1. hakkında türlü türlü efsaneler duyduğum yerdi.
    hiç gitmedim hatta nerden gidilir onu bile bilmem ama içinde ne olup ne bitiyor dinlemekten zevk aldığım yerdi çocukken.
    sanki korku filmi izlercesine heyecan yaşıyodum deli miyim neyim.
    efendim polis giremiyormuş, tüm kaçırılan çocuklar, cinayetler, uyuşturucu satıcılığı, fuhuş vs her türlü şeyin kaynağı burasıymış bir nesil bu efsanelerle büyüdü.
  2. ilk gençliğimin esrarlı ötekisi. başka türlü bir hayatın çekiciliği ile başıma kötü şeyler gelmesi korkusunun yarattığı gerilim, çinçin imgemin duygusal dinamiği idi.

    uzun yıllar içine hiç girmeden, ulusa, kızılaya giderken bentderesinden gelen yolun üzerinden geçen köprüde otobüsün içinden, aydınlıkevler ahiler mahallesinde ve türkiş bloklarında geçen çocukluğumda orhan velinin şiirinde anlatığı altındağı altındağ yapan yağ tenekelerinden döşenmiş çatı kaplaması pırıltılarının son demlerini görerek, karşıyaka mezarlığının önünden ayrancıdaki, küçük esattaki aile dostlarımızın evlerine daha hızlı ulaşacağımızı söyleyen babamın kullanığı volkswagen arabanın içinden deneyimledim çinçini.

    sokakta evindeymiş yaşayan insanları görmek, benim uymam için üzerinde durulan adab-ı muaşeret kurallardan bağımsız bir yaşamın olabileceğine dair kanıtımı oluştururken, görünümlerindeki rahatlık ve boş vermişlik ruhuma seslenir, bir tür çekim kaynağı oluştururdu.

    çok sonraları bir bayram günü bir arkadaşımla onun bildiğini söylediği dolambaçlı yollardan, çok da içlerine girmeden, bir tedirginlik ve serüven duygusu ile ulusa yürüyerek giderken girdim mahallelerin içine. atatürk kültür merkezindeki askeri geçit için dolanıp duran helikopterlere bakarak yürüdüğümüz yollarda uzaktan bakarken hayal ettiğim ve aynı anda korktuğum şeylere rastlamadım hiç. o gün bu muhitin sınırlarına dayandığımı ama hakkında anlatılanların yaşandığı asıl merkeze o düşkünlük ve özgürlük semtlerinin asıl çekirdeğine de girmediğimi düşünmüştüm.

    üç dört yıl önce, babamın kazakistandaki iş seyahatinden dönmesini kardeşimle beklerken bir istekle çıkıp daha önceleri üniversiteden arkadaşlarımın arabaları ile gidip malum alış-verişleri yaptığımız mekanları arayarak tepenin eteğinden yukarı doğru mahallerin tam merkezinden geçecek biçimde bir yürüyüş yaptım. ötekimin dramatik biçimde bir anda kaybolduğunu söylemeyeceğim, bu çok daha önceden başlamıştı, yavaş yavaş kafamdaki dünyayı fethederek her şeyi sıradanlaştıran bu değişimi olumlu bir şey olarak görmek istiyordum, ama ötekimle birlikte kaybolan bir anlamın, her şeyi yerli yerinde tutan merkezin kaybının yerine ne koyacağımı o zaman kestiremiyordum. yürüyüşten sonra güneş batmak üzereyken eve döndüğümde babam henüz gelmemişti. yarı karanlık odama girip defterime bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. havanın birden karardığı ve ışıkların daha yakılmadığı o loşlukta kapı çaldı. kardeşim odalarımızdan çıkıp kapıya yürüdük, babam gelmişti. uzak bir seyahatten dönen babam, elindeki çantası, çantasının içindeki yabancı içkiler hemen anlatmaya başladığı ilginç şeyler ile loş evde kısa bir süre için tekrar çocukluğumdaki dünyaya döndüğümü sezmiş, büyü hemen kaybolup gitmesin diye yaşadığım duyguların içeriğine ve kökenine dair düşünmemek için direnmiştim bir süre. sonra herşey tekrar sıradan hale geldiğinde, kafamdaki ankara imgesinin ve ona dair duygularımın yıllar içindeki değişimine göz atmış, şimdi nereye doğru gittiğimi çıkarmaya çalışmıştım.

