şükela:  tümü | bugün
  • iki dünya savaşı arasında, almanyada weimar cumhuriyeti zamanında, ve onu takiben 3. reich hitler döneminde yaşamış, siyaset yazarı. en çok bilinen,eleştirilen ve günümüzde bile etkileri politika felsefesi alanında hissedilen kitabı "the crisis of the parlimentary democracy" (die geistesgeschichlichte lage des heutigen parlamentarismus), sözlük dilince "parlamenter demokrasi sorunsalı" olarak çevrilebilecek eseridir. schmitt, yazısının başlığından da anlaşılabileceği üzere, vekillik ve parti sistemi ve bunun deformasyonu üzerinde yazmış, zamanla iç içe geçen demokrasi ve liberalizm kavramlarının üzerine ayrı ayrı gidildiğinde çıkan sonucun, birleşimlerinde oluşandan farklı olduğunu savunmuştur* zamanla toplumdan ayrı çıkar grupları haline dönüşen parti sisteminin ve bunların altındaki vekillerin (seçilenler), toplumun temsilcisi olmaktan çıkıp, bireysel veya grupsal emeller için çalıştığını, böylece de yasallığını kaybettiğini savunmuştur.
  • carl schmitt olaganustu hal teorisini walter benjamin'e karsi yazmamistir. aksine, benjamin, schmitt'in kuramindan etkilenerek the origins of german tragic drama adli tezinde kuramindan faydalanma iznini ondan istemistir. benjamin'in schmitt'e gonderdigi hayranlik dolu mektuplar bilinmektedir. hatta adorno olumunden sonra derledigi mektuplarini iceren kitapta bu yazismalari ozellikle disarda birakmistir. once benjamin'in oldugunu reddetigi mektuplarin ustadin daktilosundan ciktigi ispatlaninca benjamin-schmitt baglantisini ortaya koymak istemedigini itiraf etmistir. ancak sunu soylemek mumkun ki, siddetin elestirisi schmitt etkisinde yazilmistir, ayni zamanda scmitt'in elestirisidir .
  • kendisi anayasal diktatörlük ve anayasal olmayan diktatörlük ayrımını getirerek doğrudan (bkz: giorgio agamben)' i de etkilemiştir. demokrasinin, hukukun yürütme tarafından ya da kuşatılmışlık halini, kriz halini anlatan kurum-lar tarafından askıya alınması anayasal diktatörlüğü anlatırken, bu durumun sürekliliği ve yasasızlık halinin hep yürürlükte olması, kuvvetler ayrılığı yerine doğa haline dönüş, bir' in aklına bakma tam olarak anayasal olmayan diktatörlüğü anlatır. aslında ikisi arasındaki ayrım o kadar bulanıktır ki, birbirlerine dönüşüp dururlar. ve schmitt işte bu dönüşümü, kriz halini ve sürekliliğini, demokrasinin zayıf noktalarını, özellikle dünya savaşları arasında cereyan eden olaylar düşünüldüğünde başarıyla göstermiştir. - malum demokrasinin olağanüstü hal ya da kriz hali içerisinde askıya alınmasını yani bu askıya almanın şiddetini ya da sınırlarını, gücün sorgulanamazlığını hukuk' un kendi içerisinde açıklama gibi bir durumu olamaz, yani hukuk bir hukuksuzluğu, yasama, yürütme ve yargı' nın birbirine bulanmasını, birleşik olmasını, tek elde olmasını kaldıramaz ve bu çelişki hukukun kendi imkanları içinde aşılamaz. hukuk hukuksuzluğun sınırını kuramaz, belirleyemez ve kriz durumunun kabulüyle ortaya çıkan müdahalede hukuk yerini şiddete bırakır, şiddet kendi hukuksuzluğunu temellendirir. demokrasinin kendisi içerisinde işte böyle bir potansiyel tehdit, şiddet nüvesi vardır.
  • carl schmitt (1888-1985) siyasal düşünce tarihinin en tartışmalı figürlerinden birisidir. 1.59 cm boyundadır. akşamüstleri piyanosunda gluck çalacak kadar hassastır. nazi partisi üyesidir. yoksuldur. çok zekidir. katoliktir. tehlikelidir. derindir.

