şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
  • kişiler hakkında entry yazmayı çok sevmiyorum, çok nadiren yaptığım birşey fakat son birkaç gündür hem sol frame de hem de debe de sıklıkla gördüğüm bir başlık olduğundan ve altında sürekli abidik gubidik şeyleri okuyup durdukça sıkıldım ve biraz yazmak istedim.

    binlerce kere dile getirilen meyve veren ağaç taşlanır ya da rüzgar eken fırtına biçer minvalinde yazmak istemiyorum kendisi hakkında. yazacaklarım kendisini yıllardır mümkün mertebe takip eden ve gayet sıradan bir kişi olan benim görüşlerimdir, profesyonel içerik ihtiva etmez.

    cem yılmaz'ın (bundan sonra yazım kolaylığı olması amacıyla kendisi için "cy" kısaltmasını kullanacağım, yanlış anlaşılma olmasın.) mizahi açıdan içinden çıktığı, asıl başarısının beslendiği kaynağı net anlayamadan geldiği noktayı eleştirmeye girişirseniz hata yaparsınız. aynı şekilde bu eleştiriyi yaparken ülkenin sürüklendiği noktayı ve değişen politik-ekonomik-sosyal koşulları da hesaba katmanız lazım gelir ki işi mizah yapmak olan birisi için mizahın bağlı olduğu sacayakları da zaten bu politik-ekonomik-sosyal koşullardır. dolayısıyla her eleştiride bunlar da dikkate almak zorundasınız yoksa havada kalmış, yarım yamalak fikirlerin olduğu, ulaşılamayan şeylere duyulan kıskançlıkla yoğrulan aşırı saçma politik bağnazlıklarla da beslenen sığ şeyleri okumak zorunda kalırız ki zaten başlığın maalesef %95'i bu şekildeki çöp entrylerden oluşmakta.

    cy'nin ortaya çıktığı dönemler 90'ların ortası. şu anda sosyal medya denilen çöplüğe yöne veren 15-25 yaş arası asıl tüketici kitlenin daha doğmadığı ya da yeni yeni kafasını bu dünyaya çıkardığı dönemde cy, ergenliği geçmiş ve 80'li yılların boğucu günlerinin kasvetini üzerinden atmaya çalışan bir türkiye'ye açılmaya çalışmaktaydı. yaşamayan bilmez o dönemleri. bakmayın şimdi "pazar gecesi banyosu, soba, bizimkiler dizisi, anam portakal soyardı babam mandalina dilimlerdi, pijamayı çeker yorgan altına girerdim aaah ah..." diye saçma ve vıcık vıcık bir romantik nostaljiye giriyor herkes ama öyle değildi o işler. ben yaşadım biliyorum, 80'ler boktandı 90'lar daha boktandı. dünyada internet devrimi ya da daha geniş ifadesi ile bir iletişim devrimi yaşanırken bizler hala 70'lerden kalan köhneliği üzerinden atmaya çalışan bir ülkeydik. ve bu ülke, 70'lerin karmakarışık politik terörü ile 80'lerin sıkıcılığını 90'larda üzerinden silkmeye çalışırken istanbul'un belli bir köşesinde kendisinden sonraki 20-25 yılı etkileyecek bir akım sessiz sedasız ortaya çıkıyordu.

    cy'nin doğduğu, kültürünü aldığı, beslendiği ve ardından tüm türkiye'ye servis ettiği mizahının asıl itici kaynağı leman dergisidir. leman dergisi, limon olarak doğan ve gırgır'dan ayrılan bir kısım çok yetenekli çizerin kurduğu bir dergidir (bir de farklı bir ekip ayrılıp hıbır dergisini kurdu ama onlar hikayemizde yok.). ayrılıkçı limon/leman ekibinin de asıl yola çıkış noktası rahmetli oğuz aral'ın yönettiği gırgır dergisinde yaşanan fikir ayrılıklarıdır. yaşanan bu ayrılık sürecini doğru düzgün anlatan herhangi bir yazılı kaynak yok. elimizde olan şeyler o dönemde yaşayan bazı çizerlerin anlattığı hatıralar, leman/l-manyak gibi dönem dergilerinde yer alan ve daha önceden gırgır'da da çizmiş olan çizerlerin karikatürlerinde anlattığı bazı anekdotlar veya bazı az okunan gazetelerde çıkan köşe yazıları vb. şeyler. onun dışında ulaşıp gördüğüm yazılıp çizilenlerden okuduğuma göre bu ayrılığa hem mizahi hem de politik bazı fikir faklılıklarının neden olduğu sonucuna ulaşabiliriz. üzücü elbette bu gibi durumları bizde kaydedip, anlatan pek olmaz. sonra da işin tarihçesine ihtiyaç duyduğumuzda işte böyle kalakalıyoruz. belki de bu konuda yazılmış ama yayımlanmamış bir tez vs falan vardır ama bu kadar iş-güç arasında yök'ün tez kütüphanesini tarayacak halim yok. neyse konumuza dönelim...

