şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: gitane)
    (bkz: çadır)
  • romanlar. dünyanın her yerinde azınlıktırlar ve her yerde dışlanırlar. türkiye'de roman nüfusu 2 milyona yakındır ve dünyanın her yerinde olduğu gibi bu coğrafyada da ırkçılıktan nasibini almaktadır. yasal düzenlemelerde ve genelgelerde tehlike arz eden bir topluluk oldukları her fırsatta belirtilir. (bkz: türkiyede çingene olmak)
  • (aşağıda, daha evvel ingilizce olarak yazdığım bir makaleyi kısmen de olsa türkçeleştirmeye ve biraz da "ekşiltmeye"* çalıştığım bir metin bulacaksınız. bu yüzden burada, doğrudan çingenelerle ilgili olmayan ve bunun için de başlıktan kısmen yahut tümden uzaklaşan malzemeye tesadüf etmeniz de mümkündür. bu kusuru, metnin bütünlüğünü bozmak istemeyişimi göz önünde bulundurarak bağışlamanızı dilerim.)

    1. giriş

    burada sunacaklarım, çingenelerin kapitalist dünya-ekonomisinde kadın, çocuk, zihinsel ve fiziksel engelli vb gibi, itilen* ve zulmedilen* bir grubu temsil ettiğini savlamaktadır. bunun neden böyle olduğu bu yazının konusudur. öncelikle vurgulanması gereken, başka hiçbir toplumun çingenelere yada toplumun diğer kesimlerine karşı böylesine şiddetli bir itme ve boyun eğdirme* sürecine teşebbüs etmediğidir. batı’nın bu veçhile biricikliğini göstermek için batı’lı yetkelerin* çingenelere yaklaşımını, osmanlı hükümdarlarınkiyle karşılaştırarak çözümlemeye çalışacağım. bu ayrımın konulması kapitalist dünya-ekonomisinin bina ve müştemilatını anlama çabaları için hayati bir önem arz etmektedir- zaten bu çalışmanın gayesi de büyük ölçüde budur. fakat hemen belirtmem gerekir ki bu, çerçevesi çok, çok geniş bir konudur ve bu yazı, bu konuya eksik bir giriş teşebbüsü ve konunun daha sonraki araştırmalar için bağlamını tespit edecek bir taslak metin olarak değerlendirilmelidir.

    öncelikle, itilmişlik* kavramını kapitalist dünya-ekonomisine müracaat ederek takdim etmeye çalışacağım. daha sonra çingenelerin kökenlerine şöyle bir göz atacağız. sonra sırasıyla osmanlı imparatorluğu ve batı avrupa’da çingene varlığına ilişkin değerlendirmelerde bulunacağım. son olarak da, çingenelerin şimdiki durumlarını gözden geçirip dünya bankası uzmanlarının, çingenelerin fakirliğinin üstesinden gelinmesi için önerdiği çözüm yolları üzerine kendi görüşlerimi sunmayı arzu ediyorum.
    (bkz: itilmiş/@zifir)
    (bkz: dünya-ekonomisi/@zifir)

    2. itilmişlik ve kapitalist dünya-ekonomisi.