    bize şu soruyu sordurandır: 1 mayıs 1945 yılında sovyet askerlerin kuşatması altındaki berlin’de, adolf hitler ve yakın çevresinin kaldığı sığınakta (führerbunker) hitler’in propaganda bakanı ve sadık yoldaşı dr. joseph goebbels’in eşi maria magdalena goebbels, hepsinin adı “h” harfi ile başlayan altı küçük çocuğunu siyanürle zehirleyerek öldürdü ve ardından eşiyle birlikte intihar etti. bayan goebbels öldüğünde 44 yaşındaydı ve “führer’in olmadığı bir dünya”da ne kendisinin ne de çocuklarının yaşayabileceğine inanıyordu.

    peki bir annenin çocuklarını öldürmesi ve ardından intihar etmesi ile carl schmitt’in fikirleri arasında bir bağlantı olabilir mi?

    schmitt düşüncesi platon’dan kelsen’e, bodin’den rousseau’ya, hobbes’dan weber’e uzanan derin bir siyaset ve hukuk felsefesi üzerinde yükselmektedir. schmitt düşüncesine damgasını vuran önemli bir unsur hemen her schmitt metninde bize göz kırpan derin bir liberalizm eleştirisidir.

    schmitt için liberalizm; “insanın özü” tartışmalarındaki naif iyimserliği ve “insanlık demokrasisi” konusundaki safiyane umuduyla, devlete karşı toplumu ve bireyi koyarak siyasalın asıl kurucu dinamiklerini görmezden gelmesiyle, klasik parlamenterizmin ilkelerini “ebedi sohbet”e dayalı bir işleyiş mantığı adına tahrif etmesiyle, siyasal birliğin ruhunu basit bir dizi teknik prosedüre indirmesiyle, etik ve ekonomi arasındaki bir salınım üzerinden siyasalı “zaptedici gücün alanı” olarak yok etmeye çalışmasıyla; devleti topluma ve insanlığa, iradeyi toplumsal ideale veya programa, halkı kamuoyuna dönüştürmesiyle, iktidarı ve kudreti “manevi kutupta propaganda ve kitle telkini, ekonomik kutuptaysa denetim görünümüne” sokmasıyla siyasalın varkalma ihtimalini dinamitleyen ve son sürat bir depolizitasyona kapı açan “tutarlı, kapsamlı ve metafizik bir sistem”dir.

    schmitt “eski güzel zamanlar” nostaljisine kapılmayan bir öz arayışı peşinde bu sistemin dayandığı mantığı çok etkileyici bir biçimde gözler önüne sermekte ve siyasalın varolma ve varkalma imkanlarını, son kertede “demagojik bir plütokrasi” olarak gördüğü liberalizm eleştirisinin üzerine kurmaktadır. schmitt metinlerinde karşımıza çıkan kriz vurgusu modern yaşamın kurumlarının ilerleme fikri üzerinden bir eleştirisini de barındırır.

    schmitt, siyasal sorunları “örgütsel-teknik ve ekonomik sosyolojik ödevler”e dönüştüren liberal anlayışın karşısında durarak siyasalın ruhunu yeniden diriltmeye çalışmıştır. sağlam mantıksal kurgusuyla, aforizmatik ve ebedi diliyle, modern siyasetin doğasına ilişkin eleştirileriyle klasikleşen schmitt metinleri bence hala yeni okuma imkanlarıne bekliyor. mesela yeterince üzerine gidilmeyen bir bağlantı noktası olarak spinoza ve/versus schmitt gibi...

    evet, schmitt bize pek çok soru sorduran bir düşünürdür. şimdi başta sorduğumuz soruya dönelim: eğer siz de schmitt’in, iii. reich’la olan ilişkisinden ve nazi iktidarının başhukukçusu olmasından dolayı onun bir günahkâr olduğunu düşünenlerdenseniz, goebbels çiftinin çocuklarını düşünün. çünkü schmitt’e duyduğunuz tekinsiz hissin gidebileceği son nokta onun kendi çocuklarını bile öldürecek kadar patolojik davranan bu insanlarla nasıl işbirliği yapabildiği sorusudur.

    peki acaba schmitt’ten duyduğumuz hoşnutsuzluk, bizi siyasalın ruhunun paramparça edilişinin hiç olmadığı kadar hızlandığı yaşadığımız zamanlarda schmitt okuma zevkinden ve zorunluluğundan mahrum etmeli midir?

    schmitt düşüncesinin ana hatları için ayrıca:

    (bkz: der begriff des politischen)
    (bkz: politische theologie)
    (bkz: parlamenter demokrasinin krizi)
  • carl schmitt'in nasyonal sosyalizmle olan fırtınalı ilişkisi hakkında bilgi verme işini de ben yapayım. scmitt'in nasyonal sosyalistlerle olan işbirliğini heidegger'inkinden ayırmak gerekiyor. heidegger öncelikle schmitt kadar politikanın içinde değildi hitler başa gelmeden evvel (ve sonra). ve schmitt'in aksine heidegger nasyonal sosyalizm başa geçtiğinde bunu olumlu görmüş ve selamlamıştı.

    schmitt'in 1912 civarına kadar tuttuğu gençliğindeki günlükleri okuduğumuzda karşımıza çıkan karakter bir dostoyevski kahramanını andırıyor. büyük işler yapacak ve dünyanın akışını değiştirecek bir yazgıya sahip olduğuna dair narsist bir büyüklük duygusu, kendini başkalarıyla karşılaştırıp başkalarını hep aşağı görmek ve bununla paralel bir şekilde yoğun bir değersizlik, hiçlik duygusu arasında gidip geliyor genç carl schmitt; günlüklerden anladığımız kadarıyla defaaten intiharı düşünüp, bu histeri krizlerini gene megalomanyak bir özgüvene dönüştürerek atlatıyor. 1919'da yayınlanan "politische romantik" ile carl schmitt'in iktidara doğru ilerleyen yolu açılıyor. 1920'ler boyunca gitgide prestij kazanan schmitt aynı zamanda konservative revolution anahtar kelimesi altında birleşen yeni muhafazakarların fikir babalarından birisi oluyor (muhafazakar devrimci başlığında bir nebze anlatmaya çalıştım). fakat schmitt yoğun katolik bu fikir akımından bilerek uzak durup sadece perde arkasından yön vermeye uğraşıyor: katoliklik, almanya'da iktidara ulaşmak, (schmitt'in deyimiyle) leviathan'ı terbiye etmek isteyen biri için zararlı bir arka plan olabilir. 1920'lerin sonunda schmitt berlin tiergarten yakınlarında bir eve yerleşiyor. 1950'lerde yayınladığı "zugang zum machthaber" isimli diyaloglu kitabını bilenler için bu ilginç bir ayrıntı: schmitt o kitabında tarihten örnekler vererek, iktidarın tek bir hükümdar için insani sınırlarını aşacak ölçüde "büyük" bir güç olmasından dolayı, hükümdarın çevresinde olup ona tavsiye veren kişi olmanın, iktidara yön vermek adına ona ulaşabilmenin öneminden bahsediyordu o kitabında. berlin tiergarten'a yerleşerek evini gayet stratejik bir noktada tutan schmitt hızlı bir networking çalışmasıyla kısa sürede weimar cumhuriyetinin bir numaralı hukuk uzmanı oluyor.

    schmitt'in hukuki/felsefi düşüncelerinin özeti yukarıda verilmiş ve gofret beyin'in yazdığı başlıklarda belli kitapların özeti de var. bunlara fazlaca girersem ben işin içinden çıkamam, yeterince güzel yazılmış. ama kendisinin düşünceleri ve nasyonal sosyalizm arasındaki bağı fazla hızlıca kurmadan evvel çok önemli bir ayrıntı:

    1931 senesinde yayınlanan "hüter der verfassung" (anayasanın koruyucuları) kitabı, hitler'in başa geçmesini engellemek adına yazılmıştır. yaşlı ve anayasaya batıl bir korkuyla bağlı hindenburg'u, yükselen nasyonal sosyalizmin anayasayı değiştirmesi tehlikesine karşı uyarma amacını güder schmitt. kitabın konusu schmitt'in kendi düşünceleriyle de paralel ilerleyerek sıcak gelişmelere müdahele etmeye çalışır: schmitt'e göre anayasa (almanca verfassung, "hal") devletin uyması gereken bir norm'u belirtmez, anayasa devletin "hal"idir. ve anayasa ve devlet kendisini koruyamadığı müddetçe anlamsızdır. schmitt'e göre hukuk ancak düzenin varolduğu bir yerde norm oluşturabilir. düzen tesis edildiyse (ki buna karar veren egemendir) hukuk "normal" olana bakarak norm'u belirleyebilir. böyle bir düzenin varolmadığı kaos halinde egemen hukuku askıya alıp olağanüstü hale geçmelidir. schmitt için nasyonal sosyalizmin yükselişi, hitler'in iktidara gelmesi halinde varolan anayasayı ortadan kaldıracak olması gerçeği, anayasanın kendisini koruması için acil bir alarmdı. fakat tüm bu çabalarına rağmen hindenburg'u müdaheleye ikna edemedi schmitt.

