şükela:  tümü | bugün
  • iki dünya savaşı arasında, almanyada weimar cumhuriyeti zamanında, ve onu takiben 3. reich hitler döneminde yaşamış, siyaset yazarı. en çok bilinen,eleştirilen ve günümüzde bile etkileri politika felsefesi alanında hissedilen kitabı "the crisis of the parlimentary democracy" (die geistesgeschichlichte lage des heutigen parlamentarismus), sözlük dilince "parlamenter demokrasi sorunsalı" olarak çevrilebilecek eseridir. schmitt, yazısının başlığından da anlaşılabileceği üzere, vekillik ve parti sistemi ve bunun deformasyonu üzerinde yazmış, zamanla iç içe geçen demokrasi ve liberalizm kavramlarının üzerine ayrı ayrı gidildiğinde çıkan sonucun, birleşimlerinde oluşandan farklı olduğunu savunmuştur* zamanla toplumdan ayrı çıkar grupları haline dönüşen parti sisteminin ve bunların altındaki vekillerin (seçilenler), toplumun temsilcisi olmaktan çıkıp, bireysel veya grupsal emeller için çalıştığını, böylece de yasallığını kaybettiğini savunmuştur.
  • carl schmitt olaganustu hal teorisini walter benjamin'e karsi yazmamistir. aksine, benjamin, schmitt'in kuramindan etkilenerek the origins of german tragic drama adli tezinde kuramindan faydalanma iznini ondan istemistir. benjamin'in schmitt'e gonderdigi hayranlik dolu mektuplar bilinmektedir. hatta adorno olumunden sonra derledigi mektuplarini iceren kitapta bu yazismalari ozellikle disarda birakmistir. once benjamin'in oldugunu reddetigi mektuplarin ustadin daktilosundan ciktigi ispatlaninca benjamin-schmitt baglantisini ortaya koymak istemedigini itiraf etmistir. ancak sunu soylemek mumkun ki, siddetin elestirisi schmitt etkisinde yazilmistir, ayni zamanda scmitt'in elestirisidir .
  • kendisi anayasal diktatörlük ve anayasal olmayan diktatörlük ayrımını getirerek doğrudan (bkz: giorgio agamben)' i de etkilemiştir. demokrasinin, hukukun yürütme tarafından ya da kuşatılmışlık halini, kriz halini anlatan kurum-lar tarafından askıya alınması anayasal diktatörlüğü anlatırken, bu durumun sürekliliği ve yasasızlık halinin hep yürürlükte olması, kuvvetler ayrılığı yerine doğa haline dönüş, bir' in aklına bakma tam olarak anayasal olmayan diktatörlüğü anlatır. aslında ikisi arasındaki ayrım o kadar bulanıktır ki, birbirlerine dönüşüp dururlar. ve schmitt işte bu dönüşümü, kriz halini ve sürekliliğini, demokrasinin zayıf noktalarını, özellikle dünya savaşları arasında cereyan eden olaylar düşünüldüğünde başarıyla göstermiştir. - malum demokrasinin olağanüstü hal ya da kriz hali içerisinde askıya alınmasını yani bu askıya almanın şiddetini ya da sınırlarını, gücün sorgulanamazlığını hukuk' un kendi içerisinde açıklama gibi bir durumu olamaz, yani hukuk bir hukuksuzluğu, yasama, yürütme ve yargı' nın birbirine bulanmasını, birleşik olmasını, tek elde olmasını kaldıramaz ve bu çelişki hukukun kendi imkanları içinde aşılamaz. hukuk hukuksuzluğun sınırını kuramaz, belirleyemez ve kriz durumunun kabulüyle ortaya çıkan müdahalede hukuk yerini şiddete bırakır, şiddet kendi hukuksuzluğunu temellendirir. demokrasinin kendisi içerisinde işte böyle bir potansiyel tehdit, şiddet nüvesi vardır.
  • carl schmitt (1888-1985) siyasal düşünce tarihinin en tartışmalı figürlerinden birisidir. 1.59 cm boyundadır. akşamüstleri piyanosunda gluck çalacak kadar hassastır. nazi partisi üyesidir. yoksuldur. çok zekidir. katoliktir. tehlikelidir. derindir.

