şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---

    mehmet: bak... şairin de dediği gibi, sana gül bahçesi vadetmedim.... yani... ne bileyim burası... yurdanur bana gerçeği söyle, mutlu musun?

    yurdanur: sen kendini suçlu hissediyorsun mehmet. problem ben değilim. şikayet ettim mi hiç? hiç yüzüm asıldı mı? hiç sana belli ettim mi?

    mehmet: neyi belli ettim mi?

    yurdanur: öyle demek istemedim. evet zor buna alışmak zor. yeni bir yaşam kurmak, bir sürü alışkanlıktan vazgeçmek, yarını düşünmek, tüpü idare etmek, yemeğin etini az patatesini çok koymak da zor... ama çabalıyorum mehmet. ben öğreniyorum. seni, beni, ikimizi yaşatmayı öğreniyorum

    mehmet: ben mutlu musun diye sordum

    yurdanur: mutluluk ne? gördüğümüz filmlerdeki gibi ağaçların arasında kovalamaca oynamak mı? bu mu mutluluk dediğin? hayatımda ilk defa bir işe yaramayı, bir şeyleri yönlendirmeyi, yoluna koymayı öğreniyorum. mutluyum ben. sen varsın çünkü. sen şu kapıdan içeri giriverince, her şey bitiyor işte. saray oluyor tek göz oda... neden bunu düşündün? aksini mi bekledin benden? olmayacak mı sandın? başaramayacak mıyız? yapıcaz mehmet. bak nasıl güzelleşecek her şey göreceksin

    mehmet: ya ben... öyle demek istemedim

    yurdanur: benim yerim burası. senin yanın. sen benim hem ailem, hem vatanımsın artık
    --- spoiler ---
  • yurdanur'un annesi sema, eşi dinçer tarafından aldatılır. ''diğer kadın''ın adı mehpare. sema bir şekilde, diğer kadının mehpare olduğunu anlar ve aralarında şöyle bir diyalog gerçekleşir:

    --- spoiler ---

    sema: o sendin değil mi?

    mehpare: efendim?

    sema: beni gayet iyi anladın. anlamamış gibi davranıp, süreyi uzatmaya çalışma. hoş senin daha uzun süren var, orası doğru ama onunla birlikte düşündüğün kadar uzun bir zamanın olmayacak

    mehpare: özür dilerim. söylediklerinizi anlamıyorum

    sema: (gülümseyerek) rahat ol kızım. ben her şeyi biliyorum. her şeyi... hatta seninle karşılaşacağımızı bile biliyordum, desem bana inanır mısın? hep öyle olmaz mı zaten? mutlaka iki kadın bir gün bir yerde karşılaşmaz mı?

    mehpare: madem olacakları biliyordunuz, neden her şeyin önüne daha önceden geçemediniz? neden onu elinizde tutamadınız?

    sema: erkekler elde edilemez küçük hanım. eğer öyle olsaydı, dünyada aldatmak diye bir şey olmazdı. erkekler çekirge gibidir. bir iki sıçrar, sonra da durup, otururlar. biz kadınlar da işte elde edebildiğimiz kadarıyla yetiniriz. elde edebildiğim kadarı; otuz yıllık bir evlilik, muhteşem bir kız çocuğu, zaman zaman kötü de olsa çoğu zaman güzel anılarla dolu bir ev... eh az şey de değil hani. peki sen ne elde ettin yavrum?

    mehpare: bu saydıklarınızın hiç de sağlam olmadığını, her an yıkılıp gidebileceğini de gördünüz ama

    sema: (yine gülümseyerek) yıkılmaz kızım korkma. birkaç odasında yangın çıksa da evimiz hala yaşanabilir durumda çok şükür. insan affedemedikleriyle de yaşamayı öğreniyor. peki sen bu saydıklarıma sahip olabilecek misin? sen ne olacaksın bunu hiç düşündün mü? en sonunda ne olacaksın, bir otel odası hatırası mı?