    peki hitler başa geçmeden hemen evvel ona karşı çıkıyorken, başa geçtiğinde geçirdiği bu ani dönüşümü nasıl açıklayacağız? 1936'ya kadar nazi iktidarının "kronjurist"i olmasına ne diyeceğiz? schmitt'in kendisi nürnberg'de yargılandı ve savaş sonrasında bu konu bu meseleye geldiğinde hep "sorunlu" bir tavır takındı. schmitt, diğer işbirlikçi entelektüeller gibi "yaptığından çok pişman" değildi, heidegger de bir pişmanlık belirtisi göstermiyordu pek, bir röportajında "nasyonal sosyalist hareketin özünde bulunan o enerjinin zamanla antisemitizm gibi saçma fikirlerle dejenere" olduğunu söylemişti sadece. schmitt ise daha nürnberg'de yargılanırken kendini şöyle stilize ediyordu: schmitt hitler'in iktidara gelmesi gerçeğini çabuk kabullenmişti. bir "hukukçuydu". hitler'i aptal ve primitif buluyor ama nasyonal sosyalizmin mobilize ettiği enerjiyi dikkate değer görüyordu. schmitt 1936'ya kadar nasyonal sosyalistlerle işbirliğini, henüz tamamen "şekillenmemiş" bu hareketi doğru yere yönlendirebilmek için seçmişti.

    bu noktada schmitt'in bir anayasacı olduğunu ve "devlet"le kendisini özdeşleştirdiğini hatırlatalım. kendince amacı belki de genç nasyonal sosyalist hükümetin karşısına "devlet" olarak çıkıp hareketin sahip olduğu siyasal gücü kendince manipüle etmekti. fakat 1936'da völkische beobachter gazetesi schmitt'e karşı bir kampanya başlattı. nasyonal sosyalizmin ruhuna ters, kilise yanlısı bir katolik olması, hitler iktidara gelmeden hemen evvel "hüter der verfassung"u yayınlamış olması, verfassungslehre isimli kitabını yahudi akademisyen fritz eisler'e ithaf etmiş olması (ns zamanındaki basımlarda bu ithafı kaldırmıştır schmitt), yanlış anımsamıyorsam gene aynı kitabın ilk baskısında bulunan yahudi bazı anayasacıları övdüğü satırları sonradan çıkartması gibi şeyler başına "bela" olmuştur. schmitt'in nasyonal sosyalist olarak kariyeri nasyonal sosyalizmin primitifliğinden dolayı yarıda kesilmiştir, ironik bir şekilde.

    fakat kendisinin yarıda kesilmiş kariyeri, bazı şeyleri de unutturmamalı. schmitt weimar cumhuriyetinin rövanşist, versailles düşmanı düşünürlerinden birisiydi. ağır derecede antisemitistti, sadece entelektüel bazda olup nasyonal sosyalistler gibi biyolojik bir ırk tanımına asla varmamış olsa da. bunun dışında hitler'in iktidara gelişinden 1936'ya kadar geçen zamanda bazı "korkunç" makaleler de yazmıştır. röhm putsch konusunda "führer hukuku koruyor" başlıklı bir destek yazısı yazmış, "grossraumordnung" adı altında nasyonal sosyalist jeopolitikasına ilham verip vermediği tartışılan bir kavram ortaya atmış, avrupa düşünce tarihinde temizlenmesi gereken yahudi düşüncesi tesirleriyle filan uğraşmıştır. bu dönemde yazdıklarının gülünçlüğünün farkındadır herhalde schmitt. "balığın karnına girmiştir" bir kere.

