şükela:  tümü | bugün
  • ---spoiler---
    filmi dünyanın gidişatı yüzünden tanrının ceza verip doğurganlığı aldığı bir film olarak izlerseniz beğenmeyebilirsiniz. ama faşist politikaların sonucu olarak insanların kısırlaştığı, üremenin- üretmenin, fikrin yok olduğu bir film olarak izlerseniz belki daha keyif alırsınız.

    film 2027'de geçiyor ama aslında tarih 2027 değil, bugün. filmde london 2027 yazısı belirene kadar oranın 2027 londrası olduğunu anlayamamamız bu yuzden. zaten filmin sonunda kurgusuz aktüel kamerayla ve kameraya sıçrayan kanla dakikalarca buna ortak oluyoruz. bu olaylar uzaklarda, filmlerde ve 2027'de olmuyor. bugün, burnunuzun dibinde oluyor ve siz de buna ortaksınız. kan size de sıçradı deniyor.
    mekan olarak londra'da geçiyor ama aslında orası londra da değil. yönetmen gayet bilinçli olarak londra'yı eğip bükmüş ve onunla oynamış. bt tower, big ben, trafalgar square, admiralty arch bildiğimiz yerlerinde değiller. tate modern 'e hükümet binası olarak giriyorsunuz. fakat tate modern diye girdiğiniz yer, iç çekimde battersea power station gibi gösteriliyor. mülteci kampının olduğu yer londra'nın wall street'i. yani aslında filmdeki londra, londra değil. başta britanya'nın mülteci politikası olmak üzere tüm dünyadaki mülteci politikaları eleştiriliyor. mülteciler, 1940 yahudilerine yapılan bir göndermeyle kafeslere tıkılıyor, otobüslere doluşturuluyor ve kamplara gönderiliyorlar. nazi askerlerinin yerini ise britanya polisleri almış durumda.

    filmin başında yalancı ve riyakar olarak kodlanan theo var. ve film onun yolculuğunu anlatıyor. kulakları, patlamaya kadar kapalı olan, baby diego'nun ölümünü zerrece önemsemeyen fakat patronuna bu ölümden çok etkilendiğini söyleyip izin alan ve bu işe para için giren theo'nun dönüşümünü izliyoruz.
    dönüşmeye başladığı yer hayata ve olanlara dahil olup eline ve her tarafına kan bulaştığı yer; karısının ölümü. fakat yeterince "giyinik" değil, çıplak ayaklarıyla ilerleyemiyor. önce çoraplarıyla çamurlara bulanıyor, sonra parmak arası terlikle örgütten kaçıyor ama bu sırada sürekli ayağına bir şeyler batıp takılıyor, yürüyemiyor. ayakkabıya kavuştuğu yerde ise artık theo'nun dönüştüğünü ve ilerlediğini anlayabiliyoruz. bir anne ve bebeğini korumaya çalışırken kucağında çocuğunun ölüsüne ağlayan başka bir anneyi görmeyi başladığında theo'nun artık giyindiğini ve "yürüyebildiğini" görüyorsunuz. yürümesini sağlayan ayakkabının theo'ya bir bolşevik tarafından verilmiş olması ise manidar.