    bize şu soruyu sordurandır: 1 mayıs 1945 yılında sovyet askerlerin kuşatması altındaki berlin’de, adolf hitler ve yakın çevresinin kaldığı sığınakta (führerbunker) hitler’in propaganda bakanı ve sadık yoldaşı dr. joseph goebbels’in eşi maria magdalena goebbels, hepsinin adı “h” harfi ile başlayan altı küçük çocuğunu siyanürle zehirleyerek öldürdü ve ardından eşiyle birlikte intihar etti. bayan goebbels öldüğünde 44 yaşındaydı ve “führer’in olmadığı bir dünya”da ne kendisinin ne de çocuklarının yaşayabileceğine inanıyordu.

    peki bir annenin çocuklarını öldürmesi ve ardından intihar etmesi ile carl schmitt’in fikirleri arasında bir bağlantı olabilir mi?

    schmitt düşüncesi platon’dan kelsen’e, bodin’den rousseau’ya, hobbes’dan weber’e uzanan derin bir siyaset ve hukuk felsefesi üzerinde yükselmektedir. schmitt düşüncesine damgasını vuran önemli bir unsur hemen her schmitt metninde bize göz kırpan derin bir liberalizm eleştirisidir.

    schmitt için liberalizm; “insanın özü” tartışmalarındaki naif iyimserliği ve “insanlık demokrasisi” konusundaki safiyane umuduyla, devlete karşı toplumu ve bireyi koyarak siyasalın asıl kurucu dinamiklerini görmezden gelmesiyle, klasik parlamenterizmin ilkelerini “ebedi sohbet”e dayalı bir işleyiş mantığı adına tahrif etmesiyle, siyasal birliğin ruhunu basit bir dizi teknik prosedüre indirmesiyle, etik ve ekonomi arasındaki bir salınım üzerinden siyasalı “zaptedici gücün alanı” olarak yok etmeye çalışmasıyla; devleti topluma ve insanlığa, iradeyi toplumsal ideale veya programa, halkı kamuoyuna dönüştürmesiyle, iktidarı ve kudreti “manevi kutupta propaganda ve kitle telkini, ekonomik kutuptaysa denetim görünümüne” sokmasıyla siyasalın varkalma ihtimalini dinamitleyen ve son sürat bir depolizitasyona kapı açan “tutarlı, kapsamlı ve metafizik bir sistem”dir.

    schmitt “eski güzel zamanlar” nostaljisine kapılmayan bir öz arayışı peşinde bu sistemin dayandığı mantığı çok etkileyici bir biçimde gözler önüne sermekte ve siyasalın varolma ve varkalma imkanlarını, son kertede “demagojik bir plütokrasi” olarak gördüğü liberalizm eleştirisinin üzerine kurmaktadır. schmitt metinlerinde karşımıza çıkan kriz vurgusu modern yaşamın kurumlarının ilerleme fikri üzerinden bir eleştirisini de barındırır.

    schmitt, siyasal sorunları “örgütsel-teknik ve ekonomik sosyolojik ödevler”e dönüştüren liberal anlayışın karşısında durarak siyasalın ruhunu yeniden diriltmeye çalışmıştır. sağlam mantıksal kurgusuyla, aforizmatik ve ebedi diliyle, modern siyasetin doğasına ilişkin eleştirileriyle klasikleşen schmitt metinleri bence hala yeni okuma imkanlarıne bekliyor. mesela yeterince üzerine gidilmeyen bir bağlantı noktası olarak spinoza ve/versus schmitt gibi...

    evet, schmitt bize pek çok soru sorduran bir düşünürdür. şimdi başta sorduğumuz soruya dönelim: eğer siz de schmitt’in, iii. reich’la olan ilişkisinden ve nazi iktidarının başhukukçusu olmasından dolayı onun bir günahkâr olduğunu düşünenlerdenseniz, goebbels çiftinin çocuklarını düşünün. çünkü schmitt’e duyduğunuz tekinsiz hissin gidebileceği son nokta onun kendi çocuklarını bile öldürecek kadar patolojik davranan bu insanlarla nasıl işbirliği yapabildiği sorusudur.

    peki acaba schmitt’ten duyduğumuz hoşnutsuzluk, bizi siyasalın ruhunun paramparça edilişinin hiç olmadığı kadar hızlandığı yaşadığımız zamanlarda schmitt okuma zevkinden ve zorunluluğundan mahrum etmeli midir?

    schmitt düşüncesinin ana hatları için ayrıca:

