şükela:  tümü | bugün
  • 'aşk filmi' gibi bir etiketin altında kalıp sinema tarihinin yapılmış en ustalıklı propaganda filmlerinden biri olduğu gözden kaçırılmaktadır. filmin öykü, kurgu ve karakter yaratımı tümüyle dönemin siyasal unsurlarının birer yansıması olarak biçimlendirilmiştir.

    filmdeki birkaç sahne üzerinden propaganda içeriklerine bakmadan önce karakterler hakkındaki temel şablonu ortaya sermek daha yararlı olacaktır.

    rick blaine karakterinin filmin başlangıcında altı çizilen karizmatik ve ilgisiz portresi doğrudan abd'nin ıı. dünya savaşına kadar izlediği içe dönük, dünyanın geri kalanına ilgisiz tavrının simülasyonudur. filmin ilk sahnelerinden birinde yer alan rick'in tek başına satranç oynadığı sahne abd'nin olaylara uzaklığını simgelerken yine rick'in paris günlerini hatırladığı bir sahnede uzaktan duyulan top seslerinden alman askerlerin şehre uzaklığını ve kullandıkları silahları net olarak tahmin etmesi de abd'nin savaş teknolojisindeki uzmanlığına ilişkin bir atıftır.

    victor laszlo karakterinin bireysel karşılığı ise dönemin ingiltere başbakanı churchill'dir ancak laszlo doğrudan onun değil, churchill'in direnişiyle yeniden kurulacak barışçıl avrupa rüyasının simgesidir. filmde victor'un çek asıllı olmasının nedeni savaşı başlatan geri dönülmez noktanın çekovslovakya'nın almanlarca işgaline yapılan bir atıftır; yeni avrupa rüyası savaşın başladığı yerden tohum bulacaktır.

    ilsa lund'un oslo'dan kaçtığı ve victor'la tanıştıktan sonra onun ideallerine bağlandığı kendi ifadelerinden anlaşılıyor. oslo yani norveç, almanların çekoslovakya'dan sonra nüfusu alman olmayan topraklardaki ilk büyük işgal hareketinin hedefiydi. ilsa aslında dönemin avrupa'sında ülkeleriyle birlikte özgürlüklerini de kaybeden bir kuşağın temsilcisi ve filmde ilsa'nın gidip geldiği rick mi victor mu ikilemi de kaçmak ya da direnmek arasında bir seçim yapmak için verilmesi gereken o zor kararın bir arketipi. ilerde bu duruma tekrar değinilecek.

    yüzbaşı renault karakteri fimin temel ve sinema tarihinin de en kompleks karakterlerinden biri olarak yakın zamanda adına yazılacak ayrı bir giriyi hiç şüphesiz hak ediyor. kısaca işgal altında yaşam mücadelesi veren fransız halkını ve onların ikilemlerini temsil ettiğini söylemekle yetinilebilir. hiç şüphesiz cephede bir asker olmaktan daha zordur işgal altında günlük yaşamını sürdürmek; her gün yeniden kurgulamak zorundadır kendisini insan.

    karakterleri kısaca özetledikten sonra filmin öyküsü içerisinde propagandanın öne çıktığı kimi noktalara da değinebiliriz artık; karakterlerin anlatılan konumu anlamayı kolaylaştıracaktır.

    casablanca'nın dönemin dünya siyaset sahnesinin bir parodisi olarak kurgulandığı bariz olmakla birlikte, rick'in işlettiği cafe americano'nun şehrin kalbi durumunda olması kolay okunabilecek bir göstergedir. almanlar, fransızlar ve kaçmaya çalışan avrupalılar bu cafede bir araya gelmekte, her olay burada yaşanmaktadır. amerika merkezli bakış açısının bir yansıması olan bu durum rick'in öyküdeki bir kaç bariz hareketinin de sebebidir. örneğin; victor'un alman marşına karşı fransız marşını çaldırmak istediği sahnede almanlardan korkan orkestra üyeleri önce üst katta yaşayan rick'in balkonuna bakarlar. rick'in bir baş hareketiyle verdiği onayla marş başlar ve almanlar susturulur. avrupa'nın geleceği amerika'nın desteği olmaksızın kurtarılamayacaktır. aşağıda dünya siyasetinin bir minyatürü devinip dururken rick üst kattan izler olan biteni; ne zaman nasıl müdahale edeceği de kendisine kalmıştır. dünya polisi amerika, karmaşanın içinde düzenin sembolü!

