şükela:  tümü | bugün
  • bir bireyin kendi kisisel gelisim ve degisimi sonucu vardigi bir noktada gecmisinde daha once bulundugu bir noktayla celisir hale gelme surecidir. bunun bir dongu olma sebebi kisisel gelisim ve degisimin tek atimlik olmamasindan dolayi gelecekte tekrarlama olasiliginin yuksekliginden gelir.

    genelde toplumda bu vaziyete yaklasim "bak eskiden ne diyordu simdi dedigine bak" biciminde olumsuz bir vurguyla tezahur eder. kendisinin gecmisteki haliyle celismek bir kusur ya da eksiklik addedilir. o sahsin gorusleri bu yuzden guvenilmez bulunur (bkz: bir dedigi bir dedigini tutmamak). hata yapma korkusu da bunun farkli bir izdusumudur.

    toplum degismezligi "kotulesmemek" olarak kabul etmistir. halbuki degisim iyi ve kotu yonlere gidebilir haliyle degismezlik "en azindan kotulesmemis" iyimserligiyle degil "hic iyilesmemis" kotumserligiyle algilanmalidir.

    bu yanilginin tek kotu tarafi "olumlu degisim" ihtimalinin gozardi edilmesi degil ayni zamanda "kotu yonde" kabul edilen degisimin "kotu"lugunun aslinda goreceli olma ve uzun vadede "iyi" olarak algilanabilecek bir unsur olabileceginin gozardi edilmesi. yani tanimi degismeye musait bir "kotu" kriterini evrensel kabul etme hatasi. hatta mutlak oldugu kesin olan "kotu" bir degisimin uzun vadede daha karli olumlu bir degisime varma ihtimalinin de gozardi edilmesi gibi. (bkz: fedakarlik)

    bireylerin degismezligi ayni zamanda toplumun degismezliginin ve haliyle "iyilesmezligi"nin garantisidir. bu "aman kendimizle celismeyelim" kaygisinin vardigi nokta hem bireysel hem toplumsal duzeyde hatalarinda israr, degisim korkusu, farkli olana dislayici ve ayrimci bakis acisi olarak yansir. kendimizin degismezligi, degisik olana antipatimizi korukler. haliyle hem bizim hem de toplumun tolerans yoksunlugunu percinler.

    celiski dongusunun aslinda insan ve toplum gelisiminin dogal bir parcasi oldugunu kabul etmek bir bireyin kendi uzerinde yapabilecegi en kolay ve basit degisimdir. bu kadar basit olmasina ragmen aslinda bir toplumun gelisme ve ilerlemesi onundeki en temel ve problemli engellerden birini de kaldirir.

    elbette celiskiyi dogal kabul etmek celiskinin kendisinin bir eksiklige ya da yanlisliga gosterge teskil etme ihtimalini gozardi etmeyi de gerektirmemelidir. bir celiski, onun zorunlu olarak bir eksiklik ya da bir hata gostergesi olamayacagini kabul etmekten otesi degildir. o celiskinin gercekten kotu yonde, kotu niyetli, olumsuz olacagi ancak ortadaki tutarsizligin parametrelerini kefelere koyup olcup bicmekle olur. haliyle celiski aslinda sadece degisimdir. bunun iyi ya da kotu yonde oldugu konu bazinda degisir. hatalar dahi tecrube yarattiklarindan basariya altyapi olusturabilirler.

    o yuzden: "onceden ne diyordu simdi ne dedi" tek basina hicbir sey ifade etmez. salt bunu kullanarak elestiri getirdigini zanneden adamin entry'sini kotulerim, kendisini de aklimdan silerim. dilegim de odur ki degisim kutsal addedilsin, duraganlik lanetlensin, elestiriler "10 yil once dedigiyle ayni seyi soyluyor hala" diye gelsin. celiski dongumuzle barisik yasayalim. dunyada baris olsun. (bonus)
  • degismek, gelismek, iyiye ve dogruya dogru bir devinim halinde olmak celiskiler yaratsa da yerilecek degil alkislanacak seyler, evet. lakin "la la la, onceden ne diyordu simdi ne dedi" elestirisi/argumani ne kadar iticiyse, bu degisimi yasayan insanlarin hic bir degisim yasamamiscasina o sureci inkar etmeleri de bir o kadar iticidir. kendisini o "dogru/guzel" her neyse o sonuca hicbir celiski veya hata yasamadan hop diye varmis gibi sunmak aslinda bir ustunluk taslama cabasi, hatta bazen bir farkindalik sovenizmi icerir cunku. bence bu noktada "e ama guzel kardesim, bak x sure once sen kendin ne diyordun/yapiyordun" demek mubahtir. bu baglamda bu lafin amaci degisimi elestirmek, karsindakinin zaman icinde kendisiyle celismesini yuzune tokat gibi carpmak falan degildir, daha cok o degisim surecini sindirmeden, hazmetmeden vardigi iyi/guzel seyin bir manasinin olmayabilecegini hatirlatmaktir. benim icin asil takdir edilesi kisiler vardiklari noktayi varamamislarin kafasina "ben hep bu noktadaydim, siz bu mukemmel noktanin farkinda bile degilsiniz sefiller" dercesine kakanlar degil, varamamislara "bakin arkadaslar, ben de sizin bulundugunuz noktadan basladim, soyle evrildim, boyle degistim, su celiskileri bu bocalamalari yasadim, soyle yaptim vardigim nokta budur, ve su sebeplerden bu nokta daha iyi" diyebilen, varilan noktayla ovunmek yerine varis deneyimini de paylasabilen kisilerdir. celiski dongunuzu inkar etmeyin, sahiplenin, paylasin, cogaltin. goklerde yer acin ucurtmalara. (bonus)
  • serdar keskinin ıraksamalar albümünün en sevdiğim parçalarından biri olan denklem tiyakileri şu sözlerle başlar ;
    ''anlatamadıysam kendimi sana
    bil ki kendime de anlatamamamdandır
    seni kendime, kendimi bana
    kendimi kendime anlatamamamdandır''