    mehpare: terbiyesizleşmeyin lütfen. bu kadarını hak etmiyorum

    sema: (şefkatle) terbiyesizleşmiyorum yavrum. sana hakikatleri anlatmaya çalışıyorum. genceciksin, ne kadar da güzelsin. gülümsemen de, ben bunu göremeyeceğim ama muhakkak güzeldir. (mehpare ağlıyordur bu anlarda) önünde uzun yıllar var. başkalarının hayatlarından çalmak yerine, kendi hayatını kur. terbiyesizleşmiyorum yavrum. annenin sana söyleyemediklerini söylüyorum. otuz yıllık bir yaşamın üzerine yeni bir yaşam kuramazsın. önünde uzun, ikiniz için de uzun yıllar yok. hoş, bunu istemiyor olabilirsin, sadece böyle devam etsin bu bana yeter, diyorsan sana şunu hatırlatmak isterim; (sema, çantasından bir mendil çıkarır, mehpare'nin gözyaşlarını siler) en sonunda insanlar otel odalarında ölmezler. eğer şansları varsa evlerinde ölürler ve hikaye orada biter. başka bir yerde değil.
    --- spoiler ---
  • o sıcacık konak asla yaprak dökümünün konağı olmadı benim için çemberimde gül oyadan sonra... tuba büyüküstün bir daha hiç zarife kadar güzel olamadı, mehmet ali nuroğlu hiç o kadar aşık bakamadı diğer dizilerde. hiçbir dönem dizisi o dönemi bu kadar güzel yaşatamadı.

    o kadar sıcak, o kadar güzel bir hikayeydi ki o... o zor dönem o zor aşk nasıl mutlu olmamız gerektiğini öğretmişti bize belki de.

    çocuk aklımla bile benim için en güzel diziydi. büyümüş halimle de söylebilirim ki; hatıra bıraktığı şarkılarla birlikte en güzel dizi olarak ilk sırada kalıcak hep.

    (bkz: hep bana)
  • tam 10 yıl sonra aklıma düştü. bir adamı ilk defa bu kadar çok sevdim diye belki de. bilinçaltım bana yurdanur'la mehmet'i hatırlattı belki de.

    çok sevdiğim adama sordum; "çemberim gül oya'yı izlemiş miydin?" diye. hayır izlemedim hiç dedi. "türk televizyon tarihinin en iyi dizisidir" dedim. aslında çemberimde gül oya, kaderinde sevilmek olsun ya da olmasın, insanlar tarafından canı acıtılsın ya da acıtılmasın, sevmeyi hep bilen ve sevmekten hiç vazgeçmeyenlerin dizisiydi. "hadi izleyelim" dedi.

    sabahtan akşama kadar ardı ardına izliyoruz bölümleri. kah gülüyoruz kah ağlıyoruz hüngür hüngür :) çok sevdiğim adam sabah uyanır uyanmaz "hadi çemberimde gül oya izleyelim!!" diyor, dünyanın en mutlu insanı oluyorum.

    tıpkı 10 yıl önceki duygularla izliyorum bu diziyi yeniden. tek fark "bir sonraki bölümde neler olacak acaba" diye kendimi yemiyorum 1 hafta boyunca :)

    bu dizi turnusol kağıdı gibidir vesselam. açarsın izletirsin yanındakine. içi cız ediyor mu bu diziyi izlerken, suna ablaya gülüyor, canan'a hem acıyor hem hayran kalıyor, mehmet'le yurdanur'a zarar gelmesin diye heyecanlanıyor, ercan'la dedenin gönül bağını gülümseyerek izliyor, madam niki'nin bu toprakları sevişine gözleri doluyor, sultan'la zarife'nin hikayesine içi parçalanıyor, feriha'da biraz olsun kendini buluyorsa yanındaki, sımsıkı tut onun elini bırakma. "insan"dır çünkü yanındaki. (bkz: insan tanıma yöntemleri)

    edit: adamı baya iyi tanımışım zira kendisiyle 3 buçuk yıldır evliyiz ve mutluyuz. seviyorum merkez! :))
  • unutulmayacak sahnelerden biridir... sultan'ın * ibraam'ı * vurduğu sahne...

    bölüm 35'tir, adıda "sağım solum ebe" veya "hoşça kal"

    hesaplaşma

    (sultan, ibrahim'in kaldığı hanın boş avlusuna girer. boş avluya kuş cıvıltıları dışında büyük bir sessizlik hakimdir. sultan güçlü bir sesle bağırır.)
    - ibrahim!