    filmin konformistleri eski "doğurgan"lar. sanatçılar, ödüllü gazeteciler ve ödüllü hippi karikatüristler. kıllarını kıpırdatmıyorlar. kısırlığa (faşizme) karşı yaptıkları tek şey, uzak ve izole yerlerde inzivaya çekilmek. özellikle battersea'da geçen konuşmada, sanatın ve sanatçının işlevsizliği gayet güzel iğnelenmiş. picasso tablosunun önünde, opera eseri eşliğinde yapılan konuşma sanatın ve sanatçının nasıl finans merkezi haline geldiğini ve sanatın yüksek kulelerde aşağıdaki savaşa karşı işlevsiz kaldığını eleştirmiş. üstelik bahsedilen sanat sadece yüksek sanat da değil çünkü konuşmanın yapıldığı yerde koskoca bir pink floyd göndermesi olduğu gibi, hippi jasper'in müzikleri sayesinde de malum "sanat" genelleşmiş.
    jasper 68'li bir aktivist değil, "hayatın kendi seçimleri varsa neden uğraşıyoruz" diyen bir hippi. karısı janice ise ödüllü bir muhabir. hippi janice, tıpkı 68'de olduğu gibi savaşa karşı eylemsizliği savunup günü otlarla, müzikle vs geçiştiriyor. karısı janice'in hem gazeteci hem katatonik olması ise bence gazeteciliğin göndermesi. bu karı-koca (hippiler ve gazeteciler) görüyorlar ama hiçbir şey yapmıyorlar. jasper eyleme geçtiği tek yerde, yani kısırlığını doğurganlığa çevirebileceği ilk yerde ise doğurganlık organı olan sağ elinden vurulup öldürülüyor. hippi dusturu şanti sanıldığı gibi iyi bir şey olarak kodlanmıyor, eylemsizlik, hareketsizlik ve pasifizm olarak kodlanıyor.

    hippiler, karikatüristler, gazeteciler, sanatçılar filmden katatoniklikle nasibini alırken, devrimci örgüt de pragmatistlikle alıyor. yeni doğan bebeği kendi iktidarı için kullanacak örgütün ne bebek ne de doğurganlık umrunda. bunun için örgüt liderlerini öldürecek kadar gözü karalar. tüm bu pisliğin içinde siyah meryem kee ve onu koruyan yusuf theo'ya yardım eden tek kişiler bolşevikler ve arap/çingene mülteciler.
    kısır dünyada yeni hayat ne sanatçılardan, ne askerlerden, ne devrimci örgütlerden, ne hippilerden ne de gazetecilerden geliyor. sokaktan ve siyah-mülteci bir orospudan geliyor. yeni hayatı (üretkenlik,fikir) temsil eden isa'nın, film boyunca beklediğimizin aksine erkek değil kız olması da küçük ama gülümseten bir ayrıntı oluyor. burdaki false expectation kasten yapılıyor ve hepimiz kurtarıcıyı bir erkek olarak beklediğimiz gerçeğiyle yüzleştiriliyoruz. sonra suyun ortasında, adı "yarın" olan bir gemiye binmeyi bekliyoruz.

    edit: hem tate modern'e girerken hem de örgütün çiftliğinde ahıra girerken "sigara içilmez" uyarısını atlamışım. onu da ekleyeyim.
  • yemin bozduran film*. 2027 yilinda londra'da geciyor hikaye ama 2027 deki londra ile bugunku londra arasinda hic fark yok. bi' kere burdan aliyor ilk puanini alfonso cuaron. bilimkurgu illa isiklar sacan acaip teknolojik seylerin etrafta yanip sondugu bir gelecek vizyonu gerektirmiyor. aslinda filme gercekci bile diyesim var. zaten bu amacin guduldugu saniyorum. su andaki fasizan politikalarin gittigi yer dogurganligin sona ermesi hikayesine yedirilmis. ama goren gozlere bu mesele -dogurganlik- bir sure sonra detay gibi gelmeye basliyor. herseyden once filmde buyuk britanya nin gocmen politikalarina ciddi bir elestiri var ki 'yapayim da entel olayim' diye de yapilmamis gibi geldi bana.
    ayrica filmin basindan sonuna kadar londra'ya ve temsil ettiklerine dair arkadan, gorsel olarak verilen ama sozu edilmeyen cok onemli ayrintilar var. bir ornek: bir yanda sokakta grafitiler temizlenirken, diger yanda unlu bir sanatcinin evinde, duvarin sokulup getirilmesi marifetiyle orada olan, banksy nin grafitisini goruyoruz, ki kor goze parmak degil. oyle arkada gelip geciyor yakalayana. muthis bir sanat ve goruntu yonetmenligi de var filmde. bir baska ornek: clive owen ve kuzenini oyanayan karakter konusurlarken arkada battersea power station ve havada ucan balon seklinde domuzlar goruluyor. battersea power station in pink floyd un animals albumunun kapagindaki yapi oldugunu ekleyeyim. bu arada sunu da ekleyeylim, icine girilen bina tate modern nin binasi iken disaridaki manzara battersea power station manzarasi. yani ayni yerde olmayan iki mekan, yani cok bilincli, nakis gibi.
    kamera... bir catisma sahnesi var ki, kameraya kan sicriyor ve bu belgesel teknigi ile o kamera uc dakikadan fazla kesintisiz bir cekim yapiyor. belki baska bir filmde abarti gelebilecek bir yontemken bu, yonetmenin bastan beri sectigi ' bu hakikaten gecelegin kendisi olabilir, butun bunlar sizin evinizin onunde gerceklesebilir' tarzi ile sureklili gosterdigi icin cok da yerinde olmus.
    son olarak filmdeki gocmen kampinin -ki bir yer alti sehri, getto havasi var burda- su anda londra'nin finans merkesi olan bank oldugunu da soylemeli.
    bir de alinti yapalim: "politikacilarimizdan birinin basi ne zaman derde girse bi' yerde bi' bomba patliyor"