    film içerisinde birkaç kez tekrar eden bir saat sorma diyaloğu vardır ve hep aynı cevapla son bulur: saat on. diyalog gece kulübünde geçtiği için elbette gece on ve ilerleyen sahnelerde casablanca'dan çıkış bileti alarak amerika'da son bulacak bir yolculuğun beklentisinde olan avrupalılar görünür perdede. saat gecenin onu çünkü aradaki saat farkı nedeniyle tam da bu vakitlerde amerika'da gün aydınlanmaktadır. karanlık avrupa'dan aydınlık amerika rüyasına bir güzelleme...

    film ilerledikçe rick'in değişimi ve ilsa-victor ikilisine yardım etmeye karar vermesi amerikan dış politikasındaki değişimin yansıması olarak okunmalıdır. zira filmin ilk gösterim tarihinden on gün kadar sonra amerika fas'ı işgal edecek ve savaşa doğrudan taraf olacaktır. elbette amerikan kamuoyunu yıllarca sürecek bu savaşa psikolojik olarak hazırlamak için de mükemmel bir propaganda aracı olacaktır casablanca.

    propaganda yalnızca amerikan seçmenlerine yönelik de değildir. ikiye bölünen fransa'da halkın büyük kısmı işgal altında günlük yaşamını sürdürmeye çalışırken almanlarla mecburen ilişki kurmaktadır. bu hem zor hem de kaçınılmaz bir durumdur ve ağır bir suçluluk duygusu yaratmaktadır. filme bu durumda kalan fransızlar için de bir mesaj yerleştirilmiştir. ilk sahnelerde rick'e aşık olduğunu gördüğümüz ancak daha sonra rick'in barında alman askerleriyle eğlendiğine tanık olduğumuz fransız kadın karakter bu işlevi üstlenmektedir. almanlarla yakın bir ilişki kuran kadın, bir sonraki sahnede victor'un alman marşını susturmak için la marseillaise marşını çaldırmasıyla birlikte kontrolsüz bir ruh haline girerek fransız ulusal marşına, üstelik herkesten daha gür bir sesle, gözyaşları içinde haykırarak eşlik etmektedir. fransız halkı savaş döneminde zorunlu ilişkiler geliştirmiş olabilir ve kimse bunun için onlar suçlamamaktadır der bu sahnede casablanca; yeter ki doğru zamanda yeniden özgür fransa için harekete geçebilsinler.

    filmin finalinde rick'in ilsa'yı victor'a emanet etmesi avrupa halklarının avrupa rüyasına ve onun önderliğini yapan churchil'e bırkalımasıdır aslında. ilsa'nın karşı çıkmadan victor ile gitmeyi kabullenmesi de aslında victor isminin anlamıyla oldukça ilişkilidir: zafer. avrupalılar kaçmayı değil zafer için kalıp mücadeleyi seçmelidir.

    kısaca belirtmekte fayda var: film boyunca victor ile rick arasında devam eden gerilim aynı zamanda almanlar karşısında zayıf bir direniş gösteren ve her gün gücünü yitiren ingiltere ile abd arasındaki üstü örtülü bir gerilime de işaret ediyor. finalde ingilterenin payına avrupa düşerken aslında bu durum, ingiltere'nin o ana kadar devam ettirdiği güneş batmayan imparatorluktan avrupa liderliğine razı olduğu, dünyanın geri kalanını ise abd'ye bıraktığının göstergesi olarak değerlendirilebilir.

