şükela:  tümü | bugün
  • batman'i falan geçiniz memento'yu, inception'ı, the prestige'i, interstellar'ı çekti bu adam. oha lan yazarken içim gitti. ben iyi film söyle diye tavsiye isteyen adama ilk nolan'ın filmlerini izle gel diyorum. adam gelmiş overrated diyor, pehhh.
  • overrated diyenler bir zahmet bu adamın klasmanını da yazsınlar. hangi yönetmenlere benziyor mesela? hangi yönetmenlerle aynı ligde? hangi yönetmenlerin alt sınıfında? bir zahmet bunu da söyleyin. öyle boş atmakla olmuyor gençler.
  • mementolar da tonbiktoymuş
  • 50 sene sonra tarihin gordugu en iyi yonetmen unvanını kazanacak olan ama 30'lu yaslarında henuz amerikalılar tarafından siklenmeyen adam.

    gelecekte kendisinden bekledigim hareket sudur: alacagı ilk en iyi yonetmen oscarını sırayla salondaki herkesin gotune sokup cıkartması. hak ediyor cunku bunu yapmayı.
  • akıllı olması gereken yönetmen. ekşi sözlük ahalisi olarak adamı dize getirmeyi bildik sonunda.
  • bana gore su an sinema dunyasinin jose mourinho'sudur. memento ile porto yillarini yasamistir. batman begins ve the dark knight ile chelsea. inception ile inter. the dark knight rises'da biraz sicti o yuzden real madrid. ve interstellar ile tekrardan chelsea gunlerine dondu. kemik kadrosu var onun da tipki mourinho'nun bi ara gittigi her yere carvalho, essien, ferraria gibi oyunculari goturmesi gibi nolan'in da christian bale, michael caine gibi oyunculari ve hans zimmer gibi yardimcilari var her yeni yapiminda. ikisi de genc ve kendilerine ait ozel bir karizmalari var. mesela bence ingiltere milli takiminin basina gecerse, nolan bayagi iyi isler yapar bu non-lineer kafa yapisiyla. mac basliyor ama 23.dakikadan basliyor. sonra 2.dakikaya sonra uzatmalar derken duduk caliyor ama mac basliyor tekrardan. ve bakiyorsun ingiltere 8-0 kazanmis. herkes saskin tabi niye boyle oldu acaba diye tartisiyorlar. ama sonucta ingiltere milli takimini uzun yillardan sonra dassak oglani sifatindan kurtaracak kisidir bence.
  • dâhi yönetmen. otuzbir çekse izlerim.

    (bkz: memento)
    (bkz: inception)
    (bkz: the prestige)
  • ben yönetmen olsam, the dark knight'ı çeksem ve oscar adaylığı alamasam sinemayı bırakırdım. bu adam gitti inception'ı çekti.
  • interstellar filmindeki solucan deliğinin gerçekçi olması için 4 ay modelleme ekibi ile çalışan dünyaya yerçekimsel etkisinin mantıklı olması açısından büyüklüğünün hesaplanması için astrofizikçilerden bir grup kurduran yine filmdeki kara delik'in görselliği için nasa'dan destek alan adama overrated demek. vallahi ayıptır günahtır. underrated deme ama overrated hiç deme.

    (bkz: başlık içinde gezerek seri eksi vermek)

    (bkz: açacağın başlığa sokayım ben imdb'ye gidiyorum)
  • ''nolan neden kötü bir yönetmendir ?'' diye bir şey soramam haddim değil, fakat 'neden nolan filmlerini sevmiyorum bir sinemasever olarak ?'' diye sorarsam sanırım kendime sorduğum bu soruyu cevaplamamam kimse için fazla sinir bozucu olmayacaktır (eleştiri yapmaktan korktuğum çıkarılmasın buradan).

    benim nolan filmlerine bir türlü ısınamamamın baş nedeni, sevdiğim yönetmenlerin quentin tarantino, brian depalma, martin scorsese, akira kurosawa, sergio leone, f. ford capolla, stanley kubrick gibi kişiler olmalarından ileri geliyor. yukarıda saydığım yönetmenlerin (ve senaristlerin) filmlerindeki sıcaklığı nolan filmlerinde bulamıyorum. o yüzden nolan'ın isminin bu kişilerin yer aldığı listelere yazıldığını gördükçe bir türlü yakıştıramıyorum bunu.

