şükela:  tümü | bugün
  • dün gece 'ben' ile 'roadshow' formatında izlediğimiz, sinema gurmesi tabiriyle 'çağımıza tanıklık eden sinema şöleni', 'a triumph', 'benicio del tero is not spectacular, he is oracular!', 'one of the best films of the last 50 years!', 'groundbreaking!', 'shapeshifting!', 'what the fuck is happening?!' bir hadise.

    öncelikle önden itiraf etmem lazım: ernesto che guevara, bence, çağımızın olduğu kadar, en azından benim bildiğim insanlık tarihinin, en kayda değer 'kişisi'. kayda değerlik ölçütüm de görünüşte gayet mütevazı olmasına rağmen tarihte bir eşi daha görülmemiş (gören varsa mesaj atsın) bir ispat'a dayanıyor: başarılı bir devrimden sonra devrimden önce kendine verdiği sözü tutabilmiş olmak. 35 küsur yaşında iktidarı, prestiji, rahatı, aile ve çocuklarını bırakıp, inandığı şey uğruna adı gibi bildiği bir güçlüğün; sınırsız, sonrasız ve 'hatırası taze' bir eziyet'in altına yeniden, bile isteye girebilmiş olmak. sartre ile o açıdan hemfikiriz, varoluşsal bir çerçevede, che guevara çağımızın tek 'bütün' kişisidir.

    bu 'gerçek'i bilerek bu filmi izlemek, bu 'gerçek'i gerçek kılacak şekilde yaşatarak anlatmak üzere bir araya getirilmiş 5 saati bulan bu süreçten geçmek insan'ın sırtına, beyine, ciğerinde, kemiklerine kadar inen bir insan olmak sorumluluğunu, yükünü beraberinde getiriyor. seneler evvel che'nin hayatını okuduğumda o sorumluluğu hissetmiştim, seneler sonra ancak sinemaya nasip olacak bir 'canlandırma'da da yine aynı hisleri, belki daha da güçlü bir şekilde, yeniden duyumsadım. 20. yüzyıl soykırımların, anlamsız yıkım'ın, kuduz sömürü'nün yüzyılı olduğu kadar (ve belki de tam bu sebepten) 'che'ye tanıklık etmişliğin de mesut yüzyılı olarak da anılmalı. büyük ikramiye sonunda insanlığa insan olmayı öğreten, insan olmanın sınırlarını yeniden tanımlayan bir insan'a vurdu, not alınsın, istirham ederim.

    kanımca, che de tam bu söylediklerime benim gibi inanmış kişiler tarafından kotarıldığından kaçınılmaz bir gerekliliki takip ederek olması gereken şey'e, bir 'hagiografi'ye dönüşmüş. kabul etmek lazım, hagiografi 'bilimsel sosyalist' çerçevede biraz eğreti duruyor. rasyonel'inden, bilimsel'ine 'muteber' bir varoluş'a ait kimsenin 'aziz'lerin tefrikalarını 'ibret' almak maksadıyla ya da benzeri bir ciddiyetle okuduğunu, hatta ciddiyet kısmını siktiret, akademik çerçevede yetkili uzmanlar dışında kimsenin laf olsun diye bile lutfedip okuduğunu, incelediğini sanmıyorum. aziz yazını, 'içi geçmiş' inançlar için, ve içi geçesi her an gelebilen inançlar sebebiyle bok yoluna gitmenin, gidebilmenin; nedensiz, niçinsiz bade olmuş cahiller, meczuplar üzerinden 'kurban ve mağdur' edebiyatı yapmanın ideal kaygan zemin'i, 'ortaçağ karanlığı'na ait unutulması gereken bir şaklabanlık biçimi sayılıyor.