    bana öyle geliyor ki yerleşme ve kentleşme anlamında uygarlık, itme ve boyun eğdirme süreçleriyle koşutluk arz eden ve çoğu zaman da bu süreçlerle iç içe geçen bir tarihselliğe sahiptir. eskil uygarlıkların tabakalı yapısı da böyle bir sürecin yan-ürünleridir, velev ki “güç, mekanın tekelleştirilmesi ve toplum içindeki daha zayıf toplulukların daha az arzu edilen çevrelere sürülmesinde ifade olunur.” (1) itme ve boyun eğdirme, braudel’in sözcükleriyle söyleyecek olursak dünya-dizgelerinin* temelini oluşturan kaidelerden* biridir: “-hiyerarşiyle tespit edilir: kimi fakir, kimi mütevazı ve merkezde görece zengin olan bireysel ekonomiler toplamı bir alan. nihayetinde, ‘bütün’ün işlerliğini olanaklı kılan da bu eşitsizlikler, voltaj farklılıklarıdır.” (2) yani, itme ve boyun eğdirme yalnız yasal, toplumsal, iktisadi vb değil fakat aynı zamanda da mekansal bağlamda tanımlı kavramlardır ve bu yüzden bütüncül bir yaklaşımı gerektirir. merkezden bütün bir dizgeye hükmedenler sömürecekleri ve kar elde edecekleri yarı-çevre ve çevre bölgeler yaratmaya çalışır. fakat hiyerarşi yalnızca coğrafyayla sınırlı da değildir: evde, bölgesellikte ve ulusal ölçekte ihraç birbirine değgindir; yönetenler kadının, çocuğun, yaşlının, siyahîlerin, alt-sınıf insanların vs. “aşağılıklarına"* gönderme yaparak bu hiyerarşiyi meşru kılma çabasına girer. peki çingenelerin konumlarını bu kavramlara istinaden nasıl tespit edeceğiz? makul bir yanıt turner’in önerdiği “eşiktelik”* kavramıyla ilişkili olabilir. kendisi şöyle demektedir: “eğer basit toplumsal modelimiz “konumların yapısı” modeli ise, kıyı* yahut “eşiktelik” yapılararası bir durumdur.” (3) bu kavramsal çerçevede eşik dönemi “yolcunun” haletinin muğlak olduğu geçici bir dönemdir ve töremsel nesne* geçmiş yahut gelecek durumlarındaki niteliklerin ya çok azına sahip olan ya da hemen hiçbirisine sahip olmayan bir alandan geçmektedir; “törem dönüştürücüdür.” (4) dahası, eşik dönemi töremsel öznenin “artık sınıflandırılmamaktadır ya da henüz sınıflandırılmamıştır”, bu yüzden de “görünmezdir”; “cemaatin yeni mensuplarının (neophytes) bazen ‘başka bir yerde oldukları’ söylenir. fiziksel olarak sahip olsalar da, toplumsal ‘gerçeklik’ sahibi değildirler, bu yüzden de saklanmak zorundadırlar, zira orada olmaması gereken birinin görülmesi bir paradox, bir skandaldır!” (5) son olarak da, bu geçici varlıklar hiçbir şeye, hiçbir hak ve mülkiyete sahip değildir, bu yüzden de bir yoldaşlar topluluğudur ve aralarında hiyerarşik bir yapı yoktur. gelelim bu eşiktelik kavramının çingenelere uyarlanması meselesine. eğer eşikteliğin alamet-i farikası olan “geçicilik” veçhesini göz ardı ederek çingeneleri “daimi eşiktelik”le tanımlamaya çalışacak olsak bile bu savda ısrar etmemiz makûl değildir, zira ilkin, çingeneler katiyen “görünmez” değildir, ve ikinci olarak da, çingeneler hiyerarşik ve farklılaşmış bir toplumsal yapıya sahiptir. görünmez olmak bir tarafa, batılı gözler için öyle “görünürlerdir” ki, avrupa tarihi boyunca batıdaki ilk mevcudiyetlerinden günümüze değin pek çok kez türlü işkenceye, zulme vs maruz kalmışlardır. ve birbirlerine yoldaş olmaktan ziyade toplumsal cinsiyetçilik* gibi eşitsizlikçi hiyerarşik yapılara sahiptirler. bu meselelere daha sonra değineceğiz fakat öncelikle savımı sunmak istiyorum:

    bir ev eğretilemesi* kuracak olursak, yani, eğer kapitalist-dünya ekonomisi bir evse çingeneler kapitalist dünya-ekonomisinin hükümranlarına göre bu evin içinde oradan oraya gezinip duran ve görüldükleri yerde ve anda ya imha edilmesi yahut en azından uzaklaştırılması gereken böceklerdir.