    insanın kendini bilmesi dediğimiz durumun belki de hayattaki tam karşılığı aslında yoktur. çünkü çoğu zaman değiştiğimizin farkına varamayız.
    kendi siyasi gelişim sürecimi göz önüne aldığımda birkaç kere döneklik yapmış biri olarak kendimi eleştirebilirim.
    ancak ben bunu gayet iyi bir niyetle kendime haksızlık yapmadan hayattaki denklemlerden kendime denklemler oluşturduğumu söyleyerek açıklıyorum. hayattaki devinimim sonucunda şu an karşıma çıkan çelişkilerimi kazanım olarak görüyorum.
    çelişki döngüsünü farkedebilmek başlı başına bir erdemdir, özeleştiri verebilmektir.
  • yaşam boyunca yaşanan çelişkiler ile iyi ve kötünün şartlara göre değişimi harmanlanmış, aslında insanın kendini haklı görebilmek için atacağı taklanın sınırları çizilmiştir.
    "hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır" ayrı, tutarlılık ayrıdır.
    mükemmel bir süreç kendini geliştirerek sürekli ileriye gider, tutarlılık aslında bu gidişatın yönüdür.
    çelişebilmek için ya daha önceden geriye gidilmiş yada bulunulan zamanda geriye gidilmiş olunmalıdır.
    burada dikkat edilmesi gereken telafi edilebilirliği olduğu sürece geriye gidilmiş olmanın çok ta öyle büyütülmemesi gereken bir durum olduğudur.
  • hayatimda su ana kadar en azindan 4 kere (1995-2001-2007-2010) yasadigim bir sey. ama daha cok her seferinde kendini biraz gelistiren bu anlamiyla da donguselden ziyade progresif bir tur tez-antitez-sentez sureci goruyorum.
  • dört yüce hakikat 'in ilki olan acının temel sebebi değişimdir. değişim; her şeye dair... maddeler, hisler ve fikirler, hisler ve fikirlerden doğan motivasyonlar, niyet, olaylar, koşullar. değişen her şey beden ve fiziksel hisleri, zihin dolayısıyla fikir ve ideolojileri de kapsadığından kimlik sorunsalı oluşur. hangi ben? zira; dünkü ben şüphesiz bugünkü ben değil ve bugünkü ben asla yarınki benle aynı şey olmayacak.

    bebeklik dönemindeki beden ile ergenlik, gençlik, orta yaş , yaşlılık dönemindeki beden aynı şey midir? sürekli değişir hem biçimsel olarak hem maddesel olarak... tükettiklerimiz vücudumuzu oluşturur ve yedi sene içerisinde derinin tamamı ile yenilendiği söyleniyor... 7 sene önceki elinizden eser yok şu anki elinizde. bedenin aralıksız olarak farklılaşması neden insanlara ilginç gelmez? zira "her an" bir bedeni vardır insanın yaşantısı dahilinde ama her an biraz daha farklı bir bedeni vardır...

    erken yaşlarda beden iyidir, sağlıklıdır belki de. zaman geçtikçe ufak ufak ağrı - sızılar başlar. evvela güzel olan deride zamanla kırışıklıklar belirir, ten rengi değişir, belki saçlar dökülmeye yahut beyazlaşmaya başlar...bu değişimlerin her biri kaçınılmaz acıyı beraberinde getirir.

    düşünceler de öyledir. çocukluğunuzda yazdığınız kompozisyonları okusanız sadece sizin anlayacağınız garip bir utanma hissi yaşarsınız... gençliğinizdeki ilgi alanları, arkadaş çevreniz belki gelecekte bunlar da sizi şaşırtacak " ne kadar aptalmışım " şeklinde iç geçirmenize sebep olacaktır.

    dialektik materyalizm kuramının ortaya atılışından yaklaşık 3000 sene önce buddha şöyle açıklamıştı:

    “these are not mine; these am ı not; these are not my soul.” “this is not mine (n’etam mama); this am ı not (n’eso ’ham’asmi); this is not my soul (na me so atta).”

    " beden ne benim ne sensin, o ne benimdir ne de senin. "

    sözkonusu farkındalık ile beden ve zihnin bile her an değişime tabi olduğu ve bu nedenle "sabit" bir kimliğin hiçbir zaman var olamayacağı örneklenmeye çalışılıyor.

    "bhikkhus, form is not-self. were form self, then this form would not lead to affliction, and one could have it of form: 'let my form be thus, let my form be not thus.' and since form is not-self, so it leads to affliction, and none can have it of form: 'let my form be thus, let my form be not thus.' "bhikkhus, how do you conceive it: is form permanent or impermanent?" — "ımpermanent, venerable sir." — "now is what is impermanent painful or pleasant?" — "painful, venerable sir." — "now is what is impermanent, what is painful since subject to change, fit to be regarded thus: 'this is mine, this is ı, this is my self'"? — "no, venerable sir." "so, bhikkhus any kind of form whatever, whether past, future or presently arisen, whether gross or subtle, whether in oneself or external, whether inferior or superior, whether far or near, must with right understanding how it is, be regarded thus: 'this is not mine, this is not ı, this is not myself.'

    " bhikkhular, form (biçim) öz değildir. eğer biçim öz*olsaydı ıstıraba yol açmazdı ve kişi forma ilişkin " şeklim şöyle olsun ama böyle olmasın " diyebilirdi. lakin form öz olmadığından ıstıraba yol açar ve kimse forma ilişkin " şeklim şöyle olsun ama böyle olmasın " diyemez. bhikkular, nasıl algılarsınız : " form kalıcı mıdır yoksa geçici mi? " - " geçici, efendim " - " geçici olan can sıkıcı mıdır zevkli mi? - " can sıkıcı, efendim " - " peki, geçici olan ve değişimi içermesi nedeniyle ıstıraba yol açan şey şu şekilde ifade edilebilir mi : bu benim, bu benim, bu özüm "? - " hayır, efendim ". " öyleyse bhikkhular formun herhangi bir biçimi geçmişte, gelecekte yahut henüz yükselmiş olsun, aleni veya gizli olsun, içsel ya da dışsal, basit yahut yüce , yakında veya ırakta olsun doğru anlayışla şu şekilde ifade edilmelidir " bu benim değil, bu ben değilim, bu özüm değil ".

    burada formdan kasıt sadece fiziksel biçim değildir. isim de bir formdur ve esasen o da değişir. hiljaisuudesta değil benim adım, belki öldükten sonra şu anki ismimin hiçbir anlamı olmayacak. isim de sadece kimliğimizde yazan şey olmak zorunda değil; bazı insanların ideolojileri, statükoları, meslekleri de isimleri haline gelir. öyleki bu süptil formlar fiziksel madde ve cisimlerden daha çok önem arz etmeye başlamıştır bireyin hayatında. bunlar da fiziksel forma benzer şekilde hem toplum içerisinde görünen gerçek olarak değişir ( dünkü siz ile bugünkü siz arasında açıkca seçilen farklar vardır ) hem de iç dünyanızda artık "kabul edemeyeceğiniz" eski öznitelikler olarak görülmeye başlanır.

    değişim yani evrendeki durdurulamaz dinamizm iyice anlaşılarak mevcut anın olduğu şekli ile kabul edilebilmesi ihtimali doğar; yani kişi herhangi bir şekle sahip olduğunu inkar ederek, kalıplara girmez. şu an sadece konvansiyonel (toplum icadı) olarak öğretmen, orta yaşta ve ateist bir insandır. ki konvansiyonel realite dünyevi hayatın vazgeçilmez parçasıdır ( hukuki kurallar, medeni kurallar, ahlaki kurallar hatta ve hatta fizik kuralları!) realite kendisi ile çelişmesine rağmen zaten bu çelişkinin adı yaşamdır. sürekli değiştiğini hatta ve hatta değişmek zorunda kaldığını inkar etmek yerine; belki de bu şizofrenik hapisaneye düşüşünün nedenlerini sorgulamalıdır bağımsızlığı arayan insan.

    (bkz: anatta)
    (bkz: anicca)
    (bkz: dukkha)