şükela:  tümü | bugün
  • her sene böyle mi bilmiyorum ancak an itibariyle tekrarını izliyorum da, bir kırmızı halı röportajcısı bi salak var ki, tam tokatlık. ulan ezik olduğunuzu anlıyoruz siz fransızların da, her gelen ünlüye, "bu festivale kendinizi nasıl hazırladınız" diye sorulur mu. her sorduğu ünlü de şaşırıp, ne diyo lan bu der gibi adama bakıyor. en güzel cevabı şipilbörg reyiz verdi kanımca

    -bu festivale kendinizi nasıl hazırladınız?
    +önce üstümü giydim. önce kıyafetinizi giymelisiniz...
  • popüler film festivallerinden teki.
    yıldan yıla popülist takılması artmıştır ki
    ekonomik olarak batmaktan olan bir avrupa kıtası için bir nebze ekonomik canladırma getirmiştir midir nedir?
    onu bunu amaçlayanlar bilir.
  • "arzu nesnesi" tabir edilen lüks markaları bu festivalin kırmızı halı yıldızlarını giydirmek için ne kanlı savaşlara giriyor, ne oyunlar dönüyor, "sinema" ana başlığı altında kaç sektörü cannes film festivali besliyor diye düşünüp pazarın muazzam büyüklüğüne şapka çıkarmak elzem.
    kendim büyük resme baktığımda abdellatif kechiche'nin altın palmiye almasına sevinirken aklımın bir köşesinden de 2 gün önce léa seydoux'un giydiği x marka ayakkabıların şimdi daha fazla ses getireceği geçiyor, durumun içinde barındırdığı mesleki deformasyon örneğini es geçersek rahatlıkla genelleyebiliriz ki bugün cannes film festivali gibi, akademi ödülleri gibi organizasyonlar yalnızca sinema sanatının emrine amade değil, tıpkı prestijli müzik ödüllerinin törenleri, sergi açılışları gibi. yoksa "lüks pazarı büyüyor" balonu nereden pompalanacak, hep yeni mecralar gerek, durmak yok, yola devam!
  • festival katılımcılarına verilen kimliklerde puanların yüklü olduğu, filmlere girebilmek için sistemin açıldığı belirli dakikaları denk getirerek davetiye alabildikleri, bazen de puan yetmediği için filmlere girilemeyen , bu şekilde filmlerin galalarına, türkiye'deki örneklerinde olduğu gibi,belediye çalışanlarının sülalesi değil de gerçekten ilgili insanların girebildiği güzide film festivali.
  • katılıp film izlemenin tahminimden daha kolay olduğu festival. geçen sene tatil tarihimiz ile festival tarihi çakışınca (aynı zamanda da monaco'daki f1'le çakışmıştı, ballıymışız biraz) görme fırsatı bulmuştuk. insanlar ellerindeki kağıtlara "falanca filme bilet arıyorum!" yazıp bekliyor. biz dört kişiydik ve ben grubun pesimisti olarak "bırak yea millet kaç saat bekliyor, biz nasıl bulucaz" kafasındadyım. diğer azimli arkadaşlar sağolsun yarım saat içerisinde aynı film için 4 bilet bulduk.
    ha bide bilet bulup girdikten sonra hemen filme dalmayın. biletli girilen alanda ülkelerin bölümleri de oluyor, biz türkiyenin yerine gidip hem sinema yazarlarıyla muhabbet etmiştik hem de katılan filmlerin dvdsini almıştık.
  • cahiller * için güzel bir infografik.

    *
    a) lümpen
    b) yerli blogger
    c) yerli sinema yazarı
    d) özenti gençlik
    e) hepsi
  • gitmeyi düşünenlere rehber niteliğinde olsun, bulunsun.

    efenim şimdi, yeni döndüm cannes'dan. gitmeden önce nasıldır, naapılmalıdır, ne bilmek lazım, ne götürmek lazım, bulmaya çalışıp anca bir iki blogda çok genel geçer yazılara denk gelmiştim. yani resmi bilgilerin dışında, "hacı giden var mı, bi anlatsın, nası oluyo"nun cevabını bulamadım. şimdi geldiğime göre kendim yazabilirim.

    hem gezisini film festivali zamanına denk getirip, oralarda turist olarak bulunmayı planlayan, hem de filmini festivale götürenler için anlatıyorum.