    sanki bir böcekmiş gibi (mesela bir hamam böceği) görüldükleri yerde imha edilmeli yahut oradan ivedilikle uzaklaştırılmalıdırlar çünkü kapitalist dünya-ekonomisinin türdeş toplumsal ve iktisadi uzamını “kirletmektedirler”; çünkü, mesela lağımdan çıkıp etrafa hastalık yayan fareler gibi düşünülmektedirler (ırkçı söylemin en çok başvurduğu yöntemlerden biridir azınlıkların hayvanlaştırılması yahut insanlık-dışı kabul edilmeleri) ve bu eğretileme bu insanların maruz kaldıkları zulmü de meşru kılmaktadır. işin ilgi çekici taraflarından biri şudur ki eğer imha edilmez de uzaklaştırılacak olurlarsa romantik bir söylene dönüştürülürler zira onlar artık düşlenen, hayranlık duyulan fakat batılıların yalnız eski güzel günlerde ait oldukları doğanın bir parçasıdır ve fakat asıl önemlisi toplumun esasını ve kapitalist dünya-ekonomisinin bina ve müştemilatını tehdit edememektedirler. fakat daha da garip olan da şudur ki, doğanın bir parçası olarak telakki edilmeleri, ne kadar söylenselleştirilmiş olurlarsa olsunlar, çingenelerin insanlık-dışı olarak tasavvur edilmelerine katkıda bulunur ve maruz kaldıkları zulmü, sömürüyü ve ihracı dolaylı yoldan bir kez daha meşrulaştırır ve bir kat daha güçlendirir. fakat ısrarla altını çizmek isterim ki bu tepki batı için geçerli ve emsalsizdir; osmanlı imparatorluğu’nda, mesela, bir çingene sıradan bir kuldu ve çingeneler, diğer azınlıklar gibi devlet katında hüsnü kabul görmekteydi. peki bu neden böyleydi? bazı olası yanıtları gündeme getirmeye çalışacağım fakat ilerlemeden evvel şu çingenelerin kökenlerine ve kim olduklarına bir bakalım.

    (1) sibley, d., "geographise of exclusion", s. ix, 1995.
    (2) braudel, f., "the perspective of the world", vol iii of "civilization and capitalism 15th-18th centuries", s. 26, 1992.
    (3) turner, v., "the forest of symbols", s. 93, 1970.
    (4) a.g.e., s. 94.
    (5) a.g.e., s. 96,8.

    sözlük içi bakınızlarımız işe şöyle--
    (bkz: fernand braudel)
    (bkz: le temps du monde)
    (bkz: david sibley)
    (bkz: victor turner)
    (bkz: liminality)

    -----------------------------------------
    yakında: kimdir nedir bu çingeneler? nereden gelmekte, nereye gitmektedirler?
  • kaldığımız yerden (bkz: çingeneler/#7929536) devam ediyoruz...

    3. kimdir nedir bu çingeneler? nereden gelmekte, nereye gitmektedirler?

    her ne kadar ingilizce’de çingene (gypsy) sözcüğü kökenbilimsel anlamı itibariyle mısır’a (egypt) göndermede bulunmakta (zira orta avrupa’ya ilk gelen çingeneler kendilerini mısırlı ve “firavun’un halkı” olarak takdim etmiştir) ve çingenelerin kökleri ve kökeni ihtilaf arz eden bir konu olsa da yaygın kanaat bu halkın “hindistan’ın unutulmuş çocukları” olduğu yönündedir. (1) en eski kuramlardan biri çingenelerin ‘çıkış’ının* iskender’in hindistan’ı kuşatmasının akabinde olmuş olacağını savlamaktadır. yarı-destansı bir başka açıklama firdevsî’nin ‘şehname’sinde yer alır. buna göre sasani hükümdarı behram gur, kuzey hindistan’ın kralı shankhala’dan kendisine büyük bir müzisyen topluluğu göndermesini rica eder. gelen müzisyenlerin icrasından ziyadesiyle mesut ve bahtiyar olunca da der ki bunlara “siz hiç gitmeyin, kalın benimle”. müzisyenler için hava hoştur. fakat ne yaparlar efendim, müzisyen bunlar sonuçta, tarla ekemez, ekin biçemez, koyunu kuzuyu otlatamazlar- tek bildikleri yemektir, içmektir; vur patlasın, çal oynasındır; bu ne gam, ne kederdir. e tabi bizim esas oğlan bu işe çok bozulur, “defolun uleaygn!” der ve kovar bunları memleketinden; çingeneler de avrupa’ya göçer. şimdi bu hikayeyi bir tarafa bırakalım da ciddi bir sava bakalım isterim. balkanlar’da çingene varlığına ilişkin en güvenilir kanıtlar bizans imparatorluğu zamanına işaret etmektedir. pek meşhur bir dilbilimci olan franz miklosich amca’ya göre çingeneler bizans’ta ilk defa 1054 senesine tarihlenen “athos’lu aziz george’un hayatı” adlı kitapta belirgin olarak zikredilmiştir. burada yazmaktaymış ki, samaria şehrinden istanbul’a pek çok “atsingani” gelmiş (bizim ‘çingene’ sözcüğü de bu ‘atsingani’ sözcüğünden geliyor sanırım). bu atsingana’ların, yani çingenelerin doğru düzgün bir meslekleri yokmuş, oradan oraya gezip dururlarmış ve nam saldıkları uğraşları olan büyücülük, gaipten haber verme gibi işlerle tanınırlarmış. gel zaman git zaman imparator’un canım bahçelerine vahşi hayvanlar dadanır olmuş. imparator da bakmış başka çare yok, “çağırın gelsin şu büyücü müdür, atsinaa mıdır nedir onları, bu işi halletsinler” buyurmuş. bizim atsinganiler de kralın yüzünü kara çıkarmamış, bu vahşi yaratıkları zehirli et yedirme suretiyle öldürmüşler. kral çok şaşırmış. öyle bir gaza gelip “benim köpeğime de yapın bu büyüyü de görelim bakalım” demiş (valla hikayenin burasını ben de anlamadım; çocuk musun sen kardeşim, kralsın, ne uğraşıyorsun köpekle, çingeneyle allallaaa). neyse efendim, hikayenin tam burasında kahramanımız çıkıyor, yani bu athos’lu aziz george ve zehirli etin üzerinde haç çıkarıyor, köpeği kurtarıyor, atsinganiler’in de saray macerası böylece sonlanıyor. efendim bu “atsingani” sözcüğünün kökenbilimine ilişkin de bazı muhtelif kuramlar bulunmakta ama ben en önemli olduğunu düşündüğüm tek bir tanesini söyleyeyim: bu sözcüğün “tsigani” diye bir sözcükten türetildiği düşünülmekte ki bu tsigani sözcüğü manichean diye bir dine inanan yada bunun gibi gaipten haber veren, el falına bakan, şeytan çıkaran, karından konuşan falan sapkın* bir topluluğun insanlarına gönderme yapmakta. bunun neden önemli olduğunu kapitalist dünya-ekonomisi’yle çingeneler arasındaki ilişkiyi anlatmaya çalışırken değineceğiz. son olarak da şunu vurgulayalım.. bu çingenelerin muhtemel üç göç yolunu kullanarak avrupa’ya vardıkları düşünülüyor: birincisi, önce suriye’ye ve filistin’e gitmiş olabilirlermiş, ki oradan da mısır ve kuzey afrika’ya geçmişler. ikincisi, ermenistan ve gürcistan üzerinden kuzey yolu denilen yolu seyrederek romanya’ya hatta muhtemel ki balkanlar’a varmışlar. ve son olarak, asıl büyük olan topluluk orta ve batı arupa’ya geçmeden evvel küçük asya balkanları ziyaret etmiş. çingeneler hayatlarını çoğunlukla bakırcılık, kazancılık, demircilik, nalbantlık, tenekecilik, sepetçilik yaparak, ayı oynatarak at ticareti yaparak kazanırlardı. bunu yanında çerçi olanlar, fal bakarak gelecekten haber verenler falan da vardır. ama hepsinin ötesinde, dünyaca meşhur oldukları ve tanrı vergisi bir yetenekleri ve ilgileri olduğu düşünülen müzisyenlik başlıca uğraşları idi.

    umarım kimdir nedir bu çingeneler sorusuna yanıt verebilmişimdir. şimdi daha mühim meselelere geçiyoruz: önce, osmanlı’ya bakalım.

    (1) lal, c., "gipsies: forgotten children of india", 1971.

    --------------------------------------------------
    yakında: osmanlı imparatorluğu'nda çingeneler
  • kaldığımız yerden (bkz: çingeneler/#7973825) devam edelim..

    4. osmanlı imparatorluğu'nda çingeneler

    kapitalist dünya-ekonomisinde çingenelere karşı tutulan tavrı karşılaştırmak ve mukayese etmek için osmanlı dünya-imparatorluğunun toplumsal ve iktisadi çevresine bakmanın uygun olacağını düşünüyorum. çingenelerin, dünyanın her yerinde “sapkın” * olarak telakki edilmediğinin altını çizmek gereklidir bilâkis, bu batı’nın pek çok “icadından” birisidir. balkanlar’a bakabiliriz- osmanlı hükümranlığı esnasında balkanlar’da “çok farklı insan yığınlarının ‘öteki’ oldukları için gördüğü zûlüm kaideden ziyade istisnadır.” (1) merkezi yahut bölgesel osmanlı yöneticileri her çeşit insana eşit davranmışlardır: “vergisini veriyor mu arkadaşım, yükümlülüklerin yerine getiriyor ve padişah geçtiği zaman el pençe divan durup ‘padişahım çok yaşa!” diyor mu, benim başımın üstünde yeri vardır” demişler, her kesimden insana hüsnü kabul göstermişlerdir. çingeneler istisnaî değildi: “balkanlar’daki çingeneler kültürel ve tarihsel çevreden soyutlanmamıştı, bilâkis, bunun entegre bir parçasıydı ve neticede balkan halklarının büyük ölçüde tesiri altında kalmışlardı” (2) 1530’da muhteşem sultan süleyman tarafından rumeli eyaleti’nde çingeneler hakkında çıkarılmış kanun da (kanunname-i kibtiyan-ı vilayet-i rumili) buna delalet etmektedir; bu kanuna baktığımız zaman çingenelere başka türlü bakılmadığını ve müslüman olanlarla ‘kafir’ olanlar arasındaki vergi ayrılıkları dışında bir ayrım gözetilmediğini okuyabiliriz: “kanunun gerekleri uyarınca, kullarımızın geri kalanı gibi, işledikleri cinayetler ve yanlış hareketler yüzünden ceza ödeyecekleri gibi evlilik için de ücret ödeyeceklerdir [italikler bana aittir]” (3) dahası, biliyoruz ki çingeneler ordu için de devşirilmekteydi. her ne kadar batılı hükümetler çingeneleri sınır dışı etme, ihraç etme gibi yöntemlerle kovmaya çalışmışsa da, osmanlı’nın çingenelere tavrı bunun tam tersidir; çingeneleri yerleşmeye ve daimi konaklara uyum sağlamaya zorlamışlardır. bunun da sebebi aşikardır, çingeneler oradan oraya gezdikleri zaman vergilerini düzenli olarak ödemiyorlardı. yerleşik çingeneler kendilerine ayrılmış mahallelerde yaşardı- ki bu da onlara istisnaî değildi; çok iyi biliyoruz ki osmanlı’da azınlıklar da, müslüman türkler de mahallelerde yaşamaktaydı; yerleşik hayatın temel ilkesiydi bu. şunu da söylemek gerekir ki osmanlı ilk zamanlarında çingeneleri yerleşik hayata ikna etmişse de son zamanlarda bunu becermekte güçlük çekmiştir, ve çoğu zaman bunda pek de muvaffak olamamıştır. herhalde bunun temel sebebi de yerleşik hayata geçen çingenelerin yaşam standartlarının oldukça düşmesidir. mesela 1455-6’ya tarihlenen, sofya bölgesine ait kayıtlarda bu bölgedeki çingenelerin toplumsal merdivenin en alt basamağında yer aldığını gözlemlemekteyiz. çingeneler hakkındaki belgeler osmanlı imparatorluğu’nun gün batımında oldukça seyrelmiş ve muğlaklaşmıştır ama eldeki belgelere dayanarak şunu iddia edebiliriz ki çingenelerin koşulları pek değişmemiş hatta kimi zaman iyileşmiştir bile. neden? çünkü devlet ne kadar güçsüzleşirse çingeneler devlet yetkesinden o denli azade olabilmiş ve vergi ödeme gibi kimi yükümlülüklerinden kaçmaları o denli kolaylaşmış ve dahası, gezgin yaşamlarını daha rahat idame etmişlerdir. aynı şekilde, balkanlarda ulus-devletler kurulmaya başladıkça, fakat bu sefer çok daha şiddetli bir biçimde, çingenelerin toplumsal koşulları kötüleşmiştir, özellikle de göçebe olanların: “[prensin özel kararnamesinin ardından, 1854’te] çingeneler sırp prensine pek çok defa serzenişte bulunmuş, ‘özgürlüklerinin ellerinden alınamayacağı’nı ve eski düzenin yeniden tesis edilmesi lüzûmunu beyan etmiştir, fakat bu şikayetler bittabi nafile olmuştur.” (4)

    eveet,, osmanlı’ya da kısaca baktığımıza göre meselenin asıl vurucu kısmına artık geçebiliriz..

    (1) marushiakova, e. & popov, v., “gypsies in the ottoman empire”, s. 21, (2001).
    (2) a.g.e. s.8.
    (3) a.g.e. s.32.
    (4) a.g.e. s. 72.

    ………………………………
    yakında: batı avrupa’da çingeneler
  • kaldığımız yerden (bkz: çingeneler/#8018516) devam edelim..

    5. batı avrupa’da çingeneler

    çingenelere osmanlı imparatorluğu altında genellikle iyi davranıldığını daha önce belirtmiştik. bu esasen ‘dünya-imparatorlukları’nın tekil siyasi birlik * ve çoğul iş bölümüyle * maruf siyasi ve iktisadi yapılarıyla ilişkiliydi. bununla beraber, on beşinci yüzyıldan itibaren batı avrupa’ya girmeleriyle ve on altıncı yüzyılın ikinci yarısında protestan reformu ve siyasi yetkenin kapitalist devletler yoluyla pekleşmesiyle, çingenelerin genel refah düzeyi yeğin bir şekilde kötüleşmiş ve bilfiil zulme maruz kalmaya başlamışlardır. bittabi, itilen yahut zulüm gören tek topluluk kendileri değildi; bu insanlardan çok vardı: ‘sözde’ cadılar, yahudiler, kadınlar, çocuklar, zihinsel ve bedensel engelliler falan filan.. aslında şöyle söylemek yerinde olacaktır, bence bunun anlaşılması mühimdir: orta-üst sınıf, yetişkin beyaz erkekler dışında hemen herkes az yada çok itilmekte ve kimi zaman da bilfiil infaz edilmektedir. nairn’in özel olarak ulus-devletler için söylediği üzre, kapitalist bir devlet “bir yüzü (‘iyicil’) geleceğe dönük, toplumsal dönüşüm vasıtası; diğer yüzü (‘saldırgan’) geçmişe dönük, toplumsal boyun eğdirmenin yeniden üreticisi” olan “çağcıl bir janus”tur*. (1) kapitalist devletler teşkil edildikleri andan itibaren, şiddeti tekelleştirenler, diğer bir ifadeyle, devleti yöneten malik sınıflar koruma * için etkin talep * yaratma uğraşına girmiştir. dahili bir kamusal düşmanın icad edilmesi işte tam da bu yüzden savaş yapanlar *ve devlet kuranlar * için elzemdir. şu cümleyi okuyalım: “erken çağcıl avrupa’da yoksulların hemen hepsi ve bilhassa eli ayağı tutan dilenciler gittikçe artan bir şekilde ahlaki ve medeni kargaşa kadar, toplumsal hoşnutsuzluğun da kaynağı olarak görülmüştür.” (2) “sapkınlığın” * eşkâli değişiklik göstermekteydi bittabi fakat toplum için en tehlikeli olanların köksüz, efendisiz ve evsiz barksız olarak tanımlananlar olduğu mütalaa ediliyordu. bu bağlamda şunu okumak bizim için hiç de şaşırtıcı olmayacaktır: “bunun anlamı şudur ki, yersiz yurtsuz serseriler * sıradan suçlular değildi; bunlar topluma yönelmiş esas tehdit olarak telakki ediliyordu ve bu yüzden de tüm yetkelerce peşlerine düşülmüştü.” (3) peki kimdir bu yersiz yurtsuz serseri (vagrant)? bir, fakir olacak. iki, işsiz olacak. üç, yaşamını kazanmaya ehil olacak. dört, köksüz olacak. ve beş, kuşku uyandıracak! bingo!: bu beş özelliğin hepsi de çingeneler hakkındaki basmakalıp görüşlere ne kadar da uyuyor değil mi? fakat bir farkla: “yersiz yurtsuz serserilere, ihraç edilmelerinden evvel, kısa bir mühlet içinde iş bulma olanağı tanınırken .. çingeneler basbayağı kırbaçlanıyor ve hemen kovuluyordu ve eğer hemen ayrılmazlarsa daha beter kırbaçlandıkları gibi, kızgın bir demirle de dağlanıyorlardı.” (4) defalarca kez söyledik, gene söyleyelim: devlet kuranlar için dahili bir kamusal düşmanın – “yalnız ‘iyi’ olarak dahi değil, fakat aynı zamanda zarurî olarak görülecek hale getirilecek baskı altında tutma ‘hizmetleri’ için kamusal bir ‘ihtiyacın’” (5) yaratılması hayati önem arz etmektedir. bu bağlamda çingeneler sözde “cadı”lardan çok da farklı değildir ve canım hocam sheila’nın (bkz: sheila pelizzon) yayınlanmamış doktora tezindeki gerekçeler çingenelerin infazı için de öne sürülebilir. nasıl ki köylü kadınlar halk kültürünün haznesi ve taşıyıcıları; ölüyle canlı arasındaki, “gerçek” dünyayla ruhlar alemi arasındaki, toplum ve doğanın güçleri arasındaki aracılar idiyse,, (bkz: cadı avı/@zifir) batılı gözler için çingeneler de aynen öyleydi, hatırlayınız, çingenelerin gaipten haber verdiği düşünülürdü, el falına bakmaktaydılar zaten, hatta şeytan çıkarma işinde de hüner gösterirlerdi hatta karından konuşma gibi marifetleri bile vardı, daha ne olsun?! dahası şu, belki de en önemlisi: çingeneler “şüpheli seyyahlardı” - düzene yönelmiş başlıca tehdit! öyleyse şu tesadüf müdür?: “çingeneler toplumsal bir veba türüymüşçesine ve düşman kalabalık olarak muamele görürdü.” (6)

    meselenin tarihsel boyutu üç aşağı beş yukarı böyle. artık son bir kısım kaldı, onda da dünya bankası’nın çingenelere reva gördüğü çözümleri tartışacağız ve nihayet sonuç kısmı gelecek.

    göndermelerimizi de yapalım ki tam olsun:

    (1) goodman, j., “nationalism and globalism: social movement responses”, p.3, the international scope® review, volume 4 (2002), issue 8 (winter)

    http://66.102.9.104/…nairn "the modern janus"&hl=tr

    (2) jütte, r., “poverty and deviance in early modern europe”, p. 143, cambridge: cambrige university press, (1996).

    (3) ibid., p.146.

    (4) schama, s., “the embarrassment of riches”, p.595, los angeles: university of california press, (1988).

    (5) pelizzon, s., “but can she spin?: the decline in the socialstanding of women in the transition from feudalism to capitalism”, p. 313, yayınlanmamış doktora tezi, (1998).

    (6) schama, s., p.596.

    .......................................
    yakında: “çingeneleri özgürleştirelim!”
  • kaldığımız yerden (bkz: çingeneler/#8138764) devam edelim..

    6. “çingeneleri özgürleştirelim!”

    (öncelikle bu kısımda neden bu başlığı kullanmış olduğumu izah etmem gerekiyor sanırım. dünya bankası uzmanlarının iddiası çingenelerin liberalleşmesinin çingenelerin lehine olacağı. “liberalism” sözcüğü ingilizce’de ve artık türkçe’de de “özgürlükle” koşut anlamlı olarak kullanılıyor. fakat ironik olan, esasen “fazlasıyla” “özgür” olan bu insanların siyasi bir aldatmacaya konu olmaları. bu çelişkinin üstesinden gelinmesi adına şuraya bakmanızı (bkz: liberalizm/@zifir) fakat uzun uzun okumak istemiyorsanız, bu çelişkinin en azından bizim dilimizde üstesinden gelinmesi adına muhakkak şuraya bakmanızı rica ediyorum (bkz: liberalizm/#7955076) ,,şimdi “liberalizm” yerine “serbestiyetçilik” sözcüğünü kullanarak yazımıza devam edelim..)

    belki de, serbestiyetçiliğin en aldatıcı yalanlarından biri tarihin “ilerleyen” * olduğuna ilişkindir. bu yalana kâni olmuşlara, diyelim, çingenelerin tarihine bakmalarını salık verirdim. mesela, on beşinci yüzyılda osmanlı imparatorluğu’ndaki çingenelerin toplumsal koşullarını gene aynı bölgede, yani, orta ve doğu avrupa’da fakat bu sefer yirminci yüzyılda yaşayan çingenelerinkiyle karşılaştıracak olsaydık, tarihin çingenelerden inayetini esirgemiş olduğunu görebilirdik; çingenelerin toplumsal koşulları aradan geçen beş yüzyıl içinde kötüleşmiş ve maruz kaldıkları zulüm, yoksulluk, ihraç vs. kendileri için istisnaî olmaktan çıkmış ve mutat hale gelmiştir. "soykırım" * esnasında, mesela, 1930’ların ortalarından itibaren yani, ‘çingene vebası’yla mücadele etmek için kurulmuş reich merkezi’nin düzenlemeleriyle “pek çok erkek, kadın ve çocuk çingenenin kökü kurutulmuştur, ‘aşağılık’ * oldukları gibi çok basit bir gerekçeyle hem de..” (1) (burada ilginç bir tarihsel bilgi vermek istiyorum. naziler, mesela, safkan olduklarını düşündükleri yahudileri katleder ve kanı almanların kanına karışmışların bir kısmını alıkoyarken çingeneler için tam tersi bir uygulama seyretmişlerdir; safkan olduklarını düşündükleri çingeneleri alıkoyarken, kanı almanların kanına karışmış olduğunu düşündükleri çingenelerin ayrıklıksız tümünü öldürmüşlerdir. acaba naziler neden yahudilere farklı, çingenelere farklı tarife uygulamıştı? bu sorunun yanıtını bulduğunu sanıyorum fakat burada bunu anlatmanın çok da önemli olmayacağını düşünüyorum. devam edelim..) fakat "soykırım" tarihin çingenelere hazırladığı son melânet değildi; yüzyılın son çeyreğinde orta ve doğu avrupa’da komünizmden (planlı), piyasa ekonomilerine geçişte yaşanan sorunlarla da yüzleşmek zorunda kaldılar. dünya bankası uzmanlarına göre çingenelerin fakirliğinin ardındaki neden çingenelerin eğitimsiz olmalarıdır. ee? eğitimsiz oldukları için piyasanın yeğ tutulmayan ve vasıf gerektirmeyen alanlarında istihdam edilmektedirler. ee? bu da çingenelerin farklılaşmış bir sınıfı temsil etmelerine ve bunun neticesinde işverenlerin çingenelerden beklentilerini düşürmelerine sebebiyet vermektedir. yani? yanisi şu: beklentiler düşük olduğu için kimse bunlara iş vermiyor; çingeneler de, diğer çingeneler iş bulamamış oldukları için iş bulamıyorlar ve yoksulluğun kısır döngüsünde dönenip durmak zorunda kalıyorlar. dahası, güvenilirlikleri olmadığı için kredi de alamıyorlar ve sahip oldukları mülkî haklar da muğlaklaşıyor. (2) eğer dünya bankası uzmanları çingenelerin yoksulluğunun sebebi olarak bunları tespit etmişlerse önerdikleri çözümü tahmin etmek çok da zor değil: genişleyen piyasada istihdam edilme olanaklarının iktisaden artırılması, daha iyi bir eğitim ve sağlıkla beşeri sermayelerinin inşa edilmesi, katılımın ve zenginleşmelerinin artırılması vasıtasıyla toplumsal sermaye ve ortak iyeliklerinin güçlendirilmesi.. (3) bunun anlamı şudur: “başka bir dünya mümkün değil; kapitalist dünya-ekonomisi’yle daha sıkı bağlarla bütünleşmelisiniz.” mamafih, açıkça göstermeye çalıştım ki çingenelerin sorunlarının çözümü değil, kaynağıdır kapitalist dünya-ekonomisi! dahası, dünya bankası uzmanlarının bu önerilerinin ardındaki zımnî anlam da şudur ki çingeneler, ancak çingene olmaktan vazgeçerse müreffeh olabilecektir! değil mi ki zaten çingenelere ne gerek vardır, onlar olmasa da olurdur; hatta ne güzel olurdur, pek güzel olurdur. hmm.. benim önerimse şudur: çingeneler, mümkün olduğunca, braudel’in üç-kısımlı piramit eğretilemesinin uzağında durmalı (4) ve geleneksel geçimlik ekonomilerini muhafaza etmelidir. bilmem kim bey’in fabrikasında gündeliği beş paraya istihdam edilmektense “kuşku uyandıran seyyahlar” olarak kalmalıdırlar. başka bir dünya mümkündür nitekim ve dahi bu güzeller güzeli canım insanlar direnmelidirler.

    7. sonuç

    bunca yazdık, çizdik fakat ne söyledik? özetleyelim. önce, itilmişlik kavramını kapitalist dünya ekonomisi bağlamında çingenelere uyarlamaya çalıştık. sonra baktık ki kimmiş; neymiş, ne değilmiş bu çingeneler? sonra iki farklı yetkenin, yani osmanlı ve batılı yetkelerin çingenelere karşı geliştirdiği farklı tavırları ayrımlamaya çalıştık. avrupa’nın “bir çeşit toplumsal veