündüm. ben bu zamana kadar bunları yaptım diye bi kağıda yazıp, hiç tanımadığım bi adam götürmek o an için çok garip gelmişti. " hobilerim kısmına yüzme ve arkadaşın arabayla gezmek yazmıştım onu değiştireyim" diye düşündüm. yüzmeyi gerçekten hobi edinmiş bir insan ben, öyleyse ne bu soytarılık. yıllardır niye hobilerim kısmına "yüzmek" kelimesiyle karşılaşıyoruz. "ne bu bilinen ama konuşulmayan yalan" diye kendi kendime isyan ettim. "arkadaşın arabayla gezmek" zaten dünyanın hiç bi yerinde hobi olarak sayılmıyor. cv'mi okuyan kişi beni iyi ingilizce konuşup boş zamanlarını arkadaşının arabasının arka koltuğunda camdan bakıp gezerek değerlendiren biri olarak bilip yanlış tanıyacatı. sadece hobilerim kısmındaki salaklığım yüzünden işsizler kervanına katılmayı göze alamazdım. o yüzden cv'yi değiştirmek en akıllıcasıydı. yarın internet kafeye gidip değiştirip, yeni çıktılar almalıydım. bu etkinlikle yarın da gelir geçerdi, haftayaki iş görüşmeme kadar zamanım boştu ve yapacak hiç bi işim yoktu. yarından sonra tam altı gün boyunca öğlen vakti salonda tülün ekrandaki yansımalarını izleyecektim, öğlen çıkan sağlık programlarını izleyip, kadın sağlığı üzerine bilgiler alacaktım. evden kendimi dışarı atma isteğiyle ama bütçesizlikten atmamakla, akşamüstü sokaktan gelen çocuk ve anne bağırtılarını duymakla geçecek tam 6 gün... hayatımda ne olup biteceğini, nasıl bi yerde çalışıp, nasıl bir insan olacağımı hiç bilmiyordum. tek bildiğim çalışmak istemediğimdi, ama işsiz de kalmak istemiyordum.

    birden yüzüme top geldi. ayağa kalktım, beni zıbartan galatasaray formalı, şortlu, konçlu ve kramponlu çocuğu yanıma çağırdım. kramponlarıyla sıcak asfaltta tıkır tıkır yürüyerek yanıma geldi. cebinden bir bir çıkardığı can erikleri çok hızlı yiyerek bana bakıyordu. bakışları oldukça cüretkardı. dalaşılmaya gelmez şimdi diyip uzlaşmak ve aç olan karnımı annem gelinceye kadar doyurmak için "ne yiyorsun sen" dedim. bişey demedi, can erikleri mideye indirmeye devam etti. "erik çıktı mı ya. veri bi bakayım tadına" diyip avucumu uzattım. "sktir lan" diyip elime tekme attı. sonra çekirdeğini pantolonuma tükürüp ters istikamate doğru koştu. peşinden koşmadığımı görünce bana karşı oynar gibi şımarıkça hareketler yapıp topun başına gitti. belli ki arsızlığı meslek edinmiş, gıcık bir çocuktu, uğraşmaya değmezdi.

    yeniden kapının önüne oturup bekledim. çalışma hayatında benim canımı en çok sıkan şey "izinli" olma haliydi. günün en güzel saattlerini işte çalışmadan sonra akşam evimize gitmemize izin verilmesi, bir yıl çalışmadan sonra 15 gün denize, yüzmeye gitmemize izin verilmesi, cuma günü kotla işe gelmemize izin verilmesi bana çok saçma geliyordu. kot da, g.t de, deniz de her zaman, oldukları yerde hazır olarak bulunuyordu ama sürekli veya istenilen zamanda bir araya gelmelerine izin verilmiyordu, geleceği zamana ve süreye izin veriliyordu. işte bu çok anlamsız geliyordu. şimdi buraya "özgürlüğüme çok düşkünümdür" diye oturduğum yerden g.tü sağlama alarak konuşuyormuş gibi gözükebilirim ama bunları o gün sokakta elinde cv'si ve takım elbisesiyle kalmış bir işsiz olarak düşünüyordum. ayrıca beni bıraksanız ne denize giderim ne de gezerim tozarım, hiç birşey yapmadan evde otururum ama hiçbir şey yapmasam bile buna ben karar vereyim istiyordum. bu içimden gelen isteği sağlam bir temele oturtup insanlığı çalışmamamız konusunda ikna etmek çin bi hareket başlatayım çok isterdim ama gıcık gıcık çocuk topuyla çok yakınımdaydı. yüzüme ha top geldi ha gelecek diye ikide bir sinip, suratımı korumaktan sağlam temellere dayanan haklı sebepler üretemedim bir türlü. konuya olan bütün konsantrem her şutta dağıldı. yanda meşin topa şut çeklirken hangi felsefe, ideoloji üretilir söylesenize.

    bu gerginliğe dayanamayıp cv'mi de alıp annemi bulmak için yola çıktım. yolda karşılaştık, elinde torbalar ve yepisyeni vileda'yla eve doğru geliyordu. viledayı ve bi kaç hafif torbayı bana verdi. 22 yaşındaydım ama içinde yumurta poşetinin olduğu torbayı "kırarsın" diye vermemişti. "ne aldın" diyip elimi poşete daldırdım, kese kağıdının içinden bi avuş erik aldım. cv ve ceketimi vileda'nın kovasına koyup kovayı bir elime aldım, diğer poşetleri de vileda'nın sapına bağlayıp, azık gibi omzumda taşıdım. kovayı taşıyan elimin avucuna sıkıştırdığım erikleri her yediğimde içinde cv olan kovayı da ağzıma kadar götürmek zorunda kalıyordum. "nasıl geçti görüşmen" diye sordu annem. "iyiydi ararız dediler, telefon bekliycem" dedim. "iyice sevdireydin kendini adamlara" dedi. bişey demedim. "gemi adamı belgesi için başvurcam. bizim meslektekiler gemilerde çalışabiliyomuş" dedim. "napacaksın gemide çalışıp. ailen olmaz, yerin yurdun olmaz... mühendisliği bıraktın şimdi daha kötüsüne başvuruyorsun. ne istiyorsun anlamıyorum. bak tanıdık da var haftaya görüşmede iyice kendini sevdirip gir şu işe. koskoca sigorta şirketi bu, rahat edersin. çok istediğini göster görüşmede, öyle yabani durma." dedi. anneme bir türlü çalışmak istemediğimi söyleyemiyordum. omzumdaki gibi bir azık alayım, bu diyarlardan gideyim istiyordum.

    iki hafta sonra yeni işe alınmış bir eleman olarak, belgelerimi toplamış iş hayatına katılmıştım. daha tecrübeli biri tarafından işi nasıl yapacağım anlatılıyor, bi yandan da şirket gezdiriliyordu. kimlerle muhattab olup, kimlerle muhattab olmamam gerektiğini anlatıyordu, tanıştırıldıktan sonra. birileri iyi ve sıcak davranıyor, birileri ise mesafeli yaklaşıyordu. daha önceki iş deneyimimden anladığım kadarıyla başta "aaa iyi bi adam bu galiba" diye düşündüğüm bana sıcak davranan, beni korumuş gibi yapan elemanlar sonradan iş yerinin en y.rrak gibi, en az muhattab olunacak elemanları oluyordu genelde. o yüzden beni gezdiren elemanların insalar üzerine yorumlarını pek dikkate almadım. "sigara içebiliyor muyuz" dedim. "terasta içebilirsin ama nedim bey görmesin çok yeşil aycıdır, ona yakalanmadan içersin" diyerek, mutfağı gösterip, nasıl çay alınabileceğini gösterdi bana. ardından da beni işe alan müdürün mutfaktaki kupasını göstererek, onun kupasını asla kullanmamamı, bu konuda müdürün çok hassas olduğunu tembihledi. müdür, kupasının keyfini tek başına çıkarmak istiyordu ve biz uygar insanlardan bunu anlayışla karşılamamızı bekliyordu. uzun bir şekilde, saygıyla üzeri çiçekli porselen kupaya baktık...

    masama oturdum, bilgisayarda oyun var mı acaba diye baktım, hepsini silmişlerdi, internet ise sadece şirket mailine ve sayfasına bağlanıyordu. bilgisayarı karıştırırken birden beni işe alan müdür kupasıyla yanıma geldi. dosya arama çubuğuna yazdığım "tetris" yazısını panikle silmeye çalışırken, ayağa kalktım. omzumdan tutup oturtarak, "kalkma kalkma" dedi. gülümsedim. tepemde dikilmiş müdüre ürkek bir serçe gibi bakıyordumç. " nasıl alıştın mı biraz" dedi. bir serçe olarak gülümseyerek "vicirik, bicirik" diye sesler çıkardım. yetkisiz biri, yetkiliyi görünce kucak dolusu gülümser. anasına, babasına, seviştiği kadına o kadar gülümsemez yetkisiz. ama bu yadırganacak birşey değildir. engellenemeyen, içten gelen durdurulamaz bir çoşkudur bu... yetkisiz, en nefret ettiği, arkasından konuştuğu patronundan, müdüründen bile esirgemez o kocaman gülümsemesini. ben de öyle yaparak gülümsedim cevapladm sorularını. 22 yaşındaydım, üniversite mezunuydum, türkiye'nin aydınlık yüzlerinden biriydim, demokrasiye ve çağdaşlaşmaya sonuna kadar inanıyordum ama " nasıl koydu size vestel manisa" diyen yetkiliye, koyulmuş biri olarak hiçbir kıza gülümsemediğim kadar gülümsüyordum. o, burada bir aile olduğumuzu söyledikçe canı gönülden katılıyor, ne kadar doğru bir tespit yaptığını söylüyordum. çok çalışırsam ben de ilerde kendime ait bir kupayla ortalıkta gezinerek etrafımdaki yetkisizlerin bana gülümsemesini sağlayabilecektim. yıllar sonra bana ait olan tek şey bir kupa olacağı için, o kupaya, bir kupaya verilmesi gerekenden daha çok kıymet verecektim. saate baktım, daha 11'di. 2 saattir buradaydım ama yıllar geçmiş gibiydi, akşam 6'ya kadar burada, müdürün kupasından çay içmemeye dikkat ederek kalacaktım ve bu ortalama 20 yıl sürecekti. 20 yıl sonra çimlere, günün istediğim saatinde, istediğim şekilde yayılmama izin verilecekti. ama daha 20 yıl vardı önümde.

    akşam işten çıktım, kravatımı cebime koyup, otobüsle fındıklı parkı'na gittim. küçük bir kesekağıdında satılan can eriklerden aldım. bankta oturup erikleri yerken kupa heyecanıyla geçecek 20 yılımı düşündüm. sabahın altısında serviste o saatte bile çok enerjik birinin muhabbetiyle, akşamki dizinin muhabetiyle, yeşilaycı çalışanlarının tembihleriyle, tatil ve haftasonu planlarıyla, küçük işyeri şakalaryla, forward mail'lerle, benden daha yetkililere gülümsemeyle geçecek 20 yıl vardı önümde. biz iş yerinde mutlu bir aileydik ama deniz burada, çim burda, erik burada sabit duruyordu.

    çalışmak istemiyordum."
  • 9-6 mesai insanlarından biri olarak umut sarıkaya'nın en sevdiğim yazısı. aklıma gelir ara ara açar okurum...
  • bu sene kilosu 40 mı 50 mi ne olursa olsun köşe başlarında bunu satan abileri göremeyeceğim. baharımız gidiyor allahım...
  • can erik, papaz eriğine göre daha yuvarlaktır, kabuğu ince ve nispeten mayhoş bir tadı vardır
  • meyve klasmanında dünyanın en iyi rakı mezesi olabilir.