    "istisna hali"nin veya dost/düşman teorilerinin bugünkü geçerliliğine halel gelmez elbette, schmitt politika ve hukuk alanında düşünmek adına çok kuvvetli düşünceler atmıştır ortaya ve bugün agamben gibileri tarafından bu düşüncelerin aktüalize edilmesinin semavi felsefe havalarından çalmaya indirgenebileceğini sanmıyorum. gofret beyin'in de belirttiği gibi derin, edebi ve çok kişi tarafından belirtildiği üzere "esrarlı", sanki bir gize sahipmişçesine, mistik bir üslubu olduğundan carl schmitt okumak hakkaten heyecan verici bir tecrübedir. fakat düşünceleriyle nazi dönemi arasındaki bağa geri dönersek: o düşüncelerden bugüne kalmış olanlar farklı bir bağlamda güçlü düşünsel figürler oluştursalar da; weimar cumhuriyetinde schmitt'in yazdıklarının çok daha agresif ve korkutucu bir mahiyet kazandığını belirtmeli. versailles sonrası bilindik tüm sosyal oryantasyonun ambale olduğu, ekonomik bunalımla politik açmazların ve iç savaş halinin tam bir kaos ortamı yarattığı weimar cumhuriyetinde schmitt'in yazıları doğrudan nasyonal sosyalistlere indirgenemeyecek olsa da, bu kaos ortamının tam tersi "açıklığı" ve kaostan çıkaracak büyük, esrarlı bir gücü hissettiren üslubuyla nasyonal sosyalizmi arzulayan bir entellektüel ortamı hazırlamıştır denebilir herhalde. fakat kendi yazılarının ve etkisinin ardından geleni kendisine bağlamak tarihin çok da farklı bir şekilde gelişebileceğini unutmak olur ve schmitt'in "hüter der verfassung" ile hitler'i iktidardan uzak tutma denemesini de hatırlarsak, tarihin tüm yükünü, bir "entelektüel işbirlikçi" figürü bulup üzerinden teoriler yürütmek adına schmitt'in omzuna yüklemek adaletsiz olacaktır bence. schmitt bir işbirlikçidir, ama bu 1933 öncesindeki fikirlerinin kaçınılmaz bir sonucu değildi.

    schmitt 1950'lerden itibaren hayatını plettenberg'de geçirmiştir. sauerland'daki bu ufak köyü macchiavelli'nin zorunlu sürgün yurdu san casciano'ya benzetmiştir. hiçbir büyük gazetede bir tane bile makale yayınlayamamıştır. yeni alman anayasası hazırlanırken ona bir yorum yazıp yayınlamak istediğinde kendisini -bir mahlasla, werner haustein- kabul eden tek dergi, yerel bir tren yolları dergisi olmuştur. tıkılı kaldığı ama çok sevdiği "heimat"ında carl schmitt, ölüm tarihi olan 1985'e kadar ana akım medyada "üzgün yaşlı bir nazi domuzu" gibi hakaretler okumuş, aynı zamanda ufak marjinal sağ grupların kendilerine aradıkları guru rolünü yer yer kabul etmiş, fakat özellikle posta yoluyla hans blumenberg gibi, alexander kojeve gibi önemli düşünürlerle uzun süre irtibat halinde kalmıştır. böyle.
  • heidegger'in kendisine yazdığı bir mektuba rastladım. [*]
    şuracığa çeviriyorum:

    freiburg, 22 ağustos 1933

    saygıdeğer herr schmitt!

    bana zaten bildiğim ve sıradışı bir anlamlılığa sahip olan kitabınızın ikinci baskısını gönderdiğiniz için teşekkür ederim. sizinle bunu yüzyüze tartışma fırsatını umarım bulabiliriz.

    sizin heraclitus'tan yaptığınız alıntı özellikle dikkatimi çekti, çünkü eğer doğru yorumlanırsa tüm özdeyişe kesin anlamını veren basileus'u [kralı] unutmamışsınız. ben de hakikat kavramı hakkında yıllar önce böyle bir yorumda bulunmuştum - 53. fragmandaki edeize [kanıtlar] ve epoiese [yapımlar].

    ama ben şimdi bir podemios'un [savaş] ortasındayım ve tüm yazınsal projeler ikinci sıraya düştü.

    bugün, hukuk fakültesini bilimsel ve eğitsel programla bir bütün olarak yeniden inşa etmek konusunda sizin kararlı işbirliğinizi almayı umduğunu söylemek istiyorum yalnızca.

    ne yazık ki burada işler çok bunaltıcı. yaklaşan şeyler için ruhani güçlerin toplanması işi günbegün daha acil hale geliyor.

    şimdilik dostça selamlarımla bitiriyorum.

    heil hitler! [**]
    saygılarımla, heidegger

    [*] telos, 72. sayı (1987), s. 132.
    [**] alm. "ben bir yavşağım" ç.n.

    savaşın ortasında olmak, hukuk fakültesini yeniden inşa etmek, yaklaşan şeyler için güç toparlamak.

    sadece 6 yıl sonra hitler faşizmi dünyada 40 milyon kişinin ölümüne sebep olacak savaşı başlatacaktır.
  • kendisini epeyce bir okuyup, hakkında düşündükten sonra biraz iddialı bir laf edeceğim haddim olmadan: carl schmitt esasen o kadar da kompleks ve derin bir düşünür olmasa gerek. esas mahareti, hukuğu pozitivist bir şekilde, kanun üzerinden düşünmek yerine, contingencyden yola çıkması gibi gözüküyor. yani birileri bir kanunun ve hükmün meşruiyetini problematize ederken, carl schmitt direk şunu söylüyor: hiçbir kanun ve hüküm, norm ortaya çıktığı bağlamdan bağımsız bir şekilde meşru olamaz: çünkü bunlar tepeden inmez, belli şekillerde ortaya çıkar. kanunlar, hükümler, normlar evrensel ve mutlak değilse, başka türlü de gelişebilecek gibilerse, bu, söz konusu meşruiyet kavgasını, yumrukların havayı döveceği ölçüde tabansız ve dayanaksız hale getiriyor. ilk çıkış noktasında, başlangıç anında, sıfır noktasında normların değil, egemenin sözü geçer diyor. eğer ki bu "egemen"i bir özne olarak almazsak, o zaman yaptığım contingency atfı daha bir açığa çıkıyor: başlangıç, her zaman rastgeledir, asla haklı çıkamaz, çünkü haklı çıkmak için gerekli kıstaslar henüz başlangıç başlamamışken ortada yoktur. düşüncesindeki "istisnai durum" figürü egemenden çok bu boşluğu, henüz hiçbir yazının, kanunun, normun kaplamadığı o alanın birden belirivermesiyle, kapsayıcı ve mutlak olduğu düşünülen düzenin mahcubiyetini ortaya çıkarır. carl schmitt'in egemeni, bir hükümdardan çok, atılan o ilk adımdır.

    yani bana sorulursa, çok çok öze indirgeyince, carl schmitt'in bundan daha ötede bir söylemi yok gibi görünüyor. fakat bu ufacık düşünce bir bomba gibi patlıyor tabii, weimar cumhuriyetinin pozitivist hukuk anlayışlı, ama bu anlayışın kaldıramayacağı kadar çalkantılı siyasi atmosferinde. ama gene de atılan ilk adımın ardından geri kalanların keyfi bir şekilde ilerlemediğini varsaymamalı, meşruiyeti başlangıçta değil, sürecin işleyişinde de arayabiliriz.
  • katolik bir papazın desteği ile berlin’de hukuk okumaya başlayan schmitt, çoğulculuğa (plüralizme) ve parlamenter sisteme karşıt fikirlerinin oluşmasında katolik devlet şekli/yaşam tarzı aile hayatından akademik hayatına uzanan muhitinde etkili olmuştur. özellikle de -roma katolisizminin- düşünürümüz üzerinde ki etkisini, ‘biçimsel mükemmelliğe ulaşmış otokratik yapıya’ duyduğu hayranlığın izlerini bulabiliriz. herhalde eserlerinde donosco cortes’in ‘anti-demokratik devlet öğretisine beslediği sempatinin kökenlerini burada arayabiliriz’.

