şükela:  tümü | bugün
  • hanifi altaş'ın, yıllar önce yeni hayat dergisinde yayınladığı yazısı. katledilen ve sistematik soykırıma uğratılan türkmenlere saldırıların arttığı ve türkmen lider ali haşim muhtaroğlu'nun şehit olduğu günde bu yazıyı bir kere daha okumak elzemdir.

    ***

    çekilme!

    türklerin bugün içinde bulundukları durumu tek bir sözcükle ifade etmek gerekiyorsa eğer ben buna “çekilme” diyorum. öyle bir durum ki bu; aklıma geldikçe, uykularım kaçıyor; adeta kanım çekiliyor.

    bu ‘çekilme’de her şey var. ama en başta edilgenlik var. kadere ve başkalarına boyun eğme var. başkalarının iradesine tabi olmak var. gitmek yok, çekilip götürülmek var. sürüklenmek var. hiçbir zaman ileriye doğru bir hamle yok; hep geri çekilmek var. hatta geri çekilme de değil, hiçbir savaş kaybetmediğimiz halde düpedüz bozgun var…

    bütün dünyada iştihaların kabardığı, hırsların azgınlaştığı bir zamanda, her bir milletin kendi küresini inşa etmeye kalkıştığı bir dönemde, istisnasız dünyanın bütün ana karalarında silinmez izler bırakmış görkemli bir tarihe, ufukları ve imkanları sınırsız bir coğrafyaya sahipken, dünyayı yeniden kurmak veya yeni bir dünya kurmak yerine kabuğuna çekilme var. büyümek ve büyüklük düşüncesi yok, o olmayınca da ufukta ancak küçülme, ufalma ve ufalanma var…

    ***

    çekilmenin bir de öbür türlüsü var. türkçesi var, türk’yaraşanı, yakışanı var. önce ergenekon destanı geliyor aklıma. büyük bir bozgundan sağ kalabilmiş iki kişinin geçit vermez dağların ardına çekilerek türk’ü yeniden büyük bir ulus haline getirmelerinin destanı geliyor. o ne muhteşem bir çekilmedir. ve sonrası… aynı ihtişamla anlatır ziya gökalp:

    “ ergenekon yurdun adı

    börteçine kurdun adı

    dört yüz sene durdun hadi

    çık ey yüz bin mızrağımız”

    o çekilmeyi özlüyorum…

    sonra sakarya geliyor aklıma. sakarya gerisine çekilmek de bir çekilmeydi.üstelik de eskişehir-kütahya bozgununun hemen ertesinde, garp cephesi kumandanı ismet paşa’nın “artık her şey bitti, mahvolduk” dediği noktada. ama o büyük bozgunu düzenli bir geri çekilişe dönüştüren bir irade vardı ve o çekilmek iradesi bizimdi. orada yol ve yön gösteren bir sarışın kurt vardı. sakarya yayının gerisine çekildik ve sonra o yay, çekilebileceği en son raddeye kadar çekilmiş olmanın verdiği müthiş enerjiyle yunan ordusunu darmadağın etti.

    ikinci ergenekon’du bu. ergenekon, cumhuriyetin ilk dönemini simgeleştiren sihirli sözcüktü aynı zamanda. o dönemde yapılmış bir ergenekon tablosu milli eğitim bakanlığının girişini süslerdi. şimdi böyle bir bakanlık var mı, varsa o tablo duruyor mu, bilmiyorum. eğer hala varsa on yıl, yirmi yıl sonra yerinde kalır mı, emin değilim. o da çekilir, alınır; atılır; tıpkı şimdilerde tarihimizin tarihlerden çıkarıldığı gibi… tarih gider de destan kalır mı hiç? hatta değil destanlarımızı, masallarımızı bile silerler bu gidişle…

    ergenekonları özlüyorum…

    ne yaman, ne uğursuz bir çekilmedir bu. karabağ’dan çekildik, yetmedi laçin’den, kelbecer’den çekildik. yetmedi, fizuli’den, cebrail’den çekildik? haydi, orada ordusuz türklerdik, imdadımıza gelecek nuri paşa, halil paşa; enver paşa neslinden birileri de yoktu diyelim? peki ya kıbrıs’tan niye çekiliyoruz? bir savaş mı kaybettik? ruslar yeniden yeşilköy’e kadar mı geldi? değilse, kuzey kıbrıs’ı bir referandumla mı aldık ki, referandumla çekiliyoruz?

    ya musul-kerkük? bakınız bundan tam doksan yıl önce erbil’den geçen yüzbaşı selahattin beğ (yurtoğlu), 1915 yılında yani birinci dünya savaşı sırasında ırak cephesine görevli olarak giderken uğrayıp bir gece kaldığı erbil için, -kürt-ermeni kırması özal ve onun işbirlikçisi olduğu amerikalıların sayesinde bugün kuzey ırak’taki kürt eşkıyabaşlarının merkezi konumuna getirilen erbil şehri için- anılarında bakınız neler söylüyordu: “erbil pek az kürt bulunan bir türk şehridir. ama çevresindeki arap, yezidi; kürt aşiretleri mütemadiyen kasabaya ve kasabanın ova, bağ ve tarlalarına saldırır. bağları, tarlaları yağma eder ve şehri soyarlar, insanları öldürürler, zenginlere musallat olurlar. hükümet bunlarla başa çıkamaz. halk gece olunca dar surların içine çekilir, kapılar kapanır, can ve mal güvenliği ancak böyle sağlanabilir. ova zengindir. ama şehirden uzakta tarla ekmeye, bağ yapmaya imkan yoktur.“

    bugün ise erbil, içinde pek az türk’ün yaşadığı bir kürt şehri haline gelmiştir. türkler erbil’de bir iki mahallede yaşama savaşı veren sığıntılar konumuna düşmüşlerdir. doğrusu erbil, 1950 yıllarına kadar şehir nüfusu türkçe’den başka dil konuşmayan, türkiye cumhuriyeti sınırları içerisindeki hakkari’ye bakarak iyi dayanmıştır. çünkü hakkari bugün itibariyle tamamen kürtleşmiştir.