    --- spoiler ---
    ha tabi bir de hollywood dozunu kacirdiysaniz super iki supriz bekliyor sizi. once julianne moore sonra da michael cane oluyor daha filmin baslarinda. 'o filmin en unlu oyuncusu, olmez o' demeyin. oldurmus adam cat diye julianne moore'u en basta. moore'u da tebrik etmek gerek. kapris yapabilir, basrol isterim diyebilrdi.
    yonetmeni iyi niyetinden ve de ozenli calismasindan oturu sona dogru bebegi binadan cikartma sahnesini cok uzun ve amerikan kahramanlik filmleri tadinda verdigi icin affediyorum. parayi verenler dudugu calmis olabilir.
    --- spoiler ---

    tabii bir de: tell him he is a fascist pig!
  • -çocukların olmadığı bir dünya düşleyin...

    ulan bunun neresi distopya ??
  • --- spoiler ---

    the godfather'da bulunan ve birçok yönetmenin coppola'ya atfen kullandığı "portakal -> kötü olay" mevzusu burada kullanılmış. şu ana kadar keşfettiğim kadarıyla:
    1) jullian moore vurulmadan önce arka ortada oturan karakter portakal soyuyor.
    2)toplama kampında da isyan başlamadan hemen önce bebeğe portakal yediriliyor.

    --- spoiler ---
  • çok sıkı bir filmdir bu kanımca. uzun süredir izlediğim en sarsıcı, en makul, en dozunda filmdir. ne eksiği ne fazlası vardır. tüm oyunculuklar ziyadesiyle sade, çarpıcı ve inandırıcıdır. zannımca bu senenin en iyi filmlerindendir kendisi.

    ayrıca bana görüntü yönetmenliğinin ne demek olduğunu da sonunda açıklamış filmdir bu.

    müthiştir.
  • --- spoiler ---
    filmin finalinde bolca peygamberlere gönderme vardır. bebek binayı terk ederken silahlar susar insanlar adete musa'nın kızıldenizi ikiye ayırması gibi ayrılır, silahlar susar; insanların adeta şifa bulmak için isa'ya dokunması gibi insanlar bebeğe dokunmaya çalışır ve bebek kötülükten aynı musa'nın beşiğe konup nehre açılması gibi kayığa biner ve denize açılır.
    --- spoiler ---
  • spoiler içeriyor, özür dilerim.

    izlerken geril geril gerildiğim, beni soluksuz bırakacak denli korkutmuş, sanki o savaşın içinde yaşatmayı gerçekten başarmış, inanılmaz bir filmdi. sanırım hayatımda izlediğim en vurucu filmlerden biri. sonunda dona kalmış şekilde birilerinin beni dürtmesiyle yerimden kıpırdayabildim. özellikle o aktüel kamerayla yapılan çatışma sahneleri çekimlerinde vizöre kan sıçraması ve çekimin ona rağmen aralıksız devam etmesi bu filmde beni en çok etkileyen şey oldu. hakkaten o durumun içinde yaşattı ve bu yönüyle, saving private ryan ve enemy at the gates gibi bu konuda gerçekten çok başarılı filmlerden bile daha başarılı. işin sırrı elbette aktüel kamera kullanımında. dondum kaldım.

