şükela:  tümü | bugün
222 entry daha
  • "mecburuz diye yaşayıp duruyoruz. bu fikir beni çileden çıkarıyor. kendi bedenim içindeki kuşkulara bile hakim değilken, nasıl dünyayı değiştirebileceğime inanmalıyım?"
  • cesare pavese, yaşama uğraşı kitabından derlediğim notları şu biçimdeydi:

    sayfa 65, "sevdiğin kadın kendi günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir; şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine hiç aldırmayışıdır."

    sayfa 67, dünyadan bir şey istemekten vazgeç, sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya, sözünün doğruluğu şurada: sen her şeyden vazgeçince, sana kalan en küçük şeyler bile büyük önem kazanır. kısacası, genellikle görmezlikten geldiğin önemsiz şeylerden en büyük tadı almanın yoludur bu.

    bir de şu var: başkaları için, bizden esirgedikleri şeylerin değeri, bizim onlara sahip olmak istediğimizin derecesiyle belirlenir büyük ölçüde. başımızı şöyle başka bir yöne çevirsek, istediğimiz şeylere sahip olanlar hemen o şeylerin saklanmaya değmeyeceğine karar vererek arkamızdan onları atarlar.

    dünya işleriyle ilgili bu kadar bilgelik yeter. bu sözlerle gizemsel bir öğreti ileri sürülüyorsa, vay o gizemciliğe! ya tanrı yarattığı şeyleri bizim onları daha çok ya da daha az istediğimize göre değerlendiriyorsa? aşağılık duygusu olan bir tanrı mı? bu da kimin aklına gelir?

    sayfa 102, neden hemen herkes hayal kırıklığına uğramıştır aşkta? öyle bir coşkuyla aşık olmuşlardır ki bu insanlar, bu coşkuyla yola çıktıkları için ister istemez hayal kırıklığına uğramışlardır. ancak kayıtsızca istediğimiz şeyleri elde edebileceğimizi gösteren bir yasa vardır.

    sayfa 103, bir aşığın mantığı: ben ölmüş olsaydım, o yaşamaya, gülmeye, talihini denemeye devam edecekti. ama beni atlatıp bıraktı ve gene de yapıyor bütün bunları. demek ki hen de ölmüş biri gibiyim.

    sayfa 115, en kutsal sevgilerimizin hepsi tembel bir alışkanlıktan başka bir şey değildir.

    sayfa 119, başkalarını o kadar az umursuyoruz ki hristiyanlık bile tanrı aşkı için iyilik etmemizi istiyor bizden.

    sayfa 130, bir kadın aldatmıyorsa, işine gelmediği için yapmıyordur bunu. her lüksün bedelinin ödenmesi gerekir ve başta dünyaya gelmek olmak üzere her şey bir lükstür. bir kız arkadaşını yitirmekten üzüntü duymak budalalıktır: onunla karşılaşmamış olabilirdin, öyleyse onsuz da edebilirsin.

    din, dünyada olup biten her şeyin olağanüstü bir önem taşıdığı inancından başka bir şey değildir. işte sırf bu yüzden dünyadan hiçbir zaman yok olup gidemez.

    elbette acı çekerek insan birçok şey öğrenebilir. ne yazık ki acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde; bir şeyi sadece bilmekse, hiçten de az bir şeydir.

    sayfa 131, mutluluğun kendisini özlemez insan. özlediği, mutluluk saplantısından kurtulmak için böyle bir zevkin anlamsızlığını sınamaktır.

    sayfa 206, hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır. kendi gerçek durumumuzu gördüğümüz zaman bunun yazgımıza uyduğunu anlar, huzura kavuşuruz.

    sayfa 211, bir aşk ilişkisine karşı en iyi savunma kendi kendine bıkıncaya kadar şu sözleri söylemektir: "bu tutku budalalıktan başka bir şey değil, astarı yüzünden pahalı. " ama seven insan her zaman bu keresinde gerçek aşkı bulduğunu sanma eğilimindedir; aşkın güzelliği, bize olağanüstü inanılmaz bir şeyle karşılaşacağımız inancını aşılamasındadır.

    sayfa 213, büyük aşıklar her zaman mutsuz olacaklardır, çünkü onlar için aşk büyük önem taşır, dolayısıyla da sevdikleri kadından ona gösterdikleri yoğunlukta bir ilgi beklerler; öyle olmazsa, kendilerini aldatılmış hissederler.

    bir kadın bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir.

    talihsizliğe uğramış bir genci şu sözlerle avutmaya çalışırız: "sabırlı ol; kendini koyverme; ilerisi için daha dayanıklı yapar bu seni; herkesin başına bir kere gelir böyle şeyler, vb." kimse gerçeği söylemeyi düşünmez: "aynı şey bir kere, dört kere, on kere daha başına gelecektir - böyle şeyler her zaman başına gelecektir; çünkü sen kendini koruyamayacak bir yaradılışta isen, bundan kendini kurtaramazsın. "

    sayfa 216, aşk stratejisi insan ancak aşık olmadığı zaman kullanılabilir.

    sayfa 217, işte yalnız gururdan yaratılmış olduğunun kanıtı: artık kendisine telefon etmene, mektup yazmana izin vermesine rağmen, senin bunları yapmamakla kalmayıp onunla böyle bir bağ kurmak için büyük bir istek bile duymaman. bu aynı zamanda bizi yalnız gelecekteki olanakların ilgilendirdiğinin de bir kanıtıdır. bir şeyi yapabileceğimizi bilmek bize yetiyor, bu yüzden belki onu yapmaktan bile vazgeçiyoruz.

    sayfa 230, herhangi bir şeyde, bir hareketi yalnız bir kere yapacağını, belli bir davranışta yalnız bir kere bulunabileceğini sanmak yanlıştır. ("otuzumuza kadar köle gibi çalışıp her meteliğimizi biriktirelim, ondan sonra hayatın tadını çıkarırız" diyenlerin yanlışı. böyleleri otuz yaşıma gelince kendilerini hırsa kaptırmış ve ağır işe alışmış olacaklar, artık hiçbir şeyin tadını çıkarsmayacaklardır. başkaları da şöyle diyebilirler: "bu suçu arkada bırakıp hayatım boyunca mutlu olacağım." böyleleri sözünü ettikleri suçu işleyecekler, sonra da o suçu gizlemek ic;in başka bir suç işlemeye her zaman hazır olacaklardır.) insan yaptığı şeyi nasılsa bir kere daha yapar, hatta çok eskiden yapmıştır bile.

    sayfa 231, hiçbir kadın para için evlenmez: bütün kadınlar, bir milyonerle evlenmeden önce, ona âşık olacak kadar kurnazdırlar.

    sayfa 232, bir dikey tipler vardır: bunlar her şeyi sırayla yaparlar; bir kişiden ya da bir şeyden öbürüne geçerken bir öncekini bırakırlar; kendilerini yeni bir sevgiliye adadıkları zaman, bir eski sevgilinin gelip onları kışkırtmasına sinirlenirler. bunlar romantik'tir, hiç büyümezler. bir de yatay tipler vardır: bunlar oldukça geniş bir değerler dünyasından yaşantı zenginleştirirler, eski tanıdıklarından vazgeçmeden yeni insanlarla ve şeylerle ilgilenmesini bilirler; serinkanlılıklarının, köklü inançlarının yardımıyla birbirinden oldukça değişik tutkuları denetleyecek ve yola getirecek gücü bulurlar. böyle insanlar da klasik’ tir.

    sayfa 253, bir gün gelir canımızı yakmış olan bir insana, o insanın budalalığına karşı yalnızca kayıtsızlık ve bıkkınlık duyarız. bundan sonra bağışlarız onu.

    sayfa 254, bir şeyi “ilk kez görmek” diye bir şey yoktur. bir şeyi hatırlamamız, ona dikkat etmemiz hep ikinci kez olan bir şeydir.

    sayfa 255, hubris tanrıların buyruğunu bilip bunu umursamamaktır. ama bu bile kaderdir: koronun söylediği gibi, ne olması gerekiyorsa, olacaktır.

    sayfa 256, kierkegaard’ın edebiyat adamını, katışıksız aydını betimleyen itirafları: “benim ilgi alanlarım tek bir şeye bağlı değil, hepsi birbiriyle eşgüdümlü,” ve “bendeki eksiklik, bir bilgin yaşamı sürdürmenin yanı sıra, kusursuz bir insan yaşamı sürdürememek olmuştur.” dün akşam romano ile g.den söz ederken öne sürdüğün düşünceleri bu sabah pryzwara’da buldun, her zamanki gibi bir rastlantı bu.

    romantizmden önce aydın diye bir insan tipi yoktu, çünkü hayatla öğrenim arasında da bir ayrım bulunmuyordu. (bunu daha önce belirtmiştim.) hayatın düşünceden daha önemli olduğunu kavramak, bir okuryazar, bir aydın olmak demektir; bu, o insanın düşüncesinin hayata dönüşmediği anlamına gelir.

    sayfa 257, kaderin amansız oluşu değildir sorun; çünkü insan bir şeyi inatla isterse, onu elde eder. korkunç olan, istediğimiz şeyi elde ettikten sonra ondan bıkmamızdır. o zaman suçu kaderde değil, kendi isteğimizde bulmalıyız.

    sayfa 257, (sokrates) ‘“en iyi’ her şeyden önce gelir, dünyaya 'en iyi’ egemen olmalıdır. ama bu durumda, akla bağlanmadan bilgi edinmek gerek: akıl gerçekten insana en iyiyi sağlıyor mu?

    sayfa 257, âdem iyilik ile kötülük arasındaki farkı bilmiyor değildi, böyle bir fark yoktu.

    sayfa 258, tıpkı havariler gibi tanrı’nın da gücü yoktur, yalnızca yetkisi vardır: tek yapabildiği gözdağı vermek, buyurmak ya da olsa olsa beklemektir.

    sayfa 258, kierkegaard, bilgi edinmek için inancı reddetti; atalarımızın daha önce gerçekleştirmiş oldukları hareketi yineledi ve bu en az beklenen sonucu verdi
    - güçsüzlük.

    sayfa 262, yepyeni bir yere, kendine özgü görünümü, kendine özgü töreleri, evleri, yüzleri olan bir yere gittiğim zaman, eğer orada yaşamış olsaydım, şimdi çocukluk anılarım olacak birçok şey dikkatimi çekiyor. dolaşırken başka insanların düşlerini bozuyormuşum duygusunu bana veren de budur.

    sayfa 279, inanılmaz şeyleri gerçekmiş gibi anlatmak - eskilerin yöntemi; gerçekleri inanılmaz şeylermiş gibi anlatmak - yenilerin yöntemi.

    sayfa 282, belli bir düzene uyan gündelik yaşayışımız (belirli saatler, sınırlı yerler, hep aynı insanlarla karşılaşma, dua saatleri ve kutsal yerler) doğaüstü düşünceleri de birlikte getirir. bu düzenden kurtul, o düşünceler de uçup gidecektir. her bakımdan alışkanlıklarımızın kölesi olan yaratıklarız.

    sayfa 283, ağlamak mantığa aykırıdır; acı çekmek mantığa aykırıdır.

    sayfa 285, bazı insanlara göre politika evrensel bir şey değil, sadece yasaya uygun bir savunma yoludur.

    sayfa 291, bellek, hayal gücünün yokluğudur. “her gün gördüğümüz şeylerde etkin olan artık hayal gücü değil, bellektir” - “alışkanlık hayal gücünü öldürür”. ama bizden çok uzaklaşmış şeylerin anılan bize yenilenmiş, alışkanlık olmaktan çıkıp zamanın ve unutkanlığın yeni görünümlerine dönüşmüş şeyleri getirir ve böylece hayal gücümüzü canlandırır; hatırlanan şeyler hem yeni, hem de gizli bir şekilde bizim yaşantılarımız olduğu için daha da başarılı bir şekilde gerçekleştirir bunu.

    sayfa 295, aslında, âşık olan ya da nefrete kapılan bir insan, boş inançları olan bir insan gibi, kendisi için simgeler yaratır. nesnelere ve insanlara eşsizlik niteliği verme tutkusundan doğar bu. simgenin ne olduğunu bilmeyen bir insan dante’nin miskinlerinden biridir. sanatın ilkel din törenlerinde ya da yoğun tutkularda yansımasının, vahşiliğe ve mantık dışı olan şeylere (kan, cinsel yaşantı) ilkel bir yakınlık duymasının nedeni budur.

    sayfa 296, bilinçdışı hayat. tamamladığımız eser her zaman tasarladığımızdan başka bir şeydir. însan böylece bir işten öbürüne geçip durur, derinlerdeki iç benliğimiz ise olduğu gibi kalır. tükenmiş gibi görünse bile bu, suyun bulanması gibi yorgunluktan ileri gelen bir sarsılmanın ve bulanıklaşmanın sonucudur; sonra gene durulur, her zamanki halini alır. bu durumda iç benliğimizin nasıl bir amaç güttüğünü yüzeye çıkarmanın yolu yoktur; yüzeyde ancak başka şeylerin yansımaları görülür.

    sayfa 298, evli bir adamın bile cinsel hayatına bir çözüm bulamamış olması sevindirici, avutucu bir düşünce. evlenen adam bu zevki artık namusuyla ve huzur içinde tadacağını umar, oysa çok geçmeden karısından bıkar; onu gördüğü zaman bir orospuyu görüyormuşçasına boğuntuya kapılır. sonra da nasıl olsa onunla geçinemeyeceğini anlar. tabii daha önce her keresinde çocuk sahibi olmak ya da kendini tutmak ve doğum kontrolü uygulamak sorunuyla karşı karşıya gelmemişse. her iki durumda da o güzelim özgürlüğü uçup gitmiş gibidir.

    sayfa 300, yaşamın büyük görevi, kendini haklı çıkarmaktır. kendini haklı çıkarmak bir ritüeli kutlamaktır. her zaman.

    sayfa 304, bir dönem gelir, yaptığımız her şeyin sonunda bir anı olacağı gerçeğini düşünmek zorunda kalırız. bu, olgunluktur. olgunluğa erişmek için, insanın birtakım anılan olmuş olması gerekir.

    sayfa 307, insanları en sık ve en korkunç bir şekilde kurban eder toplumlar tarımla geçinen toplumlardı (anaerkil uygarlıklar). çobanlar, avcılar, zanaatkârlar hiçbir zaman toprağı işleyen insanlar kadar acımasız değildiler.

    sayfa 308, cömertçe, başkalarının acılarını paylaşarak yaşayamayan insan, kendi acısını dayanılmaz bir yoğunlukta duymakla cezalandırılır. acıyı yalnız ortak yazgımızın düzeyine çıkarmakla, başkalarının acılarına anlayış göstermekle dayanılır duruma sokabiliriz. bencillerin çektiği ceza, bunu ancak okkanın altına kendileri girdikleri zaman anlamalarıdır; bu duruma düştükten sonra, bencil insan, o da kendi çıkarı için, cömertliği öğrenmeye çabalar.

    sayfa 308-309, cinsel tutku, kan ve alkol. insan hayatının dionysos’vari üç ânı. bunların birinden ya da öbüründen kurtulabilen hiç kimse yoktur.

    bir kelime, bir davranış, bir kuşku bizde büyük bir heyecan yarattığı zaman, bir an gelir ki, bunu yeniden düşündüğümüzde heyecanımızın gitgide daha da yoğunlaşmasına rağmen, o kelimenin, o davranışın, o kuşkunun ne olduğunu artık hatırlayamayız.

    çocuk olmanın hiçbir güzel yanı yoktur: yaşlandığımız zaman, çocuk olduğumuz günleri hatırlamaktır güzel olan.

    insanlar hayvanları, hayvanlar başka oldukları, “insanlık dışı” oldukları için tanrılaştırmışlardır; çünkü hayvanlarda bir kişilik bulamamışlar, onları belli bir hayvan olarak değil, herhangi bir hayvan olarak görmüşlerdir.

    bir gün, bütün doğal şeyler -pınarlar, ormanlar, bağlar, kırlar- yeryüzünden kaybolsaydı, bunların yerini şehirler alsa ve bu doğal şeyler yalnız eskilerin söylemiş oldukları sözlerde hatırlansaydı, ne olurdu? üzerimizde birtakım yunan şiirlerinde rastladığımız tanrıların, perilerin, kutsal koruların yaptığı etkiyi yaparlardı: “bir su kaynağı vardı,” gibi yalın bir söz, o zaman üzerimizde büyük bir etki yaratırdı.

    senin âşığınım, öyleyse senin düşmanınım.

    bir şeyden, onu görmezden gelerek değil, ancak onu yaşayarak kurtulabiliriz.

    sayfa 314, en korkunç acı, acının dineceğini bilmektir. şimdi kendini aşağılanmış hissetmek kolay, ama sonra?

    sayfa 315, bize kimsenin hiçbir şey borçlu olmaması ne kadar büyük bir şey. bize kimse bir şey vaat etti mi? öyleyse neden bir şey bekleyelim.

    yaptığın, düşündüğün her şeyin ters olduğunu, kendinin ters bir insan olduğunu düşünmenin korkunçluğu. seni hiçbir şey kurtaramaz; çünkü neye karar verirsen ver, kendinin de, dolayısıyla kararının da ters bir sonuçla karşılaşacağını biliyorsun.

    bütün hayatını gece gündüz senin eline bırakmayı göze alamayan bir kadına nasıl güvenebilirsin?

    sayfa 316, sana ***’nin indirdiği darbeyi hâlâ iliklerinde hissediyorsun. bunu kabul etmek için elinden geleni yaptın, onu unuttun bile; ama bu, yediğin darbenin sonuçlarından kaçabileceğin anlamına gelmez. yalnız olduğunu biliyor musun? bir hiç olduğunu, seni bu yüzden terk ettiğini biliyor musun? bunun hakkında konuşmak, bunu söylemek bir işe yarar mı? bunun bir işe yaramadığını biliyorsun.

    sayfa 319, nesneler ve insanlar bize verdikleri şeyler ölçüsünde değil, bize neye mal oluyorlarsa, o ölçüde bilimdirler, yani o ölçüde bizim için önem taşırlar. bir kadını kendimize bağlı tutmak için hayatımızı ona adamamız değil, onu sömürmemiz gerekir.

    sayfa 320, belirsiz, biçimden yoksun, karışık olan her şeyden tiksinir, maddi olan şeylerde bile kendimizi belli bir sınır, belli bir çerçeve içine sokmaya çalışır, dikkatimizi bir nokta üzerinde toplamakta direniriz. bana öyle geliyor ki, önemli bir gerçeği ancak güç bir sorunun üzerine bütün dikkatimizle eğilerek ortaya çıkarabiliriz. bizim daldan dala konan, deneylere girişen, serüven peşinde koşan kimselerle hiçbir ilgimiz yok. şaşırtıcı bir gerçeği bulmanın en kesin, en kestirme yolunun aklımızı sürekli olarak yalnız bir şeye vermek olduğunu biliyoruz. bir an gelecek üzerinde durduğumuz şey, sanki bir mucize olmuş gibi, daha önce görmediğimiz bir biçimde karşımıza çıkacaktır.

    sayfa 323, insanlar acı çekmekten değil, onları egemenliği altına alan, onlara bu acıyı çektiren güçten yakınırlar.

    sayfa 336, "başkalarıyla olan bir kadın ya ciddidir ya da onlarla alay ediyordur. ciddiyse, birlikte olduğu erkeğin kadınıdır. buna kimse bir şey diyemez. ciddi değilse, o zaman şırfıntının biridir, buna da kimse bir şey diyemez."

    sayfa 346, bir parti mitinginde dinsel bir törenin bütün özelliklerini görebiliriz. önceden düşündüklerimizin doğru olduğunu duymak, ortak inancımız ve ortak itiraflarımızla yücelmek için söylenenleri dinleriz.

    sayfa 354, yunan mitleri bize her zaman kendimizin bir parçasıyla, geride bırakmış olduğumuz bir yanımızla savaştığımızı öğretir. zeus typhon’a karşı, apollon python’a karşı. tersine, savaştığımız şey ise hâlâ bizim bir parçamız, bizim eski benliğimizdir. her şeyden önce, bir şeye dönüşmemek için, kendimizi özgürlüğe kavuşturmak için savaşırız. büyük bir nefret duymayan insan ise, savaşmaz.

    sayfa 365, isa’dan önce yaşamış bir pagan kurtuluşa kavuşabilir, yeter ki doğal iyiliğin peşinden gitmiş olsun.” o zaman isa’nın vahyi neye yarıyor?

    a) bu vahyi duyan ve ona göre davranan kişi onu duymayandan daha büyük sevap kazanıyorsa - o zaman bu adaletsizliktir.

    b) bu vahyi duymayıp doğal olarak hayır işleyen aynı sevabı kazanıyorsa - o zaman gereksizdir.

    sayfa 366, sana kendince bir yaşama düzeni, kendi düşünceleri olduğunu söyleyen, seni ve başkalarını kendine göre yargılayabileceğim, sensiz yaşayabileceğini hissettiren bir kadın ne kadar aşağılık bir yaratıktır! senin elinden de ona onun sana davrandığı gibi davranmaktan başka bir şey gelmez.

    sayfa 403, biz yazgıyı özgürlüğe (ve doğayı nedenselliğe) dönüştürmek için dünyada varız.

    sayfa 409, bir kadının aşkından değil; aşk -herhangi bir aşk bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için de öldürür kendini insan.

    sayfa 416, tiksiniyorum bütün bunlardan. sözler değil. eylem. artık yazmayacağım.*