    herşeyden önce cannes çok pahalı bir şehir. ayağınızı ona göre denk alın. bunu herkes söylemiş, orada ucuza nasıl hayatta kalınır, onu da anlatmaya çalışayım. önce nis cote d'azur havaalanına ineceksiniz, ama cannes'a otobüsler erkenden bitiyor, o yüzden gece 12'de, 1'de filan varacak şekilde almayın uçak biletinizi, akşam 8'i geçirmeyin. çünkü cannes'a anca taksiyle gitmek zorunda kalırsınız, kafadan 100 euro. "e ben baktım, tren varmış nis'ten cannes'a" diyorsanız, o da şöyle, tren nis'in öbür ucunda. bavullarınızla filan geceleyin tren istasyonuna yine taksiyle gitmekten başka çareniz yok. tren bileti bulunması durumu da şaibeli. trenin kaçta bittiğini de bilemiyorum şu an, yani risk. en temizi, havaalanından çıkar çıkmaz otobüse atlayıp cannes'ın göbeğine varmak.

    oteller hosteller filan baya pahalı, cannes küçücük yer, şehir merkezindeki otel sayısı belli, festival döneminde zaten anında ful doluyor. yıl öncesinden yer ayırtıyormuş insanlar. otel seçerken fiyat düşsün diye biraz şehir dışlarına bakacaksanız, en azından oraya otobüs filan gittiğine mutlaka emin olun. ama yine de gidiş gelişin kolay olup olmayacağı belli olmuyor, lakin bu sene film festivali sırasında otobüs şöförleri grev yaptılar. bir de otobüsler genelde sabah 8 akşam 8 arası çalışıyor. oradayken gece otobüsü hangisi filan çözersiniz, ama gece otobüsü dediği de zaten bir buçuk iki gibi bitiyor.

    cannes'ın tamamını bir günde gezersiniz. pek bi olayı yok. lüks mağazalar filan. palmiyeler, plaj.. festival döneminde kıyı şeridindeki otellerde şirketler oda kiralayıp boy boy filmlerinin tanıtımlarını asıyorlar. şehirde en merkezi yer palais de festival. yani festivalin yapıldığı alan. kırmızı halı filan işte orda. filminizle gittiyseniz cannes'a, palais'de tourist info yazan, hediyelik eşya satan bir yer göreceksiniz, hemen yanına da akreditasyon çadırı açıyorlar. ordan festival kartınızı, broşürleri, bilgileri filan almak yapacağınız ilk iş. tam da oralarda gezinirken başınızı eğip yerlere bakın, sophia loren'in, liza minelli'nin filan el izlerini göreceksiniz.

    şimdi festivale katılımcı olarak geldiniz, akreditasyonunuzu aldınız. önce koşarak davetiye rezervasyonunun nerden yapıldığına bakmanızı öneririm. palais'nin içinde mediterranee hall'u bulun, palais'e girince sola doğru. orda ekranlar göreceksiniz. puan sistemine göre davetiye alabiliyorsunuz. biz bunu keşfederken, festivalin açılışını yapan grace of monaco filmine davetiye alma şansımızı kaçırdık. o yüzden ilk ona bakın diyorum. gitmek isteyeceğiniz ne var, davetiyeler nasıl işliyor. erken yakalamak gerekiyor davetiyeyi.

    hazır davetiye demişken, bir de palais'nin önünde gran tuvalet elinde "invitation si'l vous plait" yazan kağıtlar tutan insanlar göreceksiniz. ilk anda anlam veremeyebilirsiniz, ama o şekilde kağıt tutmak cidden işe yarıyor. çıkanlar davetiyelerini insanlara veriyorlar. davetiye rezervasyonunu kaçırdıysanız ya da akreditasyonsuz, sadece turist olarak gidip bir filme girmek istiyorsanız bu yöntemi denemenizi öneririm. gelir biri veriverir davetiyesini.

    seminerler, workshoplar, mastercalss'ler filan yapılıyor olacak. katılmayı istediğiniz şeyin popülerliğine göre yarım saat ile bir buçuk saat öncesinden orada olup sıraya girmenizi öneririm. buna film gösterimleri davetiyeli, davetiyesiz, ve seramoniler dahil. örneğin bu yıl godard'ın filmine davetiyesi olmasına rağmen yaklaşık 200 kişi giremedi. salon dolduğu için. gösterimden yarım saat önce grand theatre lumiere kapılarını kapatıyor zaten. grand theatre lumiere kırmızı halıyla girilen ana salon. sophia loren'i dinlemeye bir saat öncesinden gitmek lazımmış, ben yarım saat kala sıraya girdim, ucundan zor girebildim, en arkada yer buldum. belli olmuyor, katılmayı ne kadar istediğinize göre kendiniz karar verirsiniz. ama ilk günlerde erken gidip sağlama alın derim.

    march du film, yani film marketinde düzenlenen gösterimlerin günlük programı bir gün öncesinden çıkıyor, palais'nin her yerinde bulabilirsiniz. bazen bu programlara ekstra organizasyonları da yazıyorlar, sürekli göz atmak lazım. üç adet ana sinema salonu var, grand theatre lumiere, salle debussey ve salle du soixantieme. palais'nin içinde bir de salle du bunuel bulunuyor. filmleri buralarda izleyeceksiniz. turist olarak geldiyseniz de, plaj sinemasını kaçırmayın derin. herkese açık film gösterimi oluyor burada. bu sene kumların üstüne oturup fransızca alt yazılı, italyanca orjinalinden fellini'nin 8 1/2 filmini izledik. 2014 cannes posteri de bu filmden marcello mastroianni'nin bir karesi. açılışı 8 1/2'la yaptılar. havaifişek gösterileri bilmemne, baya güzeldi.

    ama daha önemlisi, film izleyerek çok vakit kaybetmemek. oraya gitmeden önce benim okuduğum tavsiyeler de bu yöndeydi. networking fırsatından faydalanmak lazım. march du film'in karşısında ülkelerin pavyonlarını göreceksiniz, sıra sıra bayrakları kaçırmak mümkün değil zaten. çadırlarda ilgilenebileceğiniz organizasyon kişi, kuruluş ve filmlerin broşürleri, flyerları filan bulunuyor, bazıları festivalde bulunan dağıtımcı, prodüktör vs kişilerin listelerini yazdıkları bir duvar yapmış oluyorlar. kullanışlı bir tavsiyem, bunların fotoğrafını çekmeniz, önemli olduğunu düşündüğünüz kişilerin kartvizitlerinin de. kulaklarınızdan fışkıran broşür flyer ve kartların arasında kaybolma riskini azaltmış olursunuz.

    peki parti nerede diye soruyorsanız, parti her yerde. ama festival sırasınca asıl parti her gece petit majestic'te. sinemayla uzaktan yakından alakalı herkesi her gece burada bulacaksınız. burası ufak bir bar, ve önündeki sokaklar her gece tıklım tıkış insan doluyor, yapımcılar, yönetmenler, oyuncular, postçular, görüntü yönetmenleri, aklınıza ne gelirse. ha tarantino'yu filan görmeyi umuyorsanız muhtemelen burada görmeyeceksiniz onu, görebilirsiniz de, belli olmaz, ama petit majestic içmek ve insanlarla tanışmak için mükemmel ortam. dedikoduları, hangi özel parti nerdeymişleri filan da buradan öğrenirsiniz zaten. yanınıza bolca kartvizit almayı unutmayın.

    iş anlamında en çok faydayı nasıl sağlayacağınız size kalmış, her an festivalin her köşesinde o kadar çok şey oluyor ki, seçmek zorundasınız. herşeye yetişmek tamamen imkansız. ben orada koşuşturmaktan kilo verdim, öyle söyleyeyim.

    geleyim biraz da nasıl hayatta kalacaksınız. kilo verdim derken tabi bunun yemeği sürekli nasıl makul fiyata getiririz çabasının da etkisi var. biz ilk gün gar tarafında bi tavukçu bulduk, 5 euro'ya yarım piliç, içecek ve pattiz. adam sonradan zam yapıp 5.5 euro yaptı. en ucuzu bu. gar a kadar her öğlen kim yürüyecek vaktim yok diyorsanız, ülke çadırlarının olduğu yerde kiosklar var. 4-5 euroya kocaman sandviç alabiliyorsunuz. ama bi kola filan alayım dersen o da 2-3 euro. marina tarafına doğru giden şehir hattında mc donalds, arkasında da subway var, bunlar da ucuz opsiyonlar. su bile 2 euro. musluk suyu içilebiliyor tabii, ben kendi şişemi yanımda taşıyordum.

    mc donalds özellikle kullanışlı çünkü beleş wi-fi. akreditasyonunuza göre palais'de wi-fi kullanabiliyorsunuz ama mesela bizim heryere giriş çıkış iznimiz olmasına rağmen wi-fi bize paralıydı. günlük 15 euro. haliyle mc donalds'a dadandık. taxiphone gibi internet paketi sunan yerler varmış. bizim onu çözmeye vaktimiz olmadı.