    tabii daha filmin başındaki patlama sahnesi ile gerçekçilikten ödümüz patlarken, hemen ilk yarım saatinde neredeyse burnumun dibinde güzelim julianne moore'un kurşunlanması, şok etkisi yarattı. üstüme kan sıçradı mı diye bakasım geldi. film teknik yanıyla kesinlikle mükemmel.

    ve tabii sonundakibinadan çıkış sahnesi. bence holifud tarzı "nırının nırının kahramanlarımız dünyayı kurtardı nırının nırırnın" modunda değil, aslında filmde anlatılan küresel kısırlığın insanları bir bebek sesinde nasıl bir tanrısal mucize olduğunu göstermesi açısında özellikle vurucuydu. o geçiş sahnesinde aklıma musa'nın kızldenizi yarması geldi, öyle bir mucizeydi bu ve insanların yüzünden çok güzel okunuyordu. görsel anlamda kesinlikle nefis bir film.

    ve olumsuz kısımları:... aslında pek yok. sadece neden tüm dünyada almanı, arabı, zencisiyle herkes sadece ingiltere'ye üşüşmüş. başta bir "tüm dünya şehirleri yıkıldı bi ingiltere kaldı" mesajı veriliyor ama bunun nedeni açıklanmıyor. ingiltere başka bir ülkeden(abd mesela) daha mı çok militarist, bu yüzden mi? ve tabii metro girişlerinde neden kafese kapatılmış göçmenler var, göçmen kafeslemek için daha mantıklı yerler yok muydu gibi şeyler düşündüm. herhalde bir yerleri kaçırdım.

    ben yeniden izlemeye gidiyorum valla, siz de gelin. bunun kadar nefis birşey bulunmaz valla.
  • sacma bir aksamustu, yapacak is olmadigindan oylesine, fragmanini bile izlemeden, sadece 'clive owen varsa en azindan tipi fena diil, vakit gecireyim' diyerek girdigim, ve cok begendigim filmdir. gercekten, ikinci defa izlemeli, ufak gondermeleri, detaylari tekrar gormeli.

    filmin ismini neden oyle cevirmisler, bi onu anlamadim valla.

    --- spoiler ---
    filmde, kee ve theo'nun bebekle beraber tanklar ve yuzlerce asker tarafindan ates altinda tutulan bir binadan cikma sahnesi var, sonlara dogru. once, bir peygambere yakarircasina bebege dokunuyor kamptaki gocmenler. aralarindan geciyorlar. bebege bakarken sagda solda kursunlanan insanlar, cat diye olenler var. merdivenlerden inerken, askerlerle yuzyuze geliyorlar. onlar da donup kaliyorlar. killarina bile dokulunmadan binadan cikiyorlar bizimkiler bebekle. senelerdir buna benzer hicbir ses duymamis insanlar, askerler, gocmenler arasinda bir tek bebek aglamasi sesi duyuluyor. birden tekrar ates basliyor - ve ates ne askerlerden, ne gocmenlerden geliyor. iki taraf tekrar birbirine giriyor.

    daha hafif, ve beni derinden etkileyen bir yer icin de, "pull my finger" sahnesi var.
    --- spoiler ---

    düt: isimler konusundaki karışıklığı farkettiği ve düzelttiği için sonradangurme'ye teşekkür ederim. beni sizler yarattiniz.
  • v for vendetta filmi ile güzel bir ikili oluşturuyo bence. 21.yy ingiltere'sini iyice hatim etmeye başladık bu filmlerle. tabi şu da var gelecekte demokrasinin beşiği ingiltere'de durum buysa diğer yerlerin vay haline!