    gırgır 70'lerin ortasından başlayan ve 90'ların başına dek süren güçlü bir dönem yaşadı ve çok yetenekli insanları mizah dünyasına dahil etti. bu yeteneklerin önemli bir kısmı da, gırgır'ın gölge adam'ın eline geçip oğuz aral'ın dergiden gayet nahoş bir şekilde uzaklaştırılmasının ardından limon/leman olarak, türk mizah dergiciliğinin asıl itici gücü olarak devam etti. diğer dergiler de var elbette çarşaf, hıbır gibi ama ana akım mizah (basılı formatı kastediyorum) hep limon/leman üzerinden ilerledi. bu arada 90'lar ve 2000'li yıllarda türk televizyonları ve sinemalarında ortaya çıkan çoğu mizahi çalışmanın gırgır kökenli kişiler elinden çıktığını, bununla birlikte o sektörün koşulları içerisinde çoğu yeteneğin giderek yozlaşan bir mizah içerisine girip yeteneklerini harcadığını da ek bir bilgi olarak kafanıza yazabilirsiniz.

    benim prensibim şudur; gırgır'ı eline alıp incelemeyen, doğduğu, yaşadığı ve öldüğü dönemlerdeki işlerini görmeyen birisi türk mizah tarihi ve onun ortaya çıkardığı en önemli yeteneklerden biri olan cy hakkında fikir beyan edemez. çünkü cy, özellikle gösterilerinde sergilediği keskin zekasını ve gözlem gücünü gırgır'ın ana kuruluş mantalitesinden ve tedrisatından alır ki o da rahmetli oğuz aral'ın mizahi bakış açısıdır. oğuz aral öğrencilerini bulmuş, bu yeteneğini onlara aktarmış, onlar da bir şekilde cy'ye bu tecrübelerini iletmişlerdir. oğuz aral bu gözlem gücünü ve mizah zekasını daha çok politik eleştiri maksadıyla kullanırken cy bu yeteneğini sıradan insanın günlük yaşamda karşılaştığı daha sıradan ve pek politik olmayan durumları anlatmaya yönlendirmiştir. gırgır'ı incelediğinizde küçük küçük detayların dergiyi okudukça sizi sardığını, giderek hem çizgide hem de yazılı kısımlardaki ince mizaha kapıldığınızı fark edersiniz (turgut özal'ın kafasını kullanıp da derginin fiyatını yazmak gibi mesela. bu o dönemde sürekli zam yapan özal ile ilgili bir muhabbetten çıkmadır.). bu ince ve detaycı mizahın güdümlenme yönü yani politik mi yoksa daha günlük şeylere mi hitap edeceği konusu kişisel bir tercih meselesidir ama cy'nin seçimi, cy'nin ortaya çıktığı zamanlara daha uygun bir tavırdır. oraya geleceğiz ama şunu iyi bilin ki güçlü gözlem, detaylara inme, olaylardaki ve insanlardaki mizahı ortaya çıkarma bir kabiliyettir ve bu kabiliyet cy'de fazlasıyla vardır. gelgelelim her yetenek mutlaka eğitime ihtiyaç duyar ve eğer eğitim görmezse kaba bir şekilde kalır. cy de gırgır'da ortaya çıkan bu tedrisattan geçmiş ve yeteneği eğitilmiştir. zaman içinde yaşadığı değişimleri bir kenara bırakırsak şu anda gördüğünüz bazı ifadelerinde de olduğu gibi bu keskin gözlem gücü ve mizahı çıkarma kabiliyeti hala kendisindedir.

    80'ler bitip de 90'lar başladığında yaşanılan iletişim devrimi ile internetin/elektroniğin insan hayatına giderek daha fazla sızması sonucu türkiye'de yaşayanlar olarak bilgiye daha kolay ulaşmaya, okumaya, incelemeye, izlemeye, dinlemeye fırsatımız oldu. aynı zamanda 80'lerin sıkıcı, döküntü görünümlü ülkesi görüntüsünden sıyrılma sürecinde toplumun bir bölümü daha fazla medeniyete entegre olmaya çalışırken diğer bir bölümü de köklerinden, alışkanlıklarınında kopmakta zorlanan bir yapıya evrildi. bu nokta şimdi yaşanılan keskin sosyal/politik ayrımın zemini oluşturdu. bununla birlikte medeniyet ürünü şeylere daha fazla entegre olmaya çalışan kesim daha farklı şeyleri arar oldu. bu arayış da arz-talep dengesi içinde hem maddi hem de manevi tüketim alışkanlıklarını etkiledi ve mizah da ona göre davranmaya başladı.