    (ibrahim sese çıkar. hanın üst katından avlunun ortasındaki sultan'a umut ve sevgiyle bakar... (kararma))
    (sultan ve ibrahim'i avluda yan yana oturmuş görürüz. tüm bu konuşma sırasında hep kuş sesleri vardır. kısa bir sessizlikten sonra)

    ibrahim- aklım yerinde değil gaç gündür. hep sizi düşünmekteyim, hep seni düşünmekteyim o günden beri. nası oldun, ne ettin... sen, zarife...
    sultan- ondan daş üstünde daş bırakmadın gonakta. yıktın geçtin her yanı. bu mu senin insanlığın, bu mu senin adaletin, bu mu düşündüm dediğin...
    ibrahim- öfkelendim sultan... çok kızdım size. karşı gelmeyeceğdiniz bana, ayak diremeyeceğdiniz... ben böylesi bi adamım işte... kızgınlığım-
    sultan- gızgınlığın adam dövdüreninden, adam öldüreninden... gızgınlığın ocak batıranından, hayat garartanından he mi, he mi ibraam! yuva dağıtanından he mi!
    ibrahim- yuvamız, ocağımız dağılmadı sultan. sen istersen dağılmaz.
    sultan- bizim bi ocağımız var mıydı ibraam, oldu mu heç?
    ibrahim- öyle deme sultan, yıkıp geçme onca yılı. ben seni sevdim, bilmez misin bunu? urfa'dayken, gençliğimden, sabi sübyanlığımdan kelli sevdim seni ben. bilmen mi bunu? hancıların sultan geçiyo dedilermiydi yüreğim kuş gibi fırlardı yerinden. hiç bi gününü unutmadım ben. bu şeher bizi böyle etti, bu şeher bizi yıktı, geçti... allah kimseyi kötü olsun diye yaratmaz demiştim sana bi gün, hatırlar mısın? hı? kul kulu kötü eyler, parasızlık, fukaralık kötü eyler. hancıların sultan, hele yüzüme bak... artık paramız pulumuz her bişeyimiz tamam...

    (ibrahim bir yandan ağlayarak devam eder)

    ibrahim- hele bi bak! öyle bi bak ki; yok say geçen günleri, yok say olup biteni, sen ben ikimiz bir olak ki tövbe edek her bişeye. aynı onbeşimizdeki gibi günahsız, saf olak. her bişeye yeniden başlayak sultan. sen, ben, zarifem.. kızgındım, öfkeliydim.. ama sen geldin ya bana, ibrahim deyiverdin ya, gitti.. herşey bitti geçti. gel, gel barışak sultan. kötüsü geride kalsın ha!
    sultan- golay mı ibraam, golay mı artık.

    (sultan yerinden kalkar. arkası ibrahim'e dönük bir kaç adım atarak konuşmaya devam eder)

    sultan- dilim demese de, aklım unutsada geçmiş günü, galbim unutur mu sandın! galbim her gün bağırmaz mı bana göğsümden yalan bu ömür, yalan bu dünya deyi...

    (ibrahim hıçkırarak ayağa kalkar)

    sultan- olmaz ibrahim olmaz. sen ve ben gocaman iki yalancıyız biz. senin sevda bildiğin inat, senin sevda bellediğin gavgada kazanmaktır esasta. yanlış bilin sen onu. rabbim bunca yalana bir hakikat yaratmış, adını zarife koymuş. zarife lal olmuş, ağzı dili tutulmuştur ibraam. sen de ben de yaşadıkça o gün yüzü görmeyecek, o gız mutlu olmayacak... gızı yaşarken mezara kodun ibraam. son sözüm şudur ki, rabbim seni de beni de bağışlasın.

    (sultan çantasından silahı çıkarır ve ibrahim'e doğrultur. ibrahim panikle ..)

    ibrahim- sultann, sultan yapma! dellenme! hapislerde çürürsün... beni düşünmüyorsan zarife'yi düşün! o nolacak!
    sultan- zarife mutlu olacak, unutacak bu günleri biliim. bizdik onu solduran. sendin, bendim bahtını garartan. biz gideceğiz, o yaşayacak. hiç kimse beni mapusa koymayacak, gimse bana katil demeyecek. ölüler katil olmaz. allah seni cehenneminde garşıma çıkartmaya. şahadet getir ibraam
    ibrahim- sultan!
    sultan- şahadet getir ibraam

    (sultan tetiğe basar. aynı anda kuş şakımaları yerini kaçışan kuşların kanat seslerine bırakır. sultan birkaç kez daha tetiğe basar ve ibrahim yere yıkılır. daha sonra sultan namluyu kendi karnına çevirir.)

    sultan- (iç ses) eşhedü en la ilahe illallah...

    (ve tetiğe basar. sultan'ın parmaklarından kurtulup yere düşen silahla birlikte sultan da boş avluya yığılır. sultan'ın cansız bedeninin üzerine sultan'ın sesi düşer.)

    sultan- (iç ses) sanki bir ben vardır benden içeri. o davranıp kalkmakta, sanki yükselmekte göğe. böyle mi olurmuş ölmek dedikleri. ah sultan, hancıların sultan. böyle boylu boyunca uzanıp yatmakta varmış gaderde.