    finalde ilsa ve victor'u taşıyan uçak havalanırken geride kalan rick'i yakalamak isteyen alman komutanın yine rick tarafından öldürülmesi ve baştan beri ikili oynayan yüzbaşı renault'un rick'i kollaması ise fransa'nın içinde bulunduğu durumun bir özetidir. dönem fransa'sı ikiye bölünmüş, de gaulle liderliğindeki güney fransa işgale direnmeye çalışırken merkezi vichy kenti olan alman yanlısı fransız hükümeti ise uzlaşmayı seçmişti. final sahnesinde renault'un elinde bir içecek şişesi vardır ve üzerindeki marka vichy'dir. rick'le birlikte gitmeye karar veren renault şişeyi çöp kutusuna atar; farnsa seçimini yapmalıdır; özgür fransa için vichy hükümetine değil, de gaulle liderliğindeki direnişe destek vermelidir.

    finaldeki o ünlü sözün, 'bu iyi bir arkadaşlığın başlangıcı olacak' repliğinin filme sonradan yerleştirildiği, çekim aşamasında senaryoda yer almadığı biliniyor. iddiaya göre yapımcılar sonradan, başlamakta olan yeni amerika-avrupa kutbuna işaret etmek için bu cümleyi filme yerleştirmek istemişler.
  • kliselerle dolu, degil kliselestirilecek dilberim temalari yaratmis bir filmdir, bastan ayaga orjinaldir.

    konusu kisaca soyledir
    rick hayattan tiksinmis bir insandir.bir barda saga sola artislik yaparak , savas zamani oyunlar dumenler cevirerek para kirmaktadir.bir gun bara gozleri titreyen bir kadin ve esi gelir.biz bu gereksiz goz titreyisi tavir degisikligine anlam veremezken, ortaya cikar ki bunlar eski sevgilidir. ama boyle "sebepsizce cektin gittin" gibisinden turk pop sarkilarinda(ve kimi zaman gercek hayatta) yasanan bir denyoluk sebebiyle rik travma gecirmis, beyaz krem takimlara mahkum olmustur. ama ilsa'nin bir sebebi vardir! oldu sandigi esi viktordan "aman oldu galiba" diyerek sogudugu bir sirada karsisina cikmistir rik."bosta kalmayalim" demis olacak ki iliskiye girmistir, sonra viktor un olmedigi ortaya cikinca, "first things come first" diyerek tren garinda rik i ekmistir.su talihin anus deligine bakiniz ki, viktor'un rik e isi dusmustur.viktor bos adam da degildir direnisin lideridir, rikinin ekmek yedigi savasin gidisatini degistirebilecektir, ve lakin kazablankadan kacmazsa almanlarla papaz olacaktir.kacmasini saglayacak belgelerden ise rikde 2 tane vardir.rik "bu ne lan boyle talih zkti bizi kor salih" diyerek herseyden nefret eder. ve bakalim rik yuva yikan bi godos mudur degil midir?
  • sinemada henüz klişe diye bişey olmayan zamanlarda çekilmiş bir sinema klasiği; final sahnesinde yeni bir film başlayacakmış gibi olması ise humprey bogart'ın dışında hiçbir oyuncunun filmin final sahnesi olduğunu bilmeden oynamasıymış; yönetmen martin curtiz'in dehası...
  • yönetmenin ronald reagan ve humphrey bogart arasında tercih yapmakta zorlandığı ve sonunda hayatındaki en doğru kararı verdiği film. bu tercih sonrası hırs yapan reagan, öyle bir hayal kırıklığına uğramıştır ki gaza gelip abd başkanı olmuştur.