    80'ler sonu 90'lar sonu arasındaki bu değişim sürecini yaşamayanlara anlatmak çok zor. yazdıklarımı gençlerden ziyade 90'larda yeni yeni ergenliğe geçen ve genç olan kişiler daha iyi anlayacaktır. ailelerimiz telefonu ptt'de, siyah beyaz televizyonu ise zenginlerin evinde gören bir nesilken bizler evlerde çevirmeli telefonu ve renkli televizyonu ortadirek (bu terim gırgır'ın ortaya çıkardığı bir terimdir) ailelerimizde gören bir nesildik. fakat çevirmeli telefonumuz olmasına rağmen arayacaklarımız sadece akrabalarımızla sınırlıydı ve televizyonumuz ise 2 kanaldı. trt gap kanalının açılışını gören efsane nesle üye bir yazar olarak size "eve telefon bağlanması" hadisesinin aile hayatındaki sarsıcı etkisini anlatmaya çalışsam sanırım bana kahkahalarla gülersiniz. ama işte bizler böyle boktan zamanlarda doğup büyüyorduk. anlatmaya çalıştığım bu "geçiş" sürecini ve daha fazla medeniyete entegre olma çabası içine giren pre-beyaz yaka türk insanının durumunu 90'ların bazı sıkıcı türk filmlerinde de görürsünüz mesela. o dönemin bazı senarist ve yönetmenleri, amerikan filmlerinde görülen yuppie tarzı tiplemeleri kopyalamış ve bugünkü beyaz yaka denilen güruhun ilk rol modellerini filmlerine ithal etmişlerdir. bu filmlerde görülen evde gömlek-kravat-blazer ceket-ayakkabıyla gezip, telsiz telefonla sürekli banka-borsa konuşan ve eşiyle yeni açılan restorana gidip oradan da operaya kaçan new yorker tipi adamlar elbette türk gerçeğine aykırıydı fakat yaşanan değişimi anlatmaya yeterli benim için. aşırı detay olacak ama anlatmak istediğim o dönemi en iyi anlatan kare arabesk filminden aldığım şu karedir. ortamdaki döküntülüğe rağmen pırıl pırıl son model bir amerikan limuzini yaşanılan çarpıklığı güzelce ifade eder... bu arada türk komedi filmleri arasında istisnasız bir seviyede olan arabesk'in senaryosunu yazan gani müjde'de gırgır ekibinden biridir ve ayrılıkçı kanada katılıp limon'u kuranlardan olmuştur. bu detay da gırgır'ın nasıl ince mizaha yönelik bir eğitim yeri olduğuna işaret eden farklı bir örnektir.

    ülkemizin yaşadığı bu değişim ve gelişim süreci öyle bir durumdaydı ki mizahçılar için bulunmaz kaynaklar yarattı. bu ortamda da keskin mizahi zekası olan cy ve onun asıl çıkış noktası olan leman dergisi giderek daha etkili bir kaynak oluyordu çünkü mizahı asıl tüketen kesim olan gençler artık zeki alasya-metin akpınar filmlerinden/kabarelerinden, kemal sunal komedilerinden, arzu film serilerinden çoktan sıkılmışlardı.

    hıbır, çarşaf ve limon'la başlayan ve limon'nun bir gecede leman'a dönüşmesiyle farklı bir eksene giren bu mizahi anlayış değişen gençliğin zevklerine paralel olarak gırgır'dan devraldığı misyonu farklı bir boyuta soktu. leman dergisi, çizildiği beyoğlu, taksim bölgesinin sokak kültürünü yansıtan lafları giderek daha fazla dergideki eserlere ithal etti. derginin satıldığı her yerde bu bölgeden doğan laflar, şakalar konuşulmaya, oradan doğan espriler ve dile yerleşen deyimler kullanılmaya başlandı. leman çizerleri çok doğal bir şekile kendilerine en yakın yer olan bu kozmopolit bölgenin dilini, buradaki karakterleri, bunların kullandıkları esprileri görüyor, duyuyor ve ondan sonra kendi mizah süzgeçlerinden geçirip türkiye'nin farklı bölgelerine iletiyorlardı (örneğin ben bambi'yi, buradan türeyen esprilerle ilk defa leman'da tanıdım.). işte bu süreç bir süre sonra leman'ın lokomotifi olduğu, gençler arasında son hızla yaygınlaşan, gençlerin dilini ve yaşamlarını etkileyen bir mizah akımına dönüştü.

    leman dergisine baktığımızda politik mizahı sıklıkla kullanan bir dergi olduğunu görüyoruz. yalnız leman'ın politik mizahı, gırgır'ın politik mizahı gibi daha çok geçim sıkıntısı, sıradan insanın hayatını etkileyen politikacılar ile onların politikalarını komik şekilde eleştirme mantığı üzerine kurulmadı. gırgır'ın anlattığı 80'lerin politik mizahı, türkiye'nin o anda geçtiği ekonomik ve sosyal değişime uygun bir mizah idi ama leman'ın denk geldiği 90'ların politik mizahı, sol/aşırı sol söylemlerin daha fazla egemen olduğu (ya da egemen demeyelim de moda olduğu diyelim), türkiye'deki yaşanan terör olaylarının ciddi şekilde etkilediği, yer yer konuşulmasını bırakın ağıza bile alınması cısss olan fikirleri de içeren daha keskin bir söylem içinde kaldı. bu ikisi arasındaki fark önemsiz gibi gelse de aslında çok önemlidir çünkü mizah dergisi alan kesimin bölünmesine ve bir kısım insanın mizah dergilerinden kopmasına neden olmuştur. gırgır, toplumun tüm kesimlerine daha fazla hitap eden ve hem bir solcunun hem de bir sağcının elinde görebileceğiniz ortak bir dergiydi. çünkü günlük hayat temelli bir eleştirisi vardı hayata yönelik eleştiriler bu iki farklı politik akımı gırgır üzerinde birleştirip gırgır mizahını bu iki kampa da aktarabiliyordu. elbette gırgır'ın dönem politikacılarını da ciddi şekilde eleştirdiği oldu ama bu eleştiri neticede bir kesimi komple yok sayan, o kesimin üzerine türlü hakaretlerle saldırılan yakın dönemdeki gibi bir yoksayma temelli politik anlayışa karşı olmadığı için o polirikacıların yandaşları tarafından dahi çoğunlukla gülünüp geçilen ve hakkı verilen şeylerdi.