    öyle anlaşılıyor ki, kerkük de pek yakında erbil’in akıbetine uğrayacak, türkler oradan da çekileceklerdir! kerkük’ün acıklı hoyratlarından, feryatlarından başka bir şey kalmayacaktır geriye… ama tabii gökkubede! evlerinde kafka’nın hamamböceklerine dönüştürülmüş hemcinslerini büyük bir dikkat ve merakla izleyen sürüler, amerikan ordusunun koruyucu şemsiyesi altında kerkük’e dalan çakal sürülerinin yalnızca o şehrin tapu ve nüfus dairelerini yakmakla yetinmediklerini, türk’e ait mezar taşlarına bile saldırdıklarını hiç bilmeyecekler. onlar belki bilmeyebilir, bilmemekte de mazur olabilirler. peki ama ya omuzları luzümsuz derecede kalabalık olan birileri, o kırılan mezar taşlarından birinin de mustafa kemal’in en yakın arkadaşlarından ömer naci’nin olduğunu görmediler mi? gördüler de acaba bir yerlere mi not ettiler? peki ya, atatürk sağ olsaydı bunlara izin verir miydi, velev ki yapsalar yapanların yanına bırakır mıydı diye hiç düşündüler mi?

    ama bu uyuşuklukla gün gelir, yurt sandıkları yer vahşi bir cangıl, evleri mezarlıkları olur birilerinin ve birileri birilerinin içeceği kahveye zehir koyma gereğini de duymazlar. başlarına çuvalı geçiriverirler, emirlerine de öyle imralı adası filan tahsis etmezler…

    diyarbakır da bundan otuz beş kırk yıl öncesine kadar nüfus bakımından bir türk şehriydi. ama ya sonra ne olmuştur? doğu devrimci kültür ocaklarının kurulmasından ve kürtçü-bölücülerin içine sızdığı solun türkiye halkları söylemini benimsemesine paralel olarak günden güne kürtleştirilmiştir. akkoyunlu uzun hasan’ın başkenti, ziya gökalp’leri, cahit sıtkıları yetiştirmiş olan diyarbakır’dır kürtleştirilen!

    kıbrıs’tan çekilmekle, musul ve kerkük’te amerikalılardan çekinerek kırmızı çizgilerimizden çekilmekle kalacak mıyız peki? bu gidişle sıra hatay’dan, daha sonra da anadolu’dan büsbütün çekilmeye gelmeyecek mi?

    çekilme çoktan başlamıştır bile…

    çok değerli arkadaşım, muharrem kılıç’ın, kendi köyü olan ankara’nın hemen dibindeki gölbaşı’nın bir türk köyü ile yanıbaşındaki bir kürt köyünün son otuz yıllık süre zarfında geçirdiği nüfus değişimini anlattığı dehşetengiz yazısının başlığı “türkiye’de türkler asimile ediliyor” idi. ben bu yazıyı yeni hayat’ta biraz da merak uyandırsın diye bir “mi” ekleyerek “türkiye’de türkler mi asimile ediliyor” diye yayınladım. ama aslında o mi’nin hiç de gerekli olmadığını bile bile, içim kan ağlayarak…

    ben de muharrem beğ’e memleketim olan kırşehir’in köpekli köyünü örnek vermiştim. köpekli köyünde türk’ün köpeği dahi kalmamıştır bugün.

    osmanlı 19. yüzyılın hasta adamıydı. türkiye ise yirmi birinci yüzyılın kanserli hastasıdır. kanser bütün vücudu sarmak üzeredir. trakya’dan tutunuz, izmir’e, aydın’a, marmaris’e, antalya’ya; mersin’e kadar…

    mikro kozmos’u görerek, makro kozmos hakkında fikir edinmek mümkündür. yeni hayat’ın daha ikinci sayısında, “kürtçü-bölücü hareket üzerine” başlığıyla yazdığım bir yazıda aynı konuyu işlemiş ve gaziantep’te türklerin nasıl sürekli olarak kürt istilası karşısında evlerini ve mahallelerini bırakarak geri çekilmekte olduklarını örnek diye vermiştim. yıl 1994’tü.

    ne var ki kerkük’ün ebediyen yitimi anlamına gelecek bir istilaya seyirci kalmak demek, bu coğrafyada en eski türk yerleşimine sahne olan kerkük’ten çekilmek demek, iddiayı yitirmek, sahneden çekilmek demektir. iddiası olmayanların ise yaşama şansı da, yaşama hakkı da yoktur. kerkük’ten çekilmek; sonrasında antep’ten de, maraş’tan da, sonra sonra bütün anadolu’dan da çekilmek demektir!

    tarih sahnesinden çekilmek demektir!

    ***
  • narçiçeğim benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım
    ince içlenmelerle kıvrıla kıvrıla
    tenimde düğümlenen duygu çıkmazım.
    öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek
    tutkular köpükler içinde
    incitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden
    çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden
    usulcacık, saygılı
    derin kuyularına büyük yalnızlığın
    izler bırakarak geride yürek çarpıntılarından
    iyimser, kederli
    bir özge zaman arması gibi
    andıkça sevgiyle
    yalnızca sevgiyle ışıklanan...

    yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz
    bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor...

    şükrü erbaş