    festival sırasınca sürekli galalar oluyor. her filmin öncesinde palais'nin önündeki yolu 1-2 km boyunca kapatıyorlar. yayalara karşıdan karşıya geçiş bile vermiyorlar hatta zaman zaman. barikat boyunca yürüyüp etrafından dolanmak gerekiyor. akreditasyonun da bu konuda bir hayrı yok. polisin umurunda değil çünkü kimsin nesin. yassah. akreditasyonunuz varsa plaj tarafına gitmek için palais'nin içinden geçebiliyorsunuz, yoksa barikatların etrafından dolaşmak gerekiyor. beni çok sinirlendiren durumlardan biri. çünkü barikat çevresi bir de ünlü görmeyi uman insan yığınlarıyla dolu oluyor. zaman zaman yürümek imkansızlaşıyor.

    başka bi mesele, ne giyeceğiz? ne istersen onu giy canım kardeşim. valla bak. hava soğukluğu anlamında, yanınıza mutlaka yağmurluk mont filan alın. biz türküz, sıcak ülkeden geldik, avrupalıların sıcak plaj dediği şeyde biz üşüyoruz. ilk gün kot bluz indim şehre. sonraki her gün mont taşıdım, bir kere giymediğim olmadı, o mont hep lazım oldu. bir gün fırtına koparken ertesi gün cayır cayır güneş çıkabiliyor. hatta bu aynı gün içinde olabiliyor. orada kaldığımız 2 haftanın bir günü bir gününü tutmadı. ama ne istersen giy derken kastettiğim bu değildi, burdan bakınca görünen fashion tv çekimleriydi. galalarda takım elbise, gece elbisesi zorunluluğu var yazıyor resmi kitapçıkta. ben yanımda abiye elbise ve topuklu götürmeme rağmen kış uykusunun galasına 20tl lik eski babetlerim ve sırtçantamla girdim. elbise ve topuklular çantamdayken. kırmızı halıda kotlu spor ayakkabılı fotoğrafım var. yapacak birşey yok, öyle denk geldi. insanlar öyle de giriyorlar.

    ama en şatafatlı gelinliği de giysen kimse dönüp bakmıyor, kotla sırt çantasıyla kırmızı halıya çıksan da. ha şatafatlıysan fotoğrafını çekiyorlar, ama önünde flaşlar patlayan gece elbiseli tipler bile kanıksanmış. o patlayan flaşlar zaten muhtemelen "abla 10 euro" diyecek birazdan. yani paparazzi değil o. turist fotoğrafçısı. her türlü kıyafet kabul yani. bütün gün takım elbiseyle, gece elbisesiyle nasıl gezicez de demeyin, bir sürü insan düğünden çıkmış gibi geziyor ortalıkta. sadece festival alanında değil, şehirde. yapılı saç makyaj, 10cm sivri topuk, pullu boncuklu kuyruklu kırmızı gece elbisesiyle 4 euroluk sandviçe gömülen, barikatlardan sarkan, sokak köşesinde içen tipler göreceksiniz. yani sıkıntı yok.

    sonuç olarak, mont şart, gece elbiseleri filan opsiyonel. davetiye rezervasyonlarını, seminer ve workshopları takip etmek size kalmış. toplu taşımaya güvenmeyin, taksiler dolandırıcı da, pazarlık da yapılabiliyor. networking için en güzel ortam petit majestic. ve tabii film izlemeyi de unutmamak lazım.
  • şu dünyada gitmeyi en çok istediğim yerlerde başta gelir. inşallah şu kısa hayatımızda gidip cannes ın sahillerinde delicesine çocuklar gibi koşabiliriz. ardından da dünyanın en iyi filmlerini izleriz.
  • 2015'te kısa film bölümünde jüri başkanlığını abderrahmane sissako'nun yapacağı festival.
  • mankenlerin neden bu kadar doluştuğunu anlayamadığım festival. bir bakıyorsun bütün victoria's secret mankenleri cannes fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıyorlar. iyi de kim bunlar oyuncu mu senarist mi yönetmen mi yapımcı mı? hadi bunlardan birinin eşi dostu sevgilisi olursun onu da anlarız da hepiniz öyle değilsiniz ya. sırf festivallerin vitrini olsun zoptirik markaların elbiselerini taşısın diye bunları festivale dolduran zihniyetin sanat anlayışına sokayım.

hesabın var mı? giriş yap