    leman ise daha radikal bir çizgide kaldı. toplumun bir kısmının ciddi tepkisini çekebilecek şekilde bir radikal çizgiydi bu ve neticede leman'ın tarafını seçtiği de belli oldu aslında. bu seçim politik bir karar idi ve sonucunda leman maalesef belli bir kesime hitap eder şekilde kaldı. o dönemdeki sosyal-politik durumların etkisiyle de toplumun büyük bir kısmı ya kamplaşma ya da televizyonun çok kanala dönüp mizahı yazılıdan göresele taşıması sayesinde mizah dergilerinden kopmaya başladı. bununla birlikte leman'ın politik duruşu sanırım bazı çizerlerine de fazla gelmiş olacak ki türk mizah dergiciliğinde gerçekten önemli bir adım sayılabilecek bir iş yapıldı ve sadece mizah içeren l-manyak isimli aylık yayın ortaya çıktı.

    leman'ın politik olmayan tarafı ve l-manyak'ı oluşturan çizerler cy mizahının ve ondaki sizi kahkadan gebertebilecek zenginliğin bol bol bulunduğu kısımdır ki bir cy'nin neden politik duruşunu uzunca bir süre neden hiç göstermediğini ve bu konulara girmekten kaçındığını size bir nebze de olsa anlatabilir. l-manyak'ın l-manyak olduğu dönemlerinin tüm sayılarına sahip olan birisi olarak size aylık çıkan bu dergi hakkında söyleyebileceğim tek şey su katılmamış mizahın inanılmaz güçlü bir etkiye sahip olabileceğidir. bende olan ve her biri tek tek poşetlenmiş bir şekilde duran bu dergilerde sınırsız bir özgürlük içerisinde görüp görebileceğiniz en komik ve kaliteli işler yatıyor. l-manyak dergisi leman'ın politik duruşunu bir kenara koyup okuyucuyu sadece güldürmek ve güzel vakit geçirtmek için çıkartılan bir eserdir ki hem çıktığı zaman cy'nin de piyasaya çıktığı dönemle aynıdır hem de cy'nin l-manyak ekibi paralel bir mizah anlayışına sahip olduğunu gösterir. her iki taraf da ince gözlemlerini, kişi ve olaylardaki mizahı ortaya çıkarma yönünde kullanıp sadece güldürme amaçlı iş yapmıştır. politik zırvalardan uzak, gündelik hayata daha yakın ve hayat içinde görebileceğiniz mizah hem cy hem de l-manyak işlerinde bolca bulunur. bu nedenle cy'nin mizah mantığına en yakın yayın erken dönem l-manyak dergisidir benim için.

    ince ayrıntı, hayattaki mizahı bulma diyorum sürekli. bu nedir diye kafası karışanlar olabilir, bir örnekle anlatayım. cy'nin ilk önemli filmlerinden biri olan gora'yı hatırlıyoruz. şimdi şu sahneyi izleyelim. izlemeyenler için videodaki bizi ilgilendiren replikleri yazayım:

    komutan logar: gemi biraz sola mı çekiyor kuna ?
    kuna: ne gemisi abi?
    komutan logar: abi mi!!!?

    buradaki espriyi anlayamamış olabilir ya da "ne esprisi burada gülünecek birşey yok ki!" diyebilirsiniz. fakat burada çok fena bir espri var ki onu da ancak askerliğini havacı yapmış olanlar görebilir. "abi" lafı askeri havacılarda yaygınlıkla kullanılır ve hava kuvvetlerinde rütbece kendinizden yüksek olanlara "abi" dersiniz. buna pek ses edilmez ama bazen gıcık bir adama, farklı kuvvetten birine ya da size fırça atmaya çalışana "abi" derseniz "abi mi, ne abisi lan akıllı ol!..." diye daha üst perdeden fırça yersiniz. işte 2001'de askere gidip orda burda gösteri yapmaya gönderilirken bol bol havacılarla karşılaşan cy, muhtemelen bu fırçayı bir yerlerde duymuş ve onu filmine ithal etmiştir. işte bu ince mizahtır, detayı yakalamaktır...

    bunun dışında başlangıçta yani çok ünlü olmadan gözlemleyebildiği şeyleri filmlerine ve gösterilerine aktarması elbette keskin mizah gücünün bir yansımasıdır. örneğin her şey çok güzel olacak filminde tarağa sigara jelatinini sarıp oynak bir parça çaldığında cy'yi kendinize çok yakın bulursunuz çünkü bu hareket mahallenizdeki çakal çukal tayfaya mensup delikanlıların çok sık yaptığı bir sululuktur ve size geçmişinizi hatırlatıp gülümsetir. veya organize işler'deki saçma sapan, mantıksız mafya babası tiplemesi sizin sokağınızda çakallık yaparken bir anda parayı bulup olmadık bir seviyeye yükselen ve kendisiyle yapısal olarak ters ve aykırı şeyleri yapmaya başlayan x abiyi hatırlatır. bu gibi sizin hayatınızda çokça gördüğünüz sıradan kişilerin sahip olduğu espriyi ortaya çıkarması zaten cy'yi yetenekli bir mizahçı yapmıştır.

    gelgelelim hayat aslında sürekli bir değişim içinde ve buna karşı durmak mümkün değil. cy'nin çıktığı, büyüdüğü dönem artık bitti. kendisi olgunlaştı. mizahının asıl tüketicisi olan kesim bırakın mizah dergilerini görmeyi, okumayı, ellemeyi doğrudan elektronik ortam içine doğdu ya da oraya kaydı. politik durumların etkisi nedeniyle üretilen politik mizah insanları bırakın güldürmeyi üstüne üstlük daha çok sinirlendiriyor. çizilen karikatürler sadece televizyonda, internette sıklıkla duyabileceğiniz çerçöp lafların, atışmaların yalnızca görsel yansımasından ibaret. ve herşeyden önemlisi türk insanının 70'lerde, 80'lerde ve 90'larda sahip olduğu hoşgörü yerini anlamsız bir öfkeye bırakmış vaziyette. baskının olduğu yerde mizah ol(a)maz ve eğer mizah yoksa yaşamak için çok bir neden de kalmaz benim gibiler için...

    bununla birlikte 80'ler sonu ve 90'lar başında özellikle istanbul'da başlayan, bir parça bohemlik içeren ama aynı zamanda hayattaki fırsatları görüp değerlendirmek isteyenlerin oluşturduğu bir tür yaşam tarzı ve bu yaşantıya sahip kişilerin oluşturduğu sanatsal aktivitelerin gençlerin ilgisini giderek daha fazla çeken bazı lokasyonlarda yoğunlukla icra edilmesi cy'nin işine çok yaradı. leman kültür'de başlattığı gösterileri, anadolu'daki leman kültür şubelerinde veya bu gibi yerlerde sergilemesi mizahını insanlarla buluşturdu. bu süreci almanya'nın 1. dünya savaşı sonrası 1920-1929 arası yaşadığı döneme benzetebiliriz. o dönemde de savaşın yaşattığı acılar berlin, münih gibi büyük alman kentlerinde oluşan bohem yaşamı seven kişilerin sanatlarını icra ettikleri kafeler, birahanelerde unutlmaya çalışılmıştı ve buralar giderek sosyal hayatın ve sanat dünyasının belirleyici, yön verici yerleri haline gelmişti. bu tür yerler bizde o şekilde toplumsal bir dönüşüme hizmet etmediler ama 90'lar gençliğinin etkilendiği noktalar olarak kaldılar ve cy gibi birinin ortaya çıkmasına vesile oldular.

    şimdiki gençler için çok üzülüyorum... çok üzülüyorum çünkü benim neslim cy gibi bir yeteneğin gelişimini gördü. ancak şu andaki nesil kabaca laf sokmayı, insanları her yönden aşağılamayı, ayılık yapmayı, abuk sabuk trollükleri mizah olarak görüyor. bu kötü bir durum. yanlış anlamayın 40 yıllık dedeler gibi "ah bizim zamanımızda..." mantığı değil yazdıklarım. ben sadece "kaliteli mizaha" ulaşma konusunda gençlere üzüldüğümü söylemeye çalışıyorum. yoksa yeni nesil mizahçılar arasında cidden ince şeyler yapanlar var ama bu twitter, instagram, facebook vesair sosyal medya adı takılmış bokluklar insanları boğuyor, kimse farkında değil.

    bizde komedyenler ciddiye alınmaz pek. kendilerinden ya sürekli sululuklar, şaklabanlıklar yapması ya da rahmetli levent kırca gibi sürekli politik eleştiri dozu yüksek mizaha girmesi beklenir. bu durum cy için de geçerli. mesela dikkat edin kendisiyle karşılaşan magazin muhabirlerinde ya da konuk olduğu programlardaki sunucularda cy'ye yönelik ilk dakikadan itibaren "hadi abi espri yap altımıza sıçalım", "aha güldür hadi başla güldür beni, yar ikiye kahkalarla!!!" şeklinde ifade edilebilecek bir tavır var. sürekli suratlarında saçma sapan bir sırıtmayla adama soru sormaya çalışıyorlar, adam normal birşey anlatsa da sürekli "ehehehüüüeeeheh" diye devam ediyor konuşma. işte bunların davranışı buraya gelip de "cy bitti abiee" diyen kafalarla aynı. komedyen sürekli espri yapacak, herkese laf koyacak vesaire vesaire... ama ilerisi yok.

    bir komedyen hayatının farklı aşamalarında farklı rollere girebilir. yani amerika'da jim carrey yapınca oooo ama burada cy yapınca mı tukaka oluyor bu işler? bırakın allah aşkına. ayrıca bu mizah yaparken ya da normal hayatında illa ki politik bir tavrı olmalı mantığı yanlış. insanların günlük hayattaki siyasi fikirleri kimseyi ilgilendirmez. bir dayıyı sokaktan çevirip "en son kime oy verdin?" diye sorduğunuz o kişi nasıl "sana kardeşim benim verdiğim oydan!" dediğinde adamı ayıplamıyorsak bir mizahçının da günlük hayattaki siyasi duruşunu da ayıplamamak gerekir. bu saçma eğilim twitter, instagram, facebook denen palyaçolukların ortaya çıkmasından sonra insanlar üzerinde iyice yerleşen "puan toplamak amaçlı duruş belirtmesi" alışkanlığından ve dayatmasından başka bir şey değil. kimse kimseye siyasi fikrini belirtmek zorunda değil, bir siyasi duruşun yanında olduğun göstermek zorunda hiç değil.

    gelelim mizaha. mizah güldürmek için de yapılır politik bir duruş sergilemek için de. mizah siyasetten son derece fazla beslenir ama her mizahçının işlerinde politik bir fikri savunması, hayat pahalılığını eleştirmesi, x politkacının dış politikası hakkında atıp tutması için zorlanması gibi bir durum olamaz. cy'ye bu açıdan fena şekilde haksızlık yapılıyor ve adamın işleri mizah anlamında ya da sanatsal açıdan tartışılması gerekirken politik duruş çıkışlı eleştirilere maruz kalıyor. doğru mu ya da doğrusunu geçtim mantıklı mı?...

    mizahçı eleştirisini kendi belirlediği dozda eserlerine yansıtmaktadır. neticede yapılan iş sanattır ve nasıl gidip bir ressama "bak şuraya kızıl yıldız çizseydin, resimdeki sosyal çöküntüyü daha iyi anlatan ve o hayata tepki koyan bir eser üretmiş olurdun." diye saçma sapan bir eleştiri getiremiyorsak mizahçının yaptığı işe de bu açıdan bir tepki koymamız saçma olur. başlarda da söyledim cy, leman'ın l-manyak fraksiyonuna daha yakın bir sanatçıdır. o kesim mizahı politizmden koparıp gündelik hayata daha yakın, sokak jargonuna daha hakim, hayattan umudu olmayan ve öylesine takılanların yoluna sokmuştur. bu kopuşu ve mizahı sokak diliyle bütünleştirmeyi en iyi yapan leman'daki çizerlerdir ve bu kişiler arabesk, gora, her şey çok güzel olacak, kolpaçino gibi temelinde benzer eksenli filmlerde bu yeni mizah tarzını ortaya koymuştur. dolayısıyla mizahın izlediği bu süreç politik mizahtan sıkılan ve farklı şeyler arayan insanların takip ettiği bir yoldur aslında.

    bu açıdan bakarsak cy'nin yaptığı şey aslında basit bir seçimdir. a. politik duruşlu bir mizahı seçip de yeni nesil levent kırca mı olayım yoksa, b. gündelik hayata hakim bir mizahı seçip genele mi hitap edeyim? şeklindeki iki seçeneği önüne koymuş, neticede türkiye gibi bir ülkede mantıklı ve realist her insanın yapacağı seçimi yapmış ve b seçeneği ile yoluna devam etmiştir. bu seçim aslında gırgır'dan limon'u çıkartan ekibinin yaptığı bir seçimdir. bu seçim leman'dan l-manyak'ı çıkartan ekibin yaptığı bir seçimdir. ve aynı ayrım cy'nin de önüne gelince o da kendince en doğrusunu yapmıştır.

    cy'nin eleştirilecek tarafları elbette var. kendisinin özelinde türk sanat hayatına yönelik bir eleştirim var aslında. biz de bu gösteri, film vs işleri eskiden beri devam eden bir köhnelikle gidiyor biraz. sanatçılar özelinde konuşmak gerekirse bu işin bacasız bir sanayi olduğunu ve bir kariyerin yönetilmesinin temelde bir holding yönetmek gibi olması gerektiğini pek düşünmüyor gibiler. nasıl bir holding sahibi gereksiz yatırımlardan kaçınmak için türlü türlü fizibilite raporuna, x konudaki danışmanlarına güveniyorsa sanatçılarında kendilerini işleyen bir fabrika şeklinde merkeze koyup kendisi sayesinde ekmek yiyen diğer ekiplerini oluşturması ve birbirini besleme mantığında kurulan profesyonel ekiplere güvenmesi gerektiğini düşünüyorum. bu birbirini besleme tasarımında sanatçının güzel iş yapması için ekibi sanatçıyı yönlendirirken sanatçı da kendi yeteneğini maksimum ortaya koyabilmesi için ekibini zorlamalı. bu durum iyi işlemesi halinde ortaya konan işin güzelliğini ve kalitesini belirleyecektir. bu anlamda cy'nin işlerine bakarsak özellikle sinema alanında ciddi bir planlama ve ekip sorunu olduğu belli. çok keskin bir sinema eleştirmeni değilim fakat nedendir bilinmez sevmediğim filmler genelde ciddi anlamda patlayan filmler olur ki cy'nin izlediğim filmlerinde bu patlama durumu bende hiç şaşmadı ve sevmediğim filmleri genelde en kötü işleri olarak değerlendiriliyor zaten.