    1-geleceğin gerçekçi yapılmış olması sizi filmin içine alıyo fazla teknolojik oyuncaklara boğulmamış ama detaylar mükemmel.

    2-mültecilerin içindeki almanca konuşanların çokluğu ve mülteci şehrindeki fransız mahallesi ile, 2 ülkeye güzel ayarlar verilmiş gibime geldi."alone soldier britain"

    3-gelecekte geçen filmlerdeki klişelerden; olan faşist hükümetin her yerde, sanal sesli görüntülü propaganda yapması olayının; bu filmde uygulanmamış olması çok hoşuma gitti.

    4-bu kadar gerçekçiliğe; son sahnede clive'in bebekle binadan çıkınca, tüm askerlerin önce donup sonradan bişiy olmamış gibi çatışmaya dalmaları yakışmadı. yani içlerinden biride "ya hemşerim nereye" demiyo mu? yada bomba patlayınca 2 tane akıllı asker çıkıp peşlerinden gitmiyo mu? nerde komutanları, yoksa zorunlu askerlik nedeniyle hepsimi "en iyisi hiç bulaşmamak diyo",o bölük sadece kısa dönemlerden mi oluşuyo!

    bi de filmin adı türkçeye orjinaline sadık kalınarak insan evladı olarak çevrilseydi tadından yenmezdi.
  • 2005te gösterime giren en güzel filmlerden biri. alfonso cuaron'un y tu mama tambien'i çeken adam olduğunu düşünmek bile garip geliyor bu filmden sonra. her ikisi de birbirinden güzel filmler olsa da, aralarında ortak tek bir özellik bulmak mümkün değil. sert olduğu kadar çarpıcı, yönetmenlik yeteneğinin doruklarda dolaştığı bir film children of men. hatta son 5 yıl içinde bilimkurgu adına bu kadar büyük bir yenilik getirebilen bir bilimkurgu izlememiştik. ilk marifeti bilimkurgunun fantazi ile olan yakın bağlarını koparmayı becermesi. bunu da olayların gerçekten yakın bir gelecekte geçmesi, tıpkı alphaville gibi bilimkurgusal öğeleri ayrıntılarda bırakması ile beceriyor. bu noktada film için tehlike başlıyor: film türünün temel ilgi çekici özelliklerini kaybetmiş durumda iken berbat bir sonuç çıkabilir. ama alfonso cuaron muhteşem bir kararla olayları bir saving private ryan edası ile resmediyor. bazen süresi 10 dakikaya varan tek planlar, tıpkı bir saat gibi kurulmuş setin kusursuz bir iş çıkarması sayesinde dudak uçuklatıyor. kameraya kanın sıçraması planlı bir şey olmasa gerek ama alfonso cuaron'un o sahneyi ellemeden filme koyması amacının ne olduğunun en güzel göstergesi. clive owen ise sonunda hakettiği bir rol ile kendini aşıyor. upuzun sahneler boyunca hiç teklemiyor. filmin gerçekçi havası karakterlere de siniyor. theo'nun ümitsizliği, gönülsüzlüğü, geçmişteki kötü anıları, belli bir noktadan sonra sıradan bir insan gücüyle çabalamaya başlaması ve bu saydıklarımın hiçbirini abartmadan, göze sokmadan bize sunması onu yaşayan bir kahramana dönüştürüyor.

    --- spoiler ---
    julian'ın öldüğü sahne, açık bir şekilde sinema tarihinde bir dönüm noktası. pinpon oyunu ile başlayan sahnenin, en son polisler ölene kadar hiçbir kesme ile ayrılmamış olması alfonso cuaron'dan ciddi ciddi korkmamız gerektiğinin göstergesi. böyle bir şey nasıl olabilir diye soranlar için kamera arkasından birkaç resim:

    http://i45.photobucket.com/…d00200428resizevp31.jpg
    http://i45.photobucket.com/…d00300463resizehk71.jpg
    http://i45.photobucket.com/…d00300552resizeaf41.jpg
    --- spoiler ---