    ==şpoylır=
    filmi ne zaman izlesem, hep yüzbaşı reno'nun rick'e meyilli olduğunu düşünürüm. zira bir sahnede ilsa'ya rick'den bahsederken "kadın olsam hiç düşünmem ona veririm" gibisinden bir lafı olmuştur. filmin sonunda da rick'in binbaşıyı gözünün önünde öldürmesini gammazlamayarak bu şüphelerimi güçlendirmiştir. sonra da rick reno'ya "seninle çok iyi arkadaş olacağız" demiş ve karanlığa karışmışlardır. artık neylemişlerdir sonra bilinmez. onlara kalmıştır gerisi. bize de haklarında böyle dedikodular yapmak düşer.
  • hikayedeki guzellik erkegin de kadinin da hayatinin her doneminde kendini rik, ilsa ya da viktor yerine koyup "lan ben olsam ne yapardim acaba?" ya da "hah simdi rik olduk bakalim ne yapacaz?" dedirtebilmesidir.

    misal ben rik in yerinde olsam "sittin tane muzikhol varken benim barima niye geldin?" derdim filmdeki gibi.killanir, kendim atlar giderdim ucaga. manyak miyim niye elcagizimla bilet veriyorum orospuya.hem de onceki gece silah cekti. tamamen karaktersizlik abidesi. bana ne lan viktor olmediyse? yalan ruzgari mi bu? 40 cikmadan helvasini yemissin, hala viktor bilmemne.

    viktor olsam direkt iskillenirdim, ulan bi oluyoruz kari saniyesinde dirisini buluyo derdim. ne isim olur der, baba sen ver o bileti bana al sen de bu bileti, biz gidelim ortamlara akalim, benim buildigim teskilatta cok saglam bi iki tane var. kalsin bu orospu abdullahlarla, mosyo ferarrilerle, ugartelerle de akli basina gelsin teklifini getirirdim.
  • casablanca diyince herkesin aklına haklı olarak as time goes by gelir play it sam gelir lakin bir de filmde geçen ve sam'in nerdeyse tüm bar ahalisiyle birlikte söylediği oynak bir şarkı* daha vardır ki nedenini tam bilemesem de özellikle sözlerinin şu kısmı fena halde hoşuma gitmekte, anlamsızca anlamlı gelmektedir:

    sam: who's got nothing?
    ahali koro halinde: we've got nothing
    yine sam: how much nothing?
    yine ahali: too much nothing
  • bilinenin aksine filmde "play it again, sam" diye bir replik yoktur. "play it once, sam" vardır. "play it , sam. play as time goes by" vardır. hatta "sing it, sam" vardır ama o yoktur iste...
  • filmin en güzel ve en can alıcı cümlesi, almanların ertesi gün paris'i işgal edeceklerini duyduklarında ilsa'nın rick'e "dünya darmadağın olurken biz aşık olmakla meşgulüz" deyişidir. yıllar sonra ahmet kaya "şehirlere bombalar yağarken her gece, biz durmadan sevişirdik" diyerek aynı ruh halini tekrar bizlere yansıtmıştır.
  • üstüne bir essay yazmam üzerine her türlü ayrıntısını ezberlediğim ömrüm boyunca bir daha izlemek istemediğim film. siyah beyaz imagerysinin fazlaca kullanıldığı, ışığın ciddi bir sembol olduğu film. ilsa sürekli beyaz giyerken, almanlar sürekli siyah giyinirler bu filmde. ve sevgili rick de siyah ve beyaz giyinir. genelde karanlık ve kaos içinde geçen film ortama ilsa geldiğinde aydınlanır. özellikle bir sahne vardırki rickin yalnız oturup efkar yaptığı ilsa gelir ve güneş gibi doğar ortama sahne birden aydınlanır. başarılı bir filmdir özünde ama benzeri konularda aşk acılarıyla ilgili bilimum film çevrildikten sonra klişe gelmektedir bizlere. oysaki türünün ilk örneğidir.
  • "seni son gordugumde ustunde mavi bir elbise vardi*" repliginin gectigi bu filmde seneler sonra farkedilmistir ki ilsanin o gun ustunde mavi bi giysi yoktur, cizgili gri bir elbise vardir. ama siyah beyaz filmin guzelligi de bu degil midir?

    edit: * candyline hatamı düzelttirdi.