    cy'nin sinemasına baktığımda bazı şeyleri sürekli yanlış yaptığını ve yanlıştan da dönmediğini görüyorum. mesela nispeten eli yüzü düzgün bir yapım olan pek yakında'da işlediği türk sinemasına saygı/hörmet temasının üzerine neden gidip de tamamen aynı mantaliteye sahip arif v 216'yı çeker? kaldı ki ikisinin arasındaki diğer filmi ali baba ve 7 cüceler'de de türk sanat hayatıın geçmişine duyduğu saygıyı belli eden bazı sahneler vardı. benim nazarımda bu tamamen taktik bir hata ve seyirciyi gıcık etme potansiyeli yüksek, aşırı bir "aman mirim nostaljiyi ihmal etmeyelim!" yaklaşımı. (cy) belki filmleri ile ahde vefa prensibini uygulamaya çalışıyor ama seyirci nazarında gereksiz bir tekrara düşüp, günümüz gençliğinin aslında çoktan espri malzemesi yapıp tükettiği, daha büyüklerin zaten 90'lardan beri maruz kaldığı ve bu iki grubun damağında bir daha karşılaştığında kekremsi bir "yine mi yaaa!" tadı bırakan "eski türk filmi" konulu mizah malzemesini kullanıyor. ayrıca bu malzeme, belki de unuttuğu bir nokta, zaten kendisinden başka diğer komedi unsurlarının sürekli insanların karşısına çıkarttığı en ulaşılabilir, en kolay mizah malzemelerinden biri. bu açıdan baktığımızda bir klişe yumağı olan arif v 216 gibi gerçekten kötü bir filmi neden çeker, onun mantığını algılayamıyorum? eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı sözünü unutmuş gibi sürekli benzer klişelerden ilerlemesi iyi değil.

    arif v 216, cy'nin mizah hayatında ciddi manada kötü bir adım. bu filmin kesinlikle çekilmemesini ve cy'nin kariyerinde olmamasını dilerdim ama maalesef yapıldı. bayık türk filmi esprilerini kendisinden görmek, mantıksızlık örgüsü içerisinde ilerleyen, bir noktada da gayet berbat bir back to the future klonu haline dönüşen bu film benim gibi işlerini geçmişten beri yakından izleyip değerlendiren birisi için ızdıraptan başka birşey değil maalesef. cy'nin kendi keskin ve derin mizah anlayışının yerine sıradan bir yapımcının "boşveeer, sinemaya ne çeksek gidiyor zaten." mantığının hakim olduğu bir yapım. bu filmle ilgili öğrenmek istediğim tek nokta filmin gösterime girmeden önce dostlar ve arkadaşlardan ziyade sıradan kişilerden oluşan bir test grubuna izletilip izletilmediği. eğer öyle birşey yapıldıysa ve test grubunun tepkileri olumlu değerlendirilip film öyle gösterime sokulduysa o gruptakilerin bilimsel incelemeden geçirilmesi şart...

    son dönem filmlerindeki oyuncu seçimlerinde de geneli etkileyen hataları görüyorum. durun durun hemen "aynı ekip yea" eleştirisi yapmayacağım. benim odaklandığım nokta kendisiyle uygun görmediğim bazı oyuncuları filmlerine seçmesi. özellikle kendisine eşlik eden kadın karakteri seçimleri bence hatalı olduğundan eleştirime temel olan son 3 filminde hikayeyi bırakıp "öööfff bu ne ya" tepkisini çok verdiğimi hatırlıyorum.

    netice itibariyle ben kariyerine son dönemde ciddi zarar veren bu "pek yakında- ali baba ve 7 cüceler- arif v 216" sürecini profesyonel bir ekip olmadan oluşturulan planlama hataları zinciri olarak görüyorum. kendisinin kimyası ve mizahi anlayışı, zorlama karakterler, ittir kaktır filmler, senaryo klişeleri sözkonusu olunca maalesef durumu kurtarmıyor. aslında bu durum farklı bir şekilde çekilerek bambaşka bir devam filmi olabilecekken yüzümüzde hafif bir tebessüm bırakmaktan farklı bir etkisi olmayan arog filmi ile sinyallerini vermeye başladı ama arada cidden kaliteli ve hoş bir film olan yahşi batı'nın girmesiyle bu negatifliği fazlaca farketmeden gözden kaçırdık. kendisinin sorunu belli, fazlaca klişeye girmek, sürekli ahde vefa mantığında kalması, oyuncu seçimlerindeki hata... belki de acele ediyor ya da sosyal medya denen çöplüğe fazlasıyla kaptırıyor kendisini.