    schmitt’i başta uluslararası siyaset bağlamında etkileyecek düşünürlerden biri machiavelli’dir. ancak iki düşünür arasında kavramlara yaklaşım açıdan nüans farklılıkları bulunmaktadır. machiavelli’nin kaba bir laiklik etrafında dinin pragmatik amaçlarca kullanılması gerektiği ve insanlarında özünde bulunan kötülüğün dinsel referanslardan ziyade sahiplenme isteğinden ötürü kaynaklandığını eserlerinden anlayabilmekteyiz. schmitt için geçerli olan ise hali hazırda kullanılan devlet teorisinin önemli kavramlarının sekülerleştirilmiş teolojik kavramlar olduğunun altını çizmesidir. dost-düşman ayrımı olarak siyasal kavramında önemli yer tutacak kavramsallaştırmasındaysa insani/dünyevi günahkarlıkla ilişkilendirmesi esastır. bu etkileşim yalnızca ideolojik düzlemde kalmayarak, tıpkı mahiavelli’nin yaşadığı dönemde gerçekleşen rejim değişikliği nedeniyle yaşadığı sürgün misali, schmitt’in nürnberg’te ki tutukluluk sonrası vefat edinceye dek yaşadığı yere ‘san casciona’ adını vermesine neden olacaktır.
    kaleme aldığı metinlerin mahsus tarihselliği içinde irdelediğimizde ‘siyasi ilahiyat’ ile devlet kavramlarını yerleştirirken, dinsel mahiyetle ilişikleştirmesi, egemenlik üzerine olan tezlerinin ilerleyen zamanlarda ‘karar verene’ işaret etmesi, kısaca din biliminden türetmesi rastlantısal değildir. karar veren tanıtlamasında, 1934 yılında hitler’in emri ile 100’e yakın insanın öldürülmesi ile ilgili ‘önder’lik ve ‘en yüksek yargıç’ sıfatlarını geliştirmesi, bu rastlantısal olmayan duruma ve meşrulaştırma işlemlerine dair örneklerinden biridir. önderlik ve en yüksek yargıç gibi bu tür yüksek statünün kullanılmasına işaret eden kavramlar desizyonizmle yakından alakalıdır.

    hobbesyen bir tanımla ‘yasayı yapanın otorite’ olduğunu biliyorsak, schmitt’in ‘egemen olağan üstü hale karar verendir’ sözünü bu doğrultuda takip edebiliriz. ki devlet ‘bella omnu kontra omnes’e (herkesin herkesle savaş hali) son verebilecek, farklı toplumsal gruplar arasındaki fikir çatışmalarına sona erdirebilecek ‘egemendir’. bunu da ancak ‘egemen bir kararla’ gerçekleştirebilir. desizyonizm kavramı ‘siyasi ilahiyat’ eserinde ilk kez kullanılmış, egemenin istisnai durumda yani kriz anlarında vereceği karar anlamına gelmektedir. egemen, tanrı, halk, millet, sınıf, sendika değildir; egemen toplumlarda vuku bulan olaylar sonucunda oluşan durumlara ‘istisna’ olduğuna karar veren kişi ya da birliklerdir.
    schmitt, yaşadığı yıllarda weimar cumhuriyeti’nde uygulanan parlamentarizm sonucunda gerçekleşen istikrarsızlık ortamından şikayetçidir. parlamenter sistemin işlevsel ‘kitleleşerek tözsel olmasa da özdeşliğe ulaşabilen reel halkın politik birlik olarak ortaya çıkarma’ yanı olabilmesine karşılık, weimar cumhuriyeti’nde yaşanan partiler arası uyuşmazlık ve oydaşlıktan yoksunluk bu işlevsel yanın çalışmasına izin vermiyordu. siyasal sistemin tıkanmasına karşılık, rutinleşen bu durumu sona erdirecek, istisnai olduğuna karar verecek kiş/heyet yoksunluğu mevcuttu. (burada bizim konumuz olmamasına karşılık nasyonal sosyalizm bu keşmekeş ortamda filizlenmeye başladı.) schmitt, bize weimar örneği ve diğer liberal parlamenter demokrasilerde karşılaşılabilecek, liberal anayasanın teorisi ile siyasetin pratiği arasında yaşanacak uyuşmazlıklara işaret ediyor. schmitt’in bahsini ettiği kriz anını bir çok siyasal rejimin öngördüğünü özellikle weimar cumhuriyeti anayasası’nın 48. maddesinden anlayabiliyoruz.

    egemenlik açısından çoğulcu hukuk rejimleri açısından anayasanın reddedildiği bir toplumsal ortamda hukuki çerçeve içinde olağanüstü hal/kriz anı belirtilmiş ise bile hukuksal bir düzlemden çıkacaktır. egemenliği tayin etmede kaba kuvvet, silah ve güç belirleyici olacaktır. yasaların ve normların fiilen ortadan kalktığı bir ortamda ne hukuk ne de hukuku tesis edecek/üretecek düşünce vardır.
  • bu adamın muhafazakarlık teorisine göre, bir ortak değerlere sahip toplum oluşturmak için, ortak bir düşman imgesine ihtiyaç vardır. dolayısı ile ortak düşman belirlenecek ve bu düşmanı alt etmek amacıyla toplum birlikte hareket edecektir.