    ve fakat, nasıl ki aziz'ler inananlar'dan çok 'inanmak isteyen'lere inandıkları şey'in gerçekliğini yaşamları pahasına ve sadece ölümleri ile gerçek kılacak şekilde ispatlarlarsa (ne de olsa cynicism'i dün icat etmediler) che de, bir çokları için 'bir inanç sistemi' olarak nitelenen sosyalizm'e, sosyalist/marxist eskatolojinin parçası olan devrim'e 'tanıklık' (ya da geleneksel terimle, şehadet) ediyor. bu müşterek üzerinden bir aziz/şehit anlatısına bağlanıyor oluşunu, 'benzerleri' ile değerlendirerek sıradanlaştırmak, 'banal'leştirmek, kanımca, tam anlamıyla angutluk.

    angutluk, çünkü hangi inanç ve kanaat sisteminden olurlarsa olsun 'kendi ölüm'ünü bir dava bağlam'ında seçenlerin hiçbirisi emin olun ki 'ölüm'ünü bilinmeyen bir tarih ve olay'dan bekleyerek seçen sizler kadar angut değiller. çok detayına girmek istemiyorum, umarım yakın bir zamanda fırsat bulur ayrıntılandırırım, ama şimdilik 'hap' edip vermek gerekirse, şöyle edeyim: azizler (ve kahramanlar) inançlarından bağımsız olarak insan'a ait en temel hak olan 'yaşama' hakkı gibi, ölme hakkı'nı da kendi iradeleriyle karara bağlayabilme imkanı ve lüzumunu ölerek yaşatıyor, ölebilerek temsil ediyorlar.

    intihar bombacı'sından devrimci'sine, sokrat'ından hitler'ine 'geniş' bir alan'ı tarayan bu 'fenomen'in hep 'kötü' örnekler ile anılıp, tanımlanmasında bir dava uğruna ölmeye hazır olan kişilere tahammülsüz ideoloji ile şekillenmiş kitlesel ahmaklık ve korkaklık'ın izlerini görüyorum. ölüm'ün hep başımıza gelen bir 'nihai kaçınılmaz', mecbur kalmadıkça ötelemeye çalıştığımız varoluşu anlmasızlaştıran bir musibet olarak yaşanması , dört yanının alternatifsiz bir 'sağlıklı ve uzun yaşam' fiksasyonu ile çevrilip, hep aynı 'anlamlı ölüm' (yatağımızda huzur içinde) senaryosu ile oynanması, dahası gündelik hayat'tan çıkarılıp müstehcenleştirilmesinde 'insan doğası' gibi bir 'açıklayıcı monolitik tez'in önerdiğinden farklı sebepler var, inanmıyorsanız biraz antroploji, biraz antik yunan tarihi karıştırın.

    en azından bu film vesilesi ile, 'inanç sistemi' denilerek modernizm tarafından taça atılan, hristiyanlığa ve tekmil metafiziğe görünür yakınlığı sebebiyle ıskartaya çekilen, milliyetçi mukaddesatçı muhafazakar kesimin kurumsal olarak sahiplendiği için rasyonel hayat'ın 'envanter'inden çıkarılmış kavramların da yeniden pay edilmesi, sahiplenilmesi, lüzumunun anlaşılması için bir fırsat söz konusu, kaçmasın. iseviliğin sokrat'tan çaldığı 'inandıkları uğruna ölebilme' yetisinin che aracılığı ile geri kazanımına, bilhassa arada devrim gibi bir gerçek durum'larla biçimlenen gerçek lüzum varken, neden mukavemet edilsin?