    gösterilerinde daha başarılı olmasını ise ilk ve erken dönemlerinde edindiği mizah anlayışını kaybetmemesine bağlıyorum. tek kişilik işlerde daha çok kendisi gibi oluyor ve zaten asıl başarısını doğuran alan da bu. son dönemde çektiği karakomik filmlerini henüz izleyemedim bu aralar daldığım işlerden vakit ayırmadığım için. gelgelelim kendisini kara komedi alanında, farklı işlerde görmek benim nazarımda sevindirici. özellikle depresif rollere yakıştırdığım bir tipi olması nedeniyle böyle düşünüyorum sanırım.

    enrty tuğlalıktan çıkıp briket kıvamına girdi, kesmek lazım artık. kendisine yöneltilen çoğu eleştiriyi haksız bulan birisi olarak eğer günün birinde karşılaşırsak eski leman, l-manyak günlerinden konuşmayı çok isterim. giderek ihtiyarlayan ve ayağı yavaş yavaş çukura kayan benim de kendi "ahde vefa" prensibimi uygulama yolum da bu olacak sanırım...
  • cem yılmaz medya döneminin içinde bulunuyoruz. bu dönem çoğunlukla, cem bey'in yeni film yaptığında veya birilerine cevap vermek için bilimum sosyal medya showlarında yer aldığı dönemdir.
  • eleştirilince sinirleniyor ve eleştireni küçümsüyor hatta kıçımsıyor.. eleştirenle zekice alay etmek yerine "ya bu eski filmlerim ne kadar da seviliyordu, neyi kaybettim de büyüdükçe böyle oldum" dese keşke..

    belki de sorunu; abisinin yalnız ona komik ve sevimli geldiğini anlayamamasıyla da ilgilidir..
  • yıllardır okan bayülgen ile görüşmeyen adam uykusuzlar kulübünde bu hafta.
    10-15 sene önce okan bayülgen , cem yılmaz'ın reklamını eleştirdi diye cem yılmaz " bu arkadaş bundan sonra bizim hiç bir reklam projemizde olamaz" gibi bir şeyler söylemişti ve bunun üzerine hiç bir filmi / gösterisi için okan'ın programına katılmamıştı.
    film o kadar tutmamış ki okan bayülgen'in programına çıkacak hale gelmiş.

    cem baba , seni seviyorum , hafta sonu filmine gitmeye karar verdim..
    sen üret yeter ki..
  • ahmet hakan’a cikicak kadar düsmüs..
  • kendisinin sevdiğim de isleri var sevmediğim de, ülkenin komedi alanında en iyilerinden biri fakat bir film yapinca her yere cikmaktan vazgec ya cem abicim yani senin bu kadar reklama ihtiyacin var mi? varsa da ne bileyim hakikaten reklam cek, afişlere bastir zaten yapiyorsun da niye su an actigim her yerde sen varsin, ne gerek var buna?
  • adam kafasindaki hikayelerden film yapmak istedigini soylemis ve bunu yapmis ancak hala insanlar yaptigi bu karakomikler serisinin tutup tutmamasina takmis durumda. yaptigi bir soyleside bu filmleri yaparken herhangi bir ticari kaygi gutmeden yaptigini soylemistir. bu bile adamin aslinda ne kadar marjinal oldugunu gosterir nitelikte bir kanittir. icime sinen birseyler yapmak istedim ve icime sindi, izlenip izlenmemesini cok da dert edecek degilim modundaydi soyleside. birakin insanlar mutlu olduklari seyi yapsin.
  • fanatiklerinin ahmet hakan ve okan bayülgen’e çıkmasını nasıl savunduklarını okumaya geldim. henüz kimse o topa girmemiş.
  • artık sosyal medyadan takip ediyoruz kendisini. https://www.instagram.com/cmylmz/
  • "ben sanatimi yapiyorum, derdim kendimi izleyiciye ifade etmek. izlenmesini isterim ama izlenir izlenmez cok derdim degil" gibisinden bir mesaj veriyor ama filmi izlensin diye 129 yere cikti son 3 haftada.

    bir de filme para verdigimiz yetmiyor; kendisi tum filmlerine, yedigun, pepsi, fruko gazoz reklami falan yerlestiriyor. ama sorsan amaci sanatini yapmak. nasil bir sanat kaygisiysa artik?

    edit: arjantin mafyasi favlamis, bu bana bir hakaret gibi oldu.

    o zaman not: bu entry'i favlayan favlayacak aktrollere sieee demek istiyorum. cem bey bazi konularda saglam bir durus sergilemeseydi, diger unluler gibi ikiyuzluluk yapsaydi, kendisiyle hicbir derdiniz olmazdi sizin. cunku siz, aktroller, omurgasizsiniz.
    ben cem bey'in son donemdeki elestirilerini begenmeme ragmen, onu elestirecek omurgaya sahibim. cem yilmaz da bunu tasiyabilecek kapasitede.
    elestirimden ekmek cikarmaya calismayin. cem yilmazin en kotu filmi bile size fazla.