    (bkz: der begriff des politischen)
    (bkz: politische theologie)
    (bkz: parlamenter demokrasinin krizi)
  • heidegger'in kendisine yazdığı bir mektuba rastladım. [*]
    şuracığa çeviriyorum:

    freiburg, 22 ağustos 1933

    saygıdeğer herr schmitt!

    bana zaten bildiğim ve sıradışı bir anlamlılığa sahip olan kitabınızın ikinci baskısını gönderdiğiniz için teşekkür ederim. sizinle bunu yüzyüze tartışma fırsatını umarım bulabiliriz.

    sizin heraclitus'tan yaptığınız alıntı özellikle dikkatimi çekti, çünkü eğer doğru yorumlanırsa tüm özdeyişe kesin anlamını veren basileus'u [kralı] unutmamışsınız. ben de hakikat kavramı hakkında yıllar önce böyle bir yorumda bulunmuştum - 53. fragmandaki edeize [kanıtlar] ve epoiese [yapımlar].

    ama ben şimdi bir podemios'un [savaş] ortasındayım ve tüm yazınsal projeler ikinci sıraya düştü.

    bugün, hukuk fakültesini bilimsel ve eğitsel programla bir bütün olarak yeniden inşa etmek konusunda sizin kararlı işbirliğinizi almayı umduğunu söylemek istiyorum yalnızca.

    ne yazık ki burada işler çok bunaltıcı. yaklaşan şeyler için ruhani güçlerin toplanması işi günbegün daha acil hale geliyor.

    şimdilik dostça selamlarımla bitiriyorum.

    heil hitler! [**]
    saygılarımla, heidegger

    [*] telos, 72. sayı (1987), s. 132.
    [**] alm. "ben bir yavşağım" ç.n.

    savaşın ortasında olmak, hukuk fakültesini yeniden inşa etmek, yaklaşan şeyler için güç toparlamak.

    sadece 6 yıl sonra hitler faşizmi dünyada 40 milyon kişinin ölümüne sebep olacak savaşı başlatacaktır.
  • katolik bir papazın desteği ile berlin’de hukuk okumaya başlayan schmitt, çoğulculuğa (plüralizme) ve parlamenter sisteme karşıt fikirlerinin oluşmasında katolik devlet şekli/yaşam tarzı aile hayatından akademik hayatına uzanan muhitinde etkili olmuştur. özellikle de -roma katolisizminin- düşünürümüz üzerinde ki etkisini, ‘biçimsel mükemmelliğe ulaşmış otokratik yapıya’ duyduğu hayranlığın izlerini bulabiliriz. herhalde eserlerinde donosco cortes’in ‘anti-demokratik devlet öğretisine beslediği sempatinin kökenlerini burada arayabiliriz’.

    schmitt’i başta uluslararası siyaset bağlamında etkileyecek düşünürlerden biri machiavelli’dir. ancak iki düşünür arasında kavramlara yaklaşım açıdan nüans farklılıkları bulunmaktadır. machiavelli’nin kaba bir laiklik etrafında dinin pragmatik amaçlarca kullanılması gerektiği ve insanlarında özünde bulunan kötülüğün dinsel referanslardan ziyade sahiplenme isteğinden ötürü kaynaklandığını eserlerinden anlayabilmekteyiz. schmitt için geçerli olan ise hali hazırda kullanılan devlet teorisinin önemli kavramlarının sekülerleştirilmiş teolojik kavramlar olduğunun altını çizmesidir. dost-düşman ayrımı olarak siyasal kavramında önemli yer tutacak kavramsallaştırmasındaysa insani/dünyevi günahkarlıkla ilişkilendirmesi esastır. bu etkileşim yalnızca ideolojik düzlemde kalmayarak, tıpkı mahiavelli’nin yaşadığı dönemde gerçekleşen rejim değişikliği nedeniyle yaşadığı sürgün misali, schmitt’in nürnberg’te ki tutukluluk sonrası vefat edinceye dek yaşadığı yere ‘san casciona’ adını vermesine neden olacaktır.
    kaleme aldığı metinlerin mahsus tarihselliği içinde irdelediğimizde ‘siyasi ilahiyat’ ile devlet kavramlarını yerleştirirken, dinsel mahiyetle ilişikleştirmesi, egemenlik üzerine olan tezlerinin ilerleyen zamanlarda ‘karar verene’ işaret etmesi, kısaca din biliminden türetmesi rastlantısal değildir. karar veren tanıtlamasında, 1934 yılında hitler’in emri ile 100’e yakın insanın öldürülmesi ile ilgili ‘önder’lik ve ‘en yüksek yargıç’ sıfatlarını geliştirmesi, bu rastlantısal olmayan duruma ve meşrulaştırma işlemlerine dair örneklerinden biridir. önderlik ve en yüksek yargıç gibi bu tür yüksek statünün kullanılmasına işaret eden kavramlar desizyonizmle yakından alakalıdır.