    (bu sırada sultan'ın göz hizasında yerde bir karınca yürümektedir. ses devam eder)

    sultan- (iç ses) şu garıncaya can veren rabbim bağışlar mı ki seni. hey mübarek; şunun çalımına bak hele! yaz geliy zaar. yaz gelmekte sen gitmektesin. ah sultan, hancıların sultan. hele dön de bi halına bak şimdi. hele dön de bir bak şimdi...

    (aynen çemberimde gül oya diyalogları adlı kitaptan alınmıştır. noktasından, virgülüne kadar dikkat edilerek yazılmıştır. varsayınız ki, şerif sezerden tekrar dinliyorsunuz bu cümleleri...) (ah hancıların sultan, yazarken bile ağlattın beni!)
  • --- spoiler ---

    vakit gece. ercan, yurdanur ve mehmet'in odasına pat diye girer.

    yurdanur ve mehmet: ercan?

    yurdanur: ne oldu?

    ercan: korkuyorum. sizinle yatabilir miyim?

    yurdanur: ayy ay

    mehmet: olur mu hiç ercan? anneannen çok merak eder. hadi koş bakalım yatağına

    yurdanur: ayy korkmuş... gel sen böyle bi' tanem gel

    mehmet: yurdanur ama olur mu?

    yurdanur: ne var canım, alışın biraz mehmet bey. sizin çocuğunuz da yolda. uff buz gibi ayakları. hadi bakalım uyuyalım şimdi. bak biz yanındayız (ercan'ı öpüp, sarılır)

    ercan: ölenler nereye gidiyor? anneannem öbür dünyaya, cennete gidiyorlar diyor. hepimiz orada buluşacağız diyor. ama okulda devrim diye bir çocuk var, o hiç bir yere gidilmiyor dedi. öbür dünya diye bir yer yokmuş.

    mehmet: ercancığım bu, dünyada insanların bir türlü karar veremedikleri konulardan biri. herkes kendisi nasıl inanıyorsa öyle düşünmekte özgür.

    ercan: sen nasıl düşünüyorsun?

    mehmet: ben? eee... ben... şimdi bana göre... bütün canlılar ölünce toprağa karışıyor. toprağın altındaki sularla beraber denizlere, dünyaya yayılıyorsun.

    ercan: yeni zelanda'ya kadar gidiyor muyuz?

    mehmet: (gülerek) evet... birazımız yeni zelanda'ya gidiyor, birazımız çin'e, birazımız brezilya'ya... sonra oralarda yeni doğan başka canlıların bedenlerine girmiş oluyoruz. yani bir süreliğine o canlı olmuş oluyoruz. yani... yeniden ölene kadar.

    ercan: yani mesela kanguru?

    mehmet: eğer istersen kocaman bir ağaç olup yüzlerce yıl yaşayabilirsin. ha kanguru da olabilirsin tabii

    yurdanur: hadi ama uyuyun artık.

    ercan: peki kelebek olursam sadece bir gün mü yaşarım?

    mehmet: evet, ama o zaman da uçmayı öğrenirsin.

    (bu anlarda dışarıdan suna ablanın bağırışları duyulur)

    suna: ercaaaaaaaaaaaaaaan!!! ercaaan?

    yurdanur: burda suna abla!

    (suna mehmet'le yurdanur'un odasına girer)

    suna: aaa çüş! ne işin var senin burda!? ayıp, insanların yataklarında... ay kusura bakmayın çocuklar. yatmış bir de manda gibi oraya allahın cezası... yürü! (ercan'ın kulağını çekerek odadan çıkarır)
    --- spoiler ---
  • içinde dünyanın en güzel sahnelerinden birini barındırıyor olabilir.

    --- 32. bölüm spoiler ---

    zarife ümit ile kaçmıştır. kızını merak eden sultan, hiçbir yere sığamaz halde dolanmaktadır. o arada da yurdanur ve mehmet yeni bi dükkan açmışlardır. onların yanına gider sultan, diğer ev sakinleri de ordadır ve bi an unuturlar sultanı, dalıp giderler dükkan telaşına ve konuşup gülüşürler, sultan bu duruma çok içerler, çıkışır onlara ve eve döner, bahçede öylece oturuyordur sıkıntısıyla, sonra hüseyin çıkagelir, kapıdan sapsarı bir güneşle girer, sultan doğrulur heyecanla ayağa kalkar, hüseyin yanına gelir ve söze şöyle başlar;

    hüseyin: dükkanda bir sıkıntı geldi içime, attım kendimi dışarı, dolandım dolandım, baktım bu yana gelmişim. bir uğrasam mı acaba dedim.