    en kuvvetli ötekimin gücünü ve esrarını yitirmesi, şehrin bir kez daha, yeni bir biçimde duygular ile bezenmesi ve bu şekilde anlamlı, bir merkezi ve ona giden yolları olan bir yere dönüştürülmesi işinin beni beklediğini düşündürmüştü bana. ancak şehre dair imgemdeki eski bütünlüğü sağlayacak bir anlamlama bir daha hiç gövdeye gelemedi, oysa bunun yokluğundan korktuğumu kuvvetle sezer, bu korkunun da güçlendirdiği heves ile her şeyin nasılda birbiri ile ilintili olduğunu kafamda sayıp dökmeye başlar, hissettiklerimi unutmamak için manzara parçalarını, söylentileri anarak hafızamı canlandırmaya çalışırdım. şimdi umutsuz bir mücadele olarak gördüğüm bu zihinsel çabaların hatıraları, kaybolup giden anlam merkezinin ve onu besleyen şehir efsanelerinin ruhumda bıraktığı boşluğu yavan bir nostalji duygusu ile doldurmaya çalışıyor.

    her yer sıradanlaşırken, esrarlı kenar mahallelerde payına düşeni aldı, bugün acımasız bir yoksulluğun ve umutsuz bir öfkenin insanı yıldıran görünümlerinde tutku ile baktığım manzaralardan izler bulmak için gözlerimi tekrar tekrar açarken değişen ve yavanlaşan şeyin şehir değil kendim olduğunu düşünüyorum.

    artık merkezsiz ve anlamsız yerleşimlerde yaşamanın çok da zor olmayan ruhsal kurallarına boyun eğmeyi olgunluk olarak anlatırken yakalıyorum kendimi. huzursuzluğumu gidermek için bir kaç yıldır yaşadığım izmir'de büyümüş arkadaşlarımın çocukluklarındaki izmir imgesinin nasıl olduğunu, neleri içerdiğini, renklerini, kendi büyümeleri ile düğüm düğüm geliştiğini varsaydığım ve ilk gençliğin ruhsal karışıklıkları ile ilintilenmesini beklediğim bu imgelerin dokusunu çıkarmaya çalışıyorum. hafıza-i beşer, pek bir şey bulamıyorum.
  3. çinçin koleji diye bilinen (!) sevgili eski okulumda gözlemlediğim olay: ankaranın bilumum güzide semtlerinden anadolu lisesini kazandık diyerek bolca da semtin namından dolayı çekinerek gelen çiçeği burnunda liseliler ilk yıllarında okulun kapısından burunlarını bile çıkaramazlar. servisi kaçırsalar okula gitmeye korkarlar gitmezler de zaten. sonra zamanla ceplerindeki parayı emniyete almaya çalışarak titrek adımlarla, tırsa tırsa birkaç metre ötedeki otobüs durağına gitmeyi başarırlar. en sonunda da kendilerince tam çinçinli olur çıkarlar. öyleki 45 dakikalık öğle aralarını çinçinli kardeşleriyle yan yana çinçin kebapçılarında geçirmek artık adrenalin salgılamayacakları bir durum olmuştur sonunda.
  4. kullanıcı adımı dahi unuttuğum bir sözlüğe yazdığım, imla ve anlatımla oynayıp buraya da ekleyim dediğim bir hikayemin başından geçmesine sebep olan mahalledir.

    bundan altı - yedi yıl önce, tam da tasfiye edilmeden hemen önce. teyzeme gidiyorum. ne işi var demeyin teyzenin orada, eniştem ölünce teyzem de gelip kızının yani kuzenimin yanına yerleşiyor. kuzenimse o meşhur çinçin hastanesinden bir türlü tayinini çıkartamadığı için mecburen orada oturuyor. zira başka bir yerde oturup otobüste hergün oranın kaçıklarıyla muhattap olmaktansa, o kaçıklarla aynı mahallede olup kendini benimsettirmek daha makul gelmiş kuzenime, öyle diyor.

    ailem benden önce gitmiş teyzeme, bense arkadaşlarla biraz zaman geçirip gelirim diyorum. akşam, hava kararmaya yakın binip otobüse gidiyorum, iniyorum bir yerlerde unutmuşum tam adresi. bir yokuşu tırmanmaya başlıyorum. arada sırada yanımdan yunuslar geçiyor, ama geçen egzostu delik şahinler ise çoğunlukta. duvar yazıları da dikkatimi çekiyor. umut esrardadır diyor birisinde. aslında sosyoloji kürsüsünde yüksek lisans yapsam sayısız tez konusu çıkarabileceğimi anca şimdi, üniversiteden mezun olunca anlayabiliyorum. o ansa daha çok şaşrıyorum ve biraz da gülümsüyorum. berbat hale...

    sanırım kayboldum zira hala bulamadım teyzemlerin evini, karşıdan bıçkın bir delikanlı geliyor ona soruyum en iyisi diyorum:

    -pardon burada tetik bakkaliyesi varmış, nerede acaba?

    genç önce bana bakıyor, daha sonra çıktığım yokuşa bakıyor ve son olaraksa arkasını dönüp, az önce kendi indiği ve biraz sonra benim çıkacağım yokuşa bakıyor ve

    -aşağıdan geldiğine göre yukarıdadır.

    diyor.

    hayatımda o ana dek aldığım en net yanıt oluyor bu.

    hala öyle.

    çıkıyorum yokuşu, buluyorum bakkaliyeyi. önünde belki de geleceğin kapkaçcıları, altı yedi yaşında sübyanlar bağrışıyor, bazısı da yol kenarında bekliyor, "zengin" arabalarının önüne kendilerini atacaklar çünkü. aileleri ise curcuna yaratıp çarpan kişiden para isteyecek, tabi gayri resmi yollardan. aslında zengin dediğime bakmayın, bunu yabancı olan hemen her araca yapıyorlar, örneğin dayımın murat 131'in önüne dahi atlamışlıkları var. sahte kaza konusunda çocuklar öyle usta olmuş ki hiçbir yara almıyorlar ama arif erdem gibi kendilerine yere atıp ortalığın karışmasını sağlıyorlar.

    o çocuklardan birisi annemi aramak için çıkardığım cep telefonunu görüyor ve o zamanlar yeni çıkan kameralı telefonlardan zannediyor. bağırarak geliyor:

    -ağbiie ! o telefon kamaralı mı?

    -yok aslanım değil.

    -yalan söyleme, kamaralı işte.

    hala bağırıyor çocuk, bağırmasana olm diyorum. etraftakilerin dikkatini çekme durumu var zira. ve dikkati çekersem gasp edilmem işten bile değil. yaralanmam da cabası.

    bir şekilde uzaklaşıyorum ortamdan, evi bulup giriyorum içeri.

    sohbet muhabbet, annemler kalkıp eve dönüyorlar. bense ordayım o gece. teyzem yaprak saracak ben de eve götürücem.

    ertesi sabah biraz erken çıkıyım diyorum, sağa sola bulaşmadan sorunsuzca eve varmak en büyük isteğim.

    elimde koca bir tencere ile yola düşüyorum, arada sırada tencereyi aralayıp birkaç tane mideye indirmeyi de ihmal etmiyorum çünkü. allah uzun ömürler versin teyzem çok güzel yaprak sarar. valla bak.

    ankara'nın, yatırımcılar tarafından, güvenlik nedeniyle en az talep edilen dolmuş hattına kayıtlı mavi magiruslar'dan birisi önümde duruyor. egzostu ise delik, gündüz vakti olmasına rağmen içeride mor bir aydınlık söz konusu. cıvıl cıvıl, pavyon gibi.

    aynı zamanda bir de tartışma mevcut dolmuşun içerisinde. iki kadın, üstelik yanyana oturdukları halde birbirleriyle bağrışarak tartışıyorlar. ne şoför ne de diğer yolcular oralı gibiler, gayet benimsemişler durumu. o esnada dolmuşa garip görünümlü birisi el ediyor. üzerine sağır ve dilsiz yazısı iliştirilmiş bir adam, olağanüstü derecede kalın ve retro gözlükleriyle dolmuş basamaklarından tırmanıyor. eliyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor ve akabinde şoförden küfürü yiyor. sağır olan adam, şoförden paparayı yiyince iniyor ve kaçmaya başlıyor. şoförse aynadan bana bakarak yaptığı eylemin meşruiyetini sağlamak için çeşitli zeminler arıyor, bu herif dolandırıcı, beleşçi gibisinden cümleler sarfediyor.

    nihayet sıhhıye'deyiz. dolmuş ring yapıyor, yani artık çinçin'e gider yolcular da binmeye başlıyor. bense az sonra ineceğim. yedi kişilik bir yarı-kabile biniyor dolmuşa ve 20 lirayı uzatıyor içlerinden en çirkef olanı. şoförse daha paraya dokunur dokunmaz arkasını dönüyor ve küfürlerle savuşturuyor yarı-kabileyi. artık dayanamayıp soruyorum, ne oldu diye. verdikleri para sahteymiş, üstelik para üstü alınca da curcuna yaratıp eksik verdin diyorlarmış. yani nerden baksan adamın yevmiyesinin yarısını götürüyorlarmış.

    şaşırıyorum iyice.

    adamsa bıktım bu hattan diyerekten vitesi ikiye takıyor. ikide kaldırıyor magirus'u.
  5. şefim dedim, yüzünde ki derin yara izinin hikayesi nedir?
    - birgün dedi, satış yapmak amacıyla yolum çinçin e düştü. ışıklarda beklerken önümde ki arabanın gitmesi için kornaya bastım. önde ki arabadan ceketli birisi indi ve camıma tıkladı. bende camı açtım.
    sonra bir acı hissettim, konuşmaya çalıştığımda sanki ağzıma spagetti çekiyormuş havası geldi. farkettim ki spagetti benim dudağımdı. jileti yiyince, yüzümü dudağıma kadar ayırmıştı.

    oha dedim, kampanya falan var mı bu aralar araçlarda dedim,
    yok dedi.
  6. içinde uzun süre geçirenlerin üzerine yazılanlar hakkında kıçıyla güldüğü semt.
    yıllarca bu semtin içinden geçtim, babamın dükkanı hemen sınırındaydı. ne bir olay hatırlarım ne bir gürültü ne bir tehdit. hatta nedense aklımda ankara'nın gecekondu semtleri içinde en yerleşmiş ve geniş sokakları olanı olarak kalmış. nihayetinde gayet düzlük bir semt. mamak'ın gecekonduları gibi yağmur yağdı mı eve ulaşmanın en babasından doğa sporuna dönüştüğü durumlar yoktu.

    elbette bazı vukuatlar yaşanır ama diğer gecekondu semtlerinde yaşanmaz mı? yıllarca ankara kayaş'da yaşamış bir insan olarak analatacığım herhalde onlarca yüzlerce kriminal vaka veya sefalet öyküsü vardır, adam öldürmeler, tecavüzler, patlayan kanalizasyonlar, selde çamura batan evler vs vs bunlar birçok gecekondu bölgesinde sıradan bir vakadır. neden bu kadar uzun uzun çinçini yazma ve savunma gereği hissettim derseniz, gerçekten de o mahalleden geçerken yaşadığım ferahlığı hala içimde hissetmemdendir. mesela tarlabaşında yaşarken bunu hissetmedim, ya da izmir'in yenişehir bölgesinin arkası hiç böyle hissettirmemiştir.

    ama efsaneler iyidir ve sanırım bu hayatta tek sermayelerinin bu efsaneler olduğunu farkedip çinçinliler keyfini çıkarmaktadır.
  7. zamanında burdan amerikaya göç edenlerin texas eyaletini kuruduğu söylenegelir. bır kısmının da sicilya'ya göç ettiği rivayeti vardır ama bu ispatlanamamıştır.

çinçin hakkında bilgi verin