şükela:  tümü | bugün
  • eğer türkler mudanya ateşkes anlaşması daha imzalanmamışken çanakkale civarına yaklaştıklarında, bu komutan sağduyulu olmasa ve birliklerine hücum emri verse, bizimkileri kışkırtsa veya kimi politik cenahların isteğine uyup agresif davransa, o dönem her iki tarafın da zararına olabilecek yeni bir türk-ingiliz harbi olasılığı mevcuttu...velhasıl harrington'un sağduyulu davranışıyla bu yaşanmamış, evli evine köylü köyüne dönmüş, mudanya ateşkesi imzalanmıştır..ingiliz kara işgal kuvvetleri komutanıdır.
  • tam adı nette charles harington harington olarak geçiyor. ayrıca ne kadar doğru bilmiyorum ama zamanında "akşam 5 çayını istanbul'da içeceğiz" diye bir söz söylediği yazılıyor.

    (bkz: içemedi)
  • kurtuluş dizisinde görüldüğü üzere kurtuluş savaşı yıllarında ülke topraklarında bulunan en rahat ve siki taşağına denk isim.

    yunanlılar taarruza geçiyor "dur bakalım n'olcak" modunda, türkler yunanlıların eline veriyor, bizimkisi "nasıl verdiler yunanlıların elllerine hehe" diyor. çanakkale ve trakya ne olacak diye herkes beklerken ilk türkler çanakkale sınırına geliyor, bu da "aga hükümet çanakkale'yi savunun dedi demeki ki trakya'yı savunmayalım" diyerek gayet rahat trakya'yı bize bırakıyor, lord curzon dellenip "lan bari çanakkale'yi savun, türkler sınırı geçerse ateş açın" diye emir verince de "bir enayi ben miyim lan, açmıyorum ateş mateş, çok biliyorsan gel kendin yap" diyerek hükümete bile posta koyuyor, üstüne bir de mudanya ateşkes anlaşmasını imzalıyor.

    zaten dizide kendisini devamlı baloda, partide falan görüyoruz. bir bizim sosyete ile, bir yunanlılarla, bir fransızlarla şarap içip "hacım şu hatun da bayağı taşmış" modunda ipimle kuşağım sikimle taşağım diye dolaşıp arada ingiltere'ye "rahat olun abiler, her şey yolunda" diye mesaj gönderip takılan bir eleman.

    adama soruyorlar "türkler taarruza geçmiş diyor, nedir bu işin aslı astarı?" diye, cevap "yok be oğlum, dedikodu hep bunlar."*

    zannımca savaş bitince "ne işimiz var lan burada artık, hadi toparlanın" diyerek kendi kendine dönmüştür ingiltere'ye.
  • kurtuluş dizisinde müşfik kenter tarafından canlandırılmıştır.
  • eğlencelere ve baloya düşkün olan ingiliz general. çanakkale kara savaşlarında gösterdiği başarı ve üstün yeteneklerden dolayı generalliğe terfi ettirilen ve dünya çapında bir şöhrete kavuşan mustafa kemalle aralarında şöyle bir olay vuku bulmuştur:

    "pera palas ışıl ışıl. pera palas istanbul'un en ünlü ve lüks oteli.

    ikinci lüks otel tokatlıyan.* istanbul'a gelen avrupalı zenginler, pera veya tokatlıyan’ı tercih ederler.
    bugün istanbul'u işgal eden sömürgeci subaylar için pera palas’ta odalar ayrılmış. seksen sömürgeci subay ve generalin eşyaları yerleştirilmiş, fakat kendileri otele gece yarısından sonra girmişler.
    onları otelde levanten kadınlar, cilveli rum kızlar, ermeni dilberler karşılamış. viski ve şampanya su gibi akıyor. ortalarda dolaşan güzeller, sömürgeci subaylara baygın bakışlar gönderiyorlar.
    bugün sömürgeciler, dört yıldır savaştıkları osmanlının başkentini işgal etmişler. orduları, istanbul sokaklarında zafer yürüyüşleri yapmış. bugün, ingiliz, fransız, italyan, amerikan ve yunan askerlerinin ayak sesleri, sultanahmet'in, süleymaniye’nin, hatta istanbul’un yedi tepesinden yükselen ezan seslerini bastırmış. bugün türk’e karşı kazandıkları tarihi zaferin tadını çıkarıyorlar.

    ingiliz orduları kumandanı general harrington da yanında beş general ile pera palas’a girer.
    pardösülerini emre hazır bekleyen yaverlerine fırlattıktan sonra bara geçerler. yeni gelenlerin patırtıları bile, pera’nin diğer salonlarından gelen şuh kahkahaları bastıramaz.
    general harrington’un masası, beş dakika içinde viski, şampanya ve her türlü mezelerle donatılır.
    ve bütün şampanya kadehleri havada tokuşur; “konstantinopolis’in şerefine!”

    türk’ün göz bebeği istanbul.
    sömürgeciye göre bizans, istanbul'da yok edilmiştir.
    türk de kendi göz bebeğinde yok edilecektir.
    bunu saklamaya hiç gerek duymuyorlardı ve işe istanbul’dan başlamışlardı.
    general harrington’un masasında kadehler arka arkaya, “konstantinopolis’e” diye tokuştu.
    pera'nın bütün salonlarında kadehler tokuşuyor. kadehlerin ‘çın çınları’ şuh kahkahaların kaba gülüşmelerin arasında eriyor. general harrington kadehini bir daha kaldırmıştır. masadaki generallerin kadehleri de tokuşmak üzere havalanırlar, fakat bütün gürültüler birdenbire bıçak gibi kesilir.
    gözleri sessizliğin kaynağına dönmüş olan general harrington ve arkadaşlarının elleri havada kalmıştır. sadece onların değil, bardaki bütün gözler kapıya yönelmiştir. bedenini saran paşa üniforması, omuzlarındaki apoletleri, göğsündeki madalyaları ve her adımda gıcırdayan parlak çizmeleriyle bara bir türk subayı girmiştir.