    yok mu kimse?

    sultan: yoktur. (bir yandan eliyle oturmasını işaret ederek) herkeşler kendi havasında bi yana koşturur. ben de bizimkilerin açtığı dükkandaydım. zarife düştü yine aklıma. nerdedir, nasıldır.. ateş sardı yine yüreğimi. hiddetlendim herkeşe, kızdım, bi sinirlen geldim attım kendimi buraya. çok kızgındım ama, sen gelip de oturunca karşıma, görünce seni, bilmem ki, geçiverdi kızgınlığım. çok kötüydüm ama eyi oldum, gönlüm ferahladı.

    hüseyin: insan sevdiğinin yanında olunca gönlü ferahlar, iyi de olur mutlu da olur. yani diyeceğim odur ki, zarife sevdiğinin yanında iyidir, mutludur, gönlü ferahtır mutlaka, merak etmeyesin. kendini boşuna yiyip bitirmeyesin. dükkandan çıkarken nereye gittiğimi, neden gittiğimi bilmiyordum, demek buraya bunu demeye gelmişim. ee her işte bir hayır vardır sultan, hadi kal sağlıcakla.

    (kalkıp hafif yürüdükten sonra tekrar sultan'a dönüp)

    hüseyin: benim mangalda her daim ateş yanıyor sultan, hiç sönmedi. bir gün için sıkıldığında dilersen, uğrar bir kahvemi içersin, iyi gelir, gönlün ferahlar.

    --- 32. bölüm spoiler ---

    sevdayı sevdiğine bir insan evladı, onun dilinden dökülenleri havada yakalayıp, avucuna alıp, onun tasasını iyileştirmek niyetiyle tekrar üfleyerek daha güzel nasıl anlatabilir. sevgisine merhemini daha güzel nasıl ilikleyebilir.
  • yirmi üç yaşındayım. hayatımda daha iyi bir şey izlemedim.
  • yine yeni yeniden, kimi zaman ağlaya ağlaya izliyorum efsane diziler kuşağında. ve yine bir numaralı karakterin suna abla olduğunu düşünüyorum.

    suna torunu ercan'ı matematik çalıştırmaktadır.

    suna: ali'nin 300 kuruşu vardır, yarısının 2/3ünü kardeşine, kalanın 1/5ini de annesine vermelidir. 20 kuruşla da defter almalıdır.

    suna susar, bir kaç saniye düşünür ve duramaz.

    suna: ay bunların durumu bizden beter, 3 kuruşu denkleştiremiyorlar. halimize şükretmek lazım.
  • zarife, bir gün önce yurdanur ile sultan'ın yaşadıkları tatsızlık sebebiyle, çeyiz bohçasını kolunun altına sıkıştırmış, yurdanur'un gönlünü almaya alt kata inmiş. işlerini gösteriyor yurdanur'a.

    --- spoiler ---

    zarife: bak, bu hanımeli. geline muradını anlatırmış.
    buna sarhoş bacağı derler. öyle valla! baksana şuna, yampiri yampiri.
    bu menekşe.
    bak, bu iğne oyası. en zoru budur ablacım. insanda göz bırakmaz, valla. çok sabır ister.

    yurdanur: en güzeli de şu omuzlarındaki, biliyor musun zarife!

    zarife: bu has ipekmiş yurdanur abla. annemin büyük halası mı ne, çin'den, maçin'den, şam'dan gelen has ipekleri, gergefleri, atlasları, hep annemin çeyizine koyarmış urfa'dayken. halanın hiç çocuğu olmamış ya, kızı bellemiş anamı. eliyle düzmüş çeyizini hep. urfa'nın tüm çarşıları büyük halaya çalışırmış sanki.
    iyi günlerimiz olmuş bizim de. ne bolluk ne bereketmiş, görmedim.
    annem anlatıp durur hep. küplerde ağzına kadar dolu zeytinyağlar, hevenk hevenk mis kokulu ballar, kapıda horantalar, yanaşmalar, el pençe divan...
    iyi günlerimiz olmuş bizim de.
    annem, sen istanbul çocuğusun, görmedin o günleri, der. yok yoksulluğa, darlıklara doğdun kızım, der.
    bazen geceleri ağlar.
    beni duymaz sanır ama ben hep duyarım yatağımda.
    ben çok severim annemi yurdanur abla. çok severim.

    --- spoiler ---

    hiç beklenmedik bir anda anne sevgisiyle dolduruyor insanın içini. gidip anneme sarılayım, diyorsunuz.