    hobbesyen bir tanımla ‘yasayı yapanın otorite’ olduğunu biliyorsak, schmitt’in ‘egemen olağan üstü hale karar verendir’ sözünü bu doğrultuda takip edebiliriz. ki devlet ‘bella omnu kontra omnes’e (herkesin herkesle savaş hali) son verebilecek, farklı toplumsal gruplar arasındaki fikir çatışmalarına sona erdirebilecek ‘egemendir’. bunu da ancak ‘egemen bir kararla’ gerçekleştirebilir. desizyonizm kavramı ‘siyasi ilahiyat’ eserinde ilk kez kullanılmış, egemenin istisnai durumda yani kriz anlarında vereceği karar anlamına gelmektedir. egemen, tanrı, halk, millet, sınıf, sendika değildir; egemen toplumlarda vuku bulan olaylar sonucunda oluşan durumlara ‘istisna’ olduğuna karar veren kişi ya da birliklerdir.
    schmitt, yaşadığı yıllarda weimar cumhuriyeti’nde uygulanan parlamentarizm sonucunda gerçekleşen istikrarsızlık ortamından şikayetçidir. parlamenter sistemin işlevsel ‘kitleleşerek tözsel olmasa da özdeşliğe ulaşabilen reel halkın politik birlik olarak ortaya çıkarma’ yanı olabilmesine karşılık, weimar cumhuriyeti’nde yaşanan partiler arası uyuşmazlık ve oydaşlıktan yoksunluk bu işlevsel yanın çalışmasına izin vermiyordu. siyasal sistemin tıkanmasına karşılık, rutinleşen bu durumu sona erdirecek, istisnai olduğuna karar verecek kiş/heyet yoksunluğu mevcuttu. (burada bizim konumuz olmamasına karşılık nasyonal sosyalizm bu keşmekeş ortamda filizlenmeye başladı.) schmitt, bize weimar örneği ve diğer liberal parlamenter demokrasilerde karşılaşılabilecek, liberal anayasanın teorisi ile siyasetin pratiği arasında yaşanacak uyuşmazlıklara işaret ediyor. schmitt’in bahsini ettiği kriz anını bir çok siyasal rejimin öngördüğünü özellikle weimar cumhuriyeti anayasası’nın 48. maddesinden anlayabiliyoruz.

    egemenlik açısından çoğulcu hukuk rejimleri açısından anayasanın reddedildiği bir toplumsal ortamda hukuki çerçeve içinde olağanüstü hal/kriz anı belirtilmiş ise bile hukuksal bir düzlemden çıkacaktır. egemenliği tayin etmede kaba kuvvet, silah ve güç belirleyici olacaktır. yasaların ve normların fiilen ortadan kalktığı bir ortamda ne hukuk ne de hukuku tesis edecek/üretecek düşünce vardır.
  • bu adamın muhafazakarlık teorisine göre, bir ortak değerlere sahip toplum oluşturmak için, ortak bir düşman imgesine ihtiyaç vardır. dolayısı ile ortak düşman belirlenecek ve bu düşmanı alt etmek amacıyla toplum birlikte hareket edecektir.
  • istisnalar kaideyi bozmaz derler ya hani, carl schmitt'in bakış açısı bununla taban tabana zıttır. zira ona göre (özetle) "kaideyi, bizzat istisnalar belirler"
  • sözlük bünyesinde atışma malzemesi de olduğu görülmüş hukuk teorisyeni. faşizme ve otoriteryanizme geçit verdiği su götürmeyen schmitt'in esin verdiği gruplar konusu güzel tartışmalara yol açabilir de kullanılan dilin "böyle dinci gibi, liberal, solcu gibi tuhaf organizmaların "bu ülkeyi sevenler" karşısında birleştiği" yorumundaki gibi olmaması şartıyla.

    bu dile yönelik eleştiri, ideolojik, politik veya duygusal olmak durumunda değil ama analitik olmak zorunda. yani, bu entry'i, kendimi ülkeyi sevmeyenler diye tanımlanan grubun içinde gördüğüm için değil (1) bu saptamayı yapan kişinin schmitt'in dost-düşman ayrımını anlamamış olduğunu ve (2) kendince yaptığı dost düşman ayrımının (ruhen hasta düşman paktı versus. ülke sevenler) "normatif" nüvelerinin farkında olmadığını düşündüğüm için bir de bu kurgunun ideolojik ve politik analizini yapmak istediğim için giriyorum.

    carl schmitt'in en meşhur katkısı malum siyasal alanın belirleyici unsurunun dost-düşman ayrımı olduğu argümanı. her sosyal ilişki, her insani etkinlik alanı bu tür ikiliklere indirgenir, diyor. etik doğru/ yanlış arasındaki ayrımdan gider, estetik güzel/çirkin, ekonomi ise kar/zarar karşıtlığı üstünden ilerler. liberalllerin hatası siyasal alana içkin bu ayrımı görmezden gelmeleri, siyasala etik ilişkiler alanıymış veya ekonomik vb. alanla eşdeğermiş gibi davranmalarıdır (*).

    siyasal olan, bir kolektif ile bir diğer kolektifin birbirlerini yaşamsal açıdan tehdit eden iki gruba ayrılmış olması durumundan çıkar. örneğin yarın, ülke, fenerbahçe ile galatasaray taraftarları olmak üzere ikiye ayrılsa ve bu iki güruh karşılaştıkları yerlerde birbirlerini ortadan kaldıracak kadar birbirlerine düşman kesilse, futbol siyasal bir mesele haline gelmiş olur.

    yine mesela, elimizde survivor veya lost adası gibi bir ada olsun. bu ada üstünde yaşayan kişiler, birbirlerini ölümcül anlamda tehdit eden iki grup olarak bölündükleri noktada (us vs. others) siyasallaşmışlar demektir. bu açıdan bakınca, türkler ve kürtler düşmanca bir karşıtlık haline dönüşürse schmitt'e göre bu siyasal bir kamplaşma olur; benzer şekilde kemalist/laikçi/ulusalcı ve dinci/muhafazakar gruplaşması ve kapışması da siyasal olanın ortaya çıktığı noktadır. biz, "terör siyasetin tükendiği noktada ortaya çıkmaktadır" derken, schmitt'e göre savaş tehdidi veya iç savaşa ramak kalma gibi durumlar siyasetin en yoğunlaştığı zamanlardır.

    bu sorunlu görünen siyasal tasvirinde çok önemli bir müdahele var yalnız. schmitt'e göre düşman diye tanımladığın adam/grup (hostis) kişisel olarak düşmanın (inimicus) değildir. kendini karşısında konumlandırdığın grubun ülkeye düşman, seninse ülkeyi sevdiğin iddiasında bulunamazsın. muhtemelen düşman olarak tanımladığın gruptakiler de sana ülkeyi sevdiklerini, kendi istekleri/idealleri doğrultusunda onu dönüştürmek istediklerini söyleyeceklerdir. ülke soyut bir kavramdır, ülkeye düşmanlık diye bir şeyden söz edilemez; düşman olarak tanımladığın aslında ülkeye değil senin ülke algına ve senin varlığına yönelik tehdittir. (**)

    schmitt'e göre siyasal düşman ahlaken kötü, estetik olarak çirkin olmak durumunda değildir. hatta tam aksine dost-düşman ayrımı, her iki grubun denk olması üstüne kurulur. schmitt'in kavramsallaştırmasından hareketle şunu diyebiliriz ki, düşmanlar birbirlerine saygı duyarlar, onurlu biçimde savaşırlar, sonra sonucu alıp yerlerine geçerler. birbirlerini ahlaki, fiziksel, ekonomik, estetik yollarla aşağılama yoluna gitmezler. yani düşmanını, "it sürüsü, orospunun evladı" gibi tanımlayamazsın. aslında bu, sendeki bir sorunun ifadesidir. düşman dediğin senin dengindir. onun seni bilmesi, senin onu düşman olarak tanıman kendine denk/tehdit olarak görmenden kaynaklıdır. (***)

    bu açıdan bakıldığında, schmitt'in dost-düşman ayrımı gayet harbi, onurlu bir siyaset algısı çiziyor gibi görünür. bu nedenle, 9/11 sonrası ortaya çıkan bush yönetimindeki medeniyetler çatışması, doğulu vs. batılı ayrışması, "ya bizdensiniz ya onlardan" diskuru, her ne kadar schmittçi olarak tanımlanmak istense de aslında değildir. schmitt'ten ilham alan bazı kuramcıların da gösterdiği gibi, modern liberaller, akılla, medenilikle eşleştirdikleri düzenlerine "tehdit" olarak gördükleri grupları "marjinal", "irrasyonel", "terörist", "geri" olarak tanımlamakta ve bu grupları anormal oldukları gerekçesiyle imha yoluna gitmektedirler. kurdukları dil, dost-düşman ayrımını dönüştürmüştür. buna göre düşman siyasal niteliğini yitirip kişisel düşman haline gelir. dolayısıyla son derece apolitik bir ideoloji/pratik/sistem olan liberalizm politik bir niteliğe bürünür ve sinik biçimde zaferine ulaşır.

    schmitt'in dost-düşman tanımlamasında görülen bir diğer yanlış anlama da dost/düşman ayrımının özsel nitelik taşıdığı iddiasıdır. (mouffe'un da böyle algıladığı söyleniyor) oysa ki bu ayrımlar bağlamsaldır, değişebilir. yani yunanlıları türkiye cumhuriyeti kurulana kadar düşman ilan edersin ama sonrasında dost tanımının içine dahil edebilirsin. yalnız bu, dost-düşman ayrımının stratejik nedenlerle ortaya çıktığı anlamına gelmez; schmitt'in kuramından yola çıkarak dinci, liberal solcu karışımı grupların ülkeyi batırmak için ittifak kurduklarını iddia etmek mümkün olmaz. bu tam da liberalizmin geçit verdiği bir mefhumdur. bu perspektiften bakmanın, ekonomik kriterlerle eylemenin ve düşünmenin sonucudur.

    -------------------------------
    (*) yani, siyasal alanda doğru/yanlış ayrımı yapmaya çalışmak, ortak akıl (public reason) bulmaya çalışmak, tartışarak, uzlaşarak meşru bir düzen kurgulamaya çalışmak hem yanlış hem de ikiyüzlüdür. çünkü istenci ile yönetilen, her anlamda kar maksimizasyonu ile kafayı bozmuş birey kurgusuna dayalıdır kuramları. liberallerin kusuru bir değil çoktur, schmitt'de bunları birer birer ele alır, parlamenterizm neden sorunludur, liberalizmle demokrasi neden uyuşmaz anlatır durur. tüm bu eleştirilerin dayandığı ise siyasalı tanımlayan dost-düşman ayrımı ve siyasalın varlığının ayrılmaz bir unsuru olan egemen/devlettir. devlet, liberallerin savunduğu ya da inanmak istedikleri gibi teknik, bürokratik bir yapı değildir. devlet son kertede düşmanın kim olduğuna karar veren, düşmanla savaşmak için vatandaşlarından ölüme gitmelerini isteyecek tek örgüttür. hiçbir dernek, sendika, tarikat böyle bir hakka sahip değildir. bu nesnel durumu saptamak schmitt'e göre şarttır.

    (**)schmitt'in insanlık adına açılmış savaşları reddi, insanlığa karşı işlenmiş suçların olamayacağı iddiası bu argumanı destekler.

    (***) bu yaklaşımın izlerin homeros'un tarih yazımında görmek mümkündür der kimileri. örneğin truvalılarla spartalılar arasındaki savaşı aktarırken taraf tutmaz homeros; halklardan biri diğerinden üstün değildir. yine, akhilleus de hektor'da kahraman olarak tasvir edilir, birisi aşağılık bir adam diğeri pür-i pak bir yiğit değildir. patroklos'un ölümüyle öfkelenen akhilleus'un, hektor'u öldürdükten sonra cesedini bir arabanın arkasına bağlayarak truva surlarının önünde sürümesi ölüye ve düşmana saygısızlık olarak algılanır. bu yüzden priamos gidip akhilleus'tan oğlunun cesedini ister, akhilleus da davranışını düzeltmek için hektor'un ölüsünü elleriyle yıkayıp, cenazesinin yapılması için babasına teslim eder.

    edit: ulem bir onceki entry'nin yazari, niye yazdiklarini silip kactin?