    nolan'ın renkleriyle başlamak lazım işe. bir defa kesinlikle renk konusunda kıt filmleri olduğunu düşünüyorum. filmlerine belli tonlarla devam etmeyi seviyor olabilir fakat bu uzun soluklu filmler için bayan, bir süre sonra işi kotarmak için kolaylaştırıcı bir kaçış yöntemi gibi geliyor bana.
    örneğin the prestige, son dönemde çok yaygın olan ben dönem filmi çekiyorum sepyası kullanımı bu renksizliğe bir örnek. bir başka örnek ise the dark knight rises, sürekli karanlıklar içerisinde geçen film, bir de bunun üstüne donuk, mavi rengin hakim olduğu bir renk seçimiyle karşımıza çıkıyor. elbette bunlar yönetmenin tercihi ve son derece mantıklı sebeplerle açıklanabilirler, fakat 'neden nolan filmlerini sevmiyorum' diye kendine soran birisi olarak benim sevmeme sebeplerimden birisini açıklıyorum. bu denli uzun filmer için bu denli donukluk, matlık, tek renklilik bayıcı diyorum, eğer görsel bir sanat yapıyorsan renklerden bu kadar korkmamalısın, bu renkte bahsettiğim tek tiplik batman begins için de geçerli. interstellar'a bakalım. yine aynı numara var: mat, donuk renkler. inception'dan bir başka kare. yine ben büyük film yapıyorum sepyası görüldüğü gibi. tamam, filmin atmosferine nolan'ın yakıştırdığı renkler bunlar olabilir, buna hiçbir itirazım yok fakat eğer bir yönetmene, her şeyden önce yazılan işi 'görüntüye' aktaran bir kişiye efsane diyeceksek, bu kişinin o görüntüyü iyi bir ressamın tuvallerini süsleyen renkler gibi renklerle bezeyebilmesi gerekir. bunun yerine sürekli donuk mavilere, sepyalara kaçılıyorsa iş can sıkıcı olur.

    gelelim şimdi nolan'ın adının beraber anıldığı adamların filmlerinden karalere. carlito's way şu sahnedeki renklerin ahengine, kuruluşlarına bakın. işte renk uyumu budur, renkte uğraş budur. yine carlito's way'den, sokak sahnesindeki renk kullanımındaki ihtiras, güç, cesaret, bundan bahsediyorum bir yönetmen renklerden korkmamalı derken. iş mavilik ve karanlıksa, yeri geldiğinde tıpkı buradaki gibi verilir. ama sen bütün filmi bu şekilde götürüyorsan en başta görsel sanatlar için olmazsa olmazlardan rengi es geçiyorsun demektir. goodfellas'ta scorsese'nin renklerine bakın. onlar da olması gereken gibi cüretkar, kendini belli eder nitelikte. filmin müthiş hikayesi, yönetmenliği dışında göz doldurmaya yetiyorlar. saydıklarım içerisinde adı nolan'a en çok yaklaştırılan kubrick filmleri dahi her ne kadar diğer saydıklarıma nazaran (scorsese, depalma) daha ağır, derinlikli, sakin bir tatta olsalar da, renk kullanımı konusunda kesinlikle kolaya kaçılmış filmler değil. tarantino'nun ilk filmi olan ve tahminen nolan'ın çektiği tüm filmlerden daha düşük bütçeli olan reservoir dogs'tan öylesine bir sahne, bakın, bu basit ve düşük bütçeli sahnede dahi renklerin kendi hallerinde kullanımları sahneye nasıl güzel bir canlılık, basit bir canlılık katıyor, kill bill ise bu konuda tartışılmaz nolan'ın her filminden beş gömlek fazladır, çeşit çeşit rengi ile (ki sonuncusunda donuk mavinin yerine göre kullanımını görebilirsiniz, sahne atmosferi yüzünden tüm filme hakim olmak zorunda değil yani).