    bütün gözler, bütün bakışlar dönmüştür. ortalıktaki sessizliği birkaç kadının iç çekişleri yırtar.
    bir fransız kadının kendisini tutamaz. sarışın türk subayı yanından geçerken, “ne güzel adam” diyerek yanındakine gösterir.
    türk subayının göğsüne bastırdığı astragan kalpağı sol elinde, koyu sarı saçları arkaya taranmış. mavi gözler üzerindeki kalın kaslar çatılmış, bakışlar buz gibi. otel müdürü mösyö martin, türk subayının önünden saygıyla yürürken iki garson arkasından seğirtir.
    sarı saçlı subay, bütün gözlerin üzerinde olduğunun farkında, fakat o hoş bir vurdum duymazlık içinde.
    sarışın subayın masasına yerleşmesini bekleyen mösyö martin saygıyla geri çekilir.
    iki garson, sarışın subayın siparişlerini alarak uzaklaşırlar. diğer salondaki uğultu tekrar başlayınca bardakiler de kendilerine gelirler. buna rağmen bütün masalardan kaçamak bakışlar sarışın paşaya gidip gelir ve sonra fısıldaşmalar.
    general harrington’un masasındaki kahkahaların yerini merak almıştır.

    kimdir bu adam?
    bütün pera’daki uğultuları kestiren, güzel kadınlara iç çektiren bu türk subayı kimdir?
    kaldı ki böyle bir günde, osmanlı yerle bir edilmişken, kendileri zafere kadeh kaldırırken, meydan okurcasına pera’ya giren bu türk subayının burada ne işi vardır ve bu ne cesarettir?
    özellikle, kendilerini bile şaşırtan bir sırıtmayla geçiştiren otel müdürünün bu türk subayına iltifatı nereden gelmektedir?
    general harrington merakına mağlup olur ve bir tepsi içerisinde türk paşasının siparişlerini götüren garsona işaret eder.
    generaller, garsonun elindeki tepsideki küçük rakı şişesiyle küçük bir tabaktaki beyaz leblebiye baka kalırlar. general harrington, eğilen garsonun kulağına türk subayını göstererek kim olduğunu sorar. garsonun cevabı hepsini dondurur.
    biraz önce muhteşem girişiyle salonları susturan türk subayı, ingilizlerle, fransızlara anafartalar’ı dar eden, conk bayırı’nı cehenneme çeviren, çanakkale’de kendilerine dayak atan binbaşı mustafa kemal’dir.
    çanakkale’deki binbaşı mustafa kemal, şu an karşı masada oturan mustafa kemal paşadır.
    ingiliz generallerin masasında artık kahkaha yoktur. istisnasız hepsi namını bildikleri binbaşı mustafa kemal’in hayranıdırlar.
    kendisini çabuk toparlayan general harrington garsonu tekrar çağırır:
    "hemen gidiniz, general mustafa kemal’i masamıza davet ediniz."
    general harrington’un davetinden masadakilerin hepsi memnun olmuştur.
    emri alan garson, kemal’in masasına doğru giderken generalle birlikte tüm bardakilerin gözü onun üzerinde toplanır.
    kemal, içkisinin ilk yudumundan önce bir bafra maden sigarası tellendirmiş, ağzına birkaç beyaz leblebi atmıştır. çağırmadığı halde kendisine doğru gelen garsonu görünce meraklanır:
    "bir şey mi var çocuk?"
    garson saygıyla eğilir:
    "zat-i alinize bir daveti iletmekle vazifelendirildim paşa hazretleri."

    kemal; “hımm.” diye gülümsedikten sonra sorar:

    "nasıl bir davetmiş bu?"
    garson, barın köşesindeki masayı gösterir:
    "general harrington ve arkadaşları sizi masalarına davet ediyorlar efendim."
    kemal başını çevirir ve garsonun gösterdiği yöne bakar. general harrington ve arkadaşları gözlerini dört açmış gülümseyerek kendisine bakmaktadırlar. ingiliz ve fransız generaller, onunla göz göze gelince tipik bir sırıtmayla baş eğerek selam verirler.
    kemal de bir baş eğmesiyle selamı iade ettikten sonra garsona döner:
    "harrington cenaplarına saygılarımı iletiniz, lakin onların benim masama gelmeleri gereklidir. lütfen kendilerini masama davet ettiğimi söyleyiniz. burada ev sahibi olan biziz, kendileri misafirimizdirler."

    bu cevaba garson şaşırır, fakat asıl şaşkınlığı kemal’in cevabını duyan general harrington ve arkadaşları gösterir. şaşkınlık da değil, resmen bozulurlar. bozulmalarının asıl sebebi reddedilmek değil, misafir addedilmektir.
    misafir!
    yani geçici.
    yani gidici!
    üstelik davet edilerek gelen.
    kaldı ki onlar davet de edilmediler, yüzsüzce geldiler.
    ingiliz ve fransız generaller, kemal ile tanışmak için can attıkları halde yapılan hakareti hazmedemezler. kadehlerini bir dikişte yuvarlarlar. ne kadeh tokuşturmak ve ne de, “konstantinopolis’in şerefine!”
    sadece içlerindeki kin daha da büyür. "

    kaynak: küçük anılarda büyük sırlar & nurten arslan.

    edit: eternal flame'in uyarısı üzerine "atatürk çanakkale'ye giderken binbaşı değil yarbay rütbesindeymiş ve savaş devam ederken albaylığa terfi etmiş" bilginize.