    che içinde bu yüzden sürekli gerçek durumlardan bahsediyor. evrim'le, süreç'le, zaman'la, sonra'yla çözümlenmeyen, çözümlenmeyecek olan, çözümlenmediği de hepimizin domuz gibi bildiği, kapitalizm'in örgütlü sadaka birimleri olan filantropi ve uluslararası yardım organizasyonları dışında kimsenin dönüştürmek maksadıyla sürekli olarak reklamını, duyurusunu, haberini yapmadığı sefaletin ve yıkım'ın, kıyım ve zulmün, eziyet'in ve yoksunluğun tabloları ile geçen 5 saat sonunda 'ya küba devrimi...daha iyi olabilirdi...' diyen adam'ın daha iyi'yi gerçekleştirmek adına ezberlediği 'standart eleştirel kalıp'lar dışında bir fiili eylem mecburiyeti olduğunu da -artık- görmesi gerekiyor. tek kalesi götünün üzerinden ahkam kesmek, ve kendileri hakkında götünün üzerinden ahkam kesenlerle mukayese edilmek olan eşhas'ın bu skor tablosu dışında bir referans'ın da mümkün olduğunu görmesi için gerekli bir deneyim olmuş 'che'.

    yine belki bu yüzden film boyunca 'savaşmaya değer bir dava için kendi ölümünü seçebilme' hakkına, hem de 'ölüm'ün kaçınılmaz' olduğu mücadele ve mukavemet biçimlerine paralel olarak hep bu gerçek durumlara referans veriliyor. film soruyor:

    bir yerde nemalandığımız hayatların bizim için ve bizim yüzümüzden böyle sürüp gittiğini, yitip bittiğini bile bile yaşadığımız şekilde yaşamaya ne hakkımız var? onlara müdahale eden kişiler'e 'mesafeli, objektif gibi, kontrollüymüşçesine, rasyonel yaklaşım' yaparken götümüzü sağlama almış olduğumuz gerçeğinden başka ne gibi bir dayanağımız var? *zaten* götünü oynatmayacak, oynatmamış 'kendiniz gibi' kitleler adına konuşmak, devrim değil evrim demek sizin 'eylemsizlik' çerçevesinde seçtiğiniz mevcut sürgit ve 'ölüm' biçimi dışında neyi değiştiriyor? bir çoğunuzun adını bile duymadığı bir ninizm dışında muhibi olduğunuz başka bir -izm var mı?

    'incelikli ve dolaylı' bir anlatımı olmaksızın, her fırsatta (ama asla yerli yersiz değil) 'salt gerçek'lerden dümdüz bahsediliyor olması eminim bir çok estet'in rafine hassasiyetlerine ters gelecektir, gelsin. bolivya dağlarında gözünden kurt çıkan çocuklar'ı ancak filmlerden ve entelektüel haberdarlık görevi dışında başka hiç bir maksatla basılıp, okunmayan 'neşriyat'tan bilen bir grup 'kaygılı' süprüntü'nün kendi hayatları ile uyumlu edebi ve estetik beklentilerine uymamak bu açıdan bir kayıp değil, zaruret oluyor.

    che'nin ilk bölümünde yaşadığımız 'devrim coşkusu'nun ardından gelen ikinci bölüm'deki 'devrimsizlik sıkıntısı'nda ilk kez 2.5 saat süren bir filmin süresini oluşturmak istediği 'hava'ya katık ettiğini görüyoruz. zaten önden yüklediğimiz 2.5 saat'in fiziksel yorgunluğu (ve rehaveti) üzerine yüklenen bu kısım'da sıkışmışlık, çözümsüzlük, varımsızlık'ı 'buram buram' hissediyor, 'kavga' denen şey'in ne çetin bir sürece dönüşebildiğini 'ucundan' da olsa ilk kez bu derece yoğun ve güçlü bir şekilde hissedebiliyoruz. che'nin bolivya'da kabul görmemesi, amerikan emperyalizm'inin olaya dahli, 'hatalar' gibi tarihsel kısımlar'dan ziyade bu kısım yarattığı bu gerçek algısıyla, en azından benim, sinema tarihinde ilk kez tanık olduğum (5 saat süren kesintisiz roadshow formatından da güç alan) bir alan'a giriyor: perdedeki karakterlerin fiziksel ve ruhsal yorgunluğunu, koltuktaki kişilere dayatılan fiziksel ve ruhsal yorgunluk ile vermek. buna rağmen bu süre içinde (belki izleyici profili sebebiyle) benim izlediğim matine'de gık çıkarmadan herkes bu deneyimi sonuna kadar yaşadı. film'in ilk bölümünün sonunda gelen alkışlar ise ikinci bölüm'ün sonunda, 10-15 saniye süren bir sessizlik ardından ancak gelebildi. açıkçası burada da film'in sonunu değil, film'in kendisini ve film'i mümkün kılan o hayatı alkışlamamız gerektiğini düşünmeden edemedim.

    bu entry'i de belki o yüzden eli yüzü düzgün, 'eğitim'im gereği alışkın olduğum 'sinema analizi' snumu içerisinde değil, sabah'ın bir saat'i kafama vurulmuş balyozlarla uyanmışçasına bir şaşkınlık, bitecek gibi görünmeyen bir sarsılmışlık ile yazdığımdan böyle aşure gibi sundum. kusuruma bakmayın.
  • che, arjantin'de yaygin bicimde 'dost', 'arkadas' anlaminda kullanilir; ispanyolca konusulan diger ulkelerde arjantinliler genellikle 'che' adiyla anilirlar ve che guevara'nin sirri da budur. deyisin kokeni, 'benim' anlamina gelen, guarani yerlilerine ait bir sozcuk, veya 'kisi' anlamina gelen mapuche yerlilerine ait bir deyis veya bir endulus deyisi, bunlarin herhangi biri olabilir.

    (alinti)
  • ispanyolca'da "hey, sen" anlamına gelmektedir. che guevara'nın herkese "che" diye hitap etmesinden dolayı aldığı lakaptır.
  • bazılarının tanesi 4,50-5,50 ytl'ye satılan puro. bu kalitede bir puroya bu kadar para vermek afedersin ama eşekliktir. puro da puro olsa bari. tapdk onaylı puroymuş da falan da filan da..
  • bu ikilemeyi özellikle izlenir kılan iki nokta vardır:

    1. böylesi bir figürü ne yapış yapış bir klişeler yığını ne de ajitatif bir söylemle göstermesi
    2. ispanyolca olması
  • meşhur birleşmiş milletler konuşması var filmde, patrio o muerte diye bitirdiği.

    daha sonra youtube da orjinalini bulup seyrettim.

    benicio öyle bir vurgulamış ki son cümleyi, sanırsın devrimi bu sersem yapmış.

    che ona göre gayet sakin söylüyor bu son cümleyi.

    az artist diilsin del toro.
  • beklentileri karşılamayan film. modern tarihin en önemli figürlerinden birinin hikayesini anlatmaya kalkışıp, üstelik 5 saate yakın süren film çekeceksin ama anlatılan şey sadece küba ve bolivya kırsallarında verilen silahlı mücadele olacak. oysa ernesto guevera'nın fikirlerini, bu fikirlerinin nasıl ortaya çıktığını, nasıl arjantin'den kalkıp düşünceleri uğruna küba'ya gittiğini görmek isterdim bu kadar uzun bir filmde. ama sürekli öksürükten tıkanan idealize edilmiş bir komutanın hikayesi var sadece. birleşmiş milletler meclisi'nde yaptığı konuşmanın kesitleri ise hem filmin bütünlüğüne katkı vermekten hem de che'nin siyasi düşünceleri hakkında fikir vermekten uzak. üstelik konuşma bölümlerinin siyah beyaz yansıtılması militarizme övgü niteliğinde bir bakıma.
  • benicio del toro mu daha başarılı bir che portresi yoksa gael garcia bernal mi; karar vermek için
    (bkz: motorcycle diaries)
  • afedersin sik gibi cigarlar üretir. nasıl beceriyorlarsa hepsi özensiz sarılmıştır. aromalı olanları neredeyse yalandır dolandır.

    bi chektir git allasen.. bu ne ya?
  • onlar abc'yi ögrettiler
    che'yi biz ögrendik!..

    sunay akin