    görüntüyle alakalı diğer unsurlar şüphesiz derinlik, ışık, kadrajlama gibi unsurlar. derinlik konusunda nolan'ın hangi filmi kurosawa ya da kubrick ile boy ölçüşebilir diye sorduğumda kendime verdiğim cevap hiçbiri olduğundan ötürü, renkleri zaten bu kadar zayıf bir yönetmenin derinlikte de eksikliği görüntüyü iyice bayağılaştırıyor bana göre. kurosawa'nın gizli kale'sinin ilk sahnesinde, karakterlerin arka plandan nasıl güzelce ayırıldığına bir bakın. leone'nin derinliğine bir örnek. bu da nolan'ın sahne derinliği. güzel kadraj mı ? güzel. ama ... ''ben güzel kadrajım'', ''bu sahnede de derinlik yaptım'' dercesine bağırıyor. o adam orada duruyor ve bakıyor. yani nolan o derinliği, diğerleri gibi alelade gelişmişçesine bir havada, filme yedirilmiş şekilde, doğal vermiyor, yaptığı kadrajlama için sahne çekmiş gibi çekiyor, derinliği böyle veriyor, zaten bu da filmlerini doğallıktan uzaklaştıran (bana göre tabii) başka bir unsur. yani kurosawa ya da leone'nin size hiç çaktırmadan, siz filmin büyüsüne kapılmışken verdiği şey nolan'da üzerine bir sahne yazılmış şekilde veriliyor diyerek nolan filmlerine bir eleştiri yöneltiyorum.

    nolan iyi bir hikaye üreticisi. gerçekten güzel öyküler sunuyor izleyenlere. mesela the prestige son derece keyifli bir hikaye. gel gelelim ki genel olarak nolan filmlerindeki senaryosal sıkıntı, karakterlerden ileri geliyor. çünkü nolan'ın karakterleri etten kemikten insanlar değil. hiçbir nolan filminde goodfellas'tan bir tommy, reservoir dogs'tan bir mr. white, full metal jacket'ten bir animal mother, blow outtan bir jack terry göremezsiniz. tüm karakterler öyle veya böyle bir kalıptan çıkmışçasına alışıldık, ne yapacağı önceden kestirilebilen, bir takım basmakalıp film davranışlarından kurtulamayan, mimik ifade yönünden yavan, sade, dışarıdan kapalı kutu karakterler. bir duygu yok, insana özgü hatalar yok. böyle şeyler varsa da tamamen senaryoya hizmet etmesi açısından, karakterlerin doğaları açısından değil. 2010'lardayız, hala s.w.a.t. polisi ''ı didn't sign for this'' diyebiliyor. evet abi sen onun için imza attın çünkü s.w.a.t.'sın, kreşte çocuk bakıcısı değilsin. ya da the dark knight rises'ta başlangıçta bane'i finanse eden abi gibi. karşısındaki terörist örgüt lideri hayvan gibi kaslı adamı sırf finanse ettiği için dikine dikine, sonuna kadar bağıran çağıran bir beyaz yakalı. bu kadar aptal olabilir mi o noktadaki biri ? sırf bane'in ne kadar merhametsiz olabildiğini göstermek adına bir başka karakter bu denli basitleştirilmiş, stereotipleştirilmiş. yani nolan'ın hikayeleri iyi de olsa, bu tip basmakalıp şeylerden kendini sıyırdığını göremiyorum, her filminde göze batan unsurlar oluyor bunlar.

    filmlerinin kurgusu. tamam, epik ya da 'epiğimsi' filmler yapıyor olabilirsin ve hikaye örgün yer yer alışılageldik olabilir. ama yine filmler bağıra bağıra 'işte son geliyor, bütün düğümlerin çözüleceği yere gidiyoruz aha bak zaten hızlı soundtrack de geldi' kıvamında sonlanıyor mesela. halbuki bu seyirciye bırakılabilir, daha renkli, yaratıcı soundtrackler kullanılarak film ilerleyebilir, biz anlayabiliriz çözümün nerede nasıl başladığını. bu kadar kör göze parmak yapmak da bayıyor, filmlerin akışlarını klişeleştiriyor. birbirine benzer o kadar çok basit hikaye bir araya getiriliyor ki, ''tamam tamam şimdi çözüyorum'' demeye filmin neredeyse ortasından başlıyor nolan, sonuç olarak da arka arkaya gelen, seyirciye neredeyse saldıran, rahatsız eden çözülmeler, aynı şekilde kör göze parmak tempoda soundtracklerle geliyor. yukarıda saydığım büyük yönetmenlerden hangisi, filmlerinde böyle kolay çözülme yöntemleri kullanmıştır ? onların kurguları kendi içinde gelişir, hikaye öyle bir noktaya gelir ki seyirci bir şeylerin yavaş yavaş değiştiğini içten içe anlar, bunu idrak ettirmek yönetmene değil, filme ve öyküye düşer. reservoir dogs'ta mr. blonde vurulduğu anda biz bir şeylerin değişeceğini anlarız, artık işin geri dönülemez bir noktaya geleceğini sezeriz. a clockwork orange'da alex o hastaneden çıktıktan sonra da bir şeylerin değişeceği bellidir artık. casino'da nicky kokain bağımlısı olduktan, ace karısı ile sıkıntılar yaşamaya başladıktan sonra da çöküşün ya da sonun yaklaştığını biliriz. bunların hiçbiri için yönetmenin hayvan gibi tempo müziği dayaması gerekmez. gerekmemeli, en azından ben nolan filmlerini bu yüzden sevemiyorum. nolan filmin içine birçok hikaye yediriyor, filmin sonuna doğru hikayeleri yazarının kontrolünden çıkıyor ve hepsini toparlamak için kör göze parmak yapmaktan başka bir çaresi kalmıyor.

    nolan filmlerini sevmememin bir başka sebebi, hep 'büyük hikayeler' işlemeleri. bir taksi şöförünün öyküsü, bir sinema sesçisinin macerası, maçını satması gereken bir boksörün başına gelenler, yahudi mahallesinden birkaç gencin öyküsü gibi basit, ufak görünen, akla devasa şeyler getirmeden efsane olabilen filmler yapmıyor. o baştan 'büyük' öykülerle başlıyor. filmleri böyle sunuluyor. çünkü filmleri (bence) esasen birer sunum ve reklam harikası. görsel bir şölen adı altında büyüklük, aşırılık kullanılıyor, o da esas olarak ilgi çekebilmek, büyük kitleye hitap edebilmek için. ve aynen bu sebeplerden ötürü nolan, 'büyük hikayeler' kullanmak zorunda. çünkü zor olan, esas beceriyi isteyen, ufak tefek konulardan güzel görsel malzeme ile destekleyerek büyük filmler çıkarmak. bunu yapamayanın transformers robotlarına ihtiyacı olacaktır ya da dünya'yı tehdit eden bir takım kozmik enstantanelere.

    pop kültürünün günümüzdeki gibi şekillendiği dünya'da nolan'ın şöhretine şaşırmamak gerek. çünkü yapılan işler hikaye yönünden o kadar güçlü olmasalar da büyüklükleriyle, sunuşlarıyla, pazarlamalarıyla büyükler. bugünün müziği de, starları da, filmleri de bu tatta. nolan bu potada dibe yakın durarak olabildiğince geniş bir kitleye filmler yapıyor, bu nedenle filmleri de yukarıda saydığım kişilerin filmlerinin arasına giremeyecektir diyorum, bugünkü popülerliğinin büyüsüne kapılmamak gerek.

    zaten bunların hepsi benim fikirlerim. ben bunlar 'genel geçerdir' diyemem. yalnızca aklımdakileri söylerim. başta da ifade ettiğim gibi, bu yazı 'ben neden nolan filmlerini sevemiyorum' diye soran bir sinemaseverin yazısıdır, öyle anlaşılmalıdır. bir zahmet bu kadar sayfa övgünün yer aldığı bir sitede, benim şu yaptığım eleştiriye de tahammül gösterilsin.

    edit: nolan karakterleriyle alakalı aklıma gelen son şey. yukarıda bahsettiklerime ek olarak, hep büyük konuşan, vecizeleri büyük olan, büyük dertleri davaları olan, büyük işler başaran, büyük olmaya çalışan ama aslında içlerinde derinlik yerine düz zeminler bulunan karakterleri var dersem herhalde nolan karakterleri hakkında fikirlerim daha netleşmiş olur. çünkü bu denli 'büyük' görünmeye, gösterilmeye çalışılan şeyler, küçüktürler genelde ...

    ve elbette bu söylediklerimle ben kendim de, nolan'ın çok dandik bir yönetmen olduğunu söylemiyorum. elbette nolan dönemimizin başarılı, yetenekli denilebilecek bir ismi. fakat benim asıl derdim, nolan her ne kadar büyük de olsa 'o kadar da değil' demektir. tabii kendimce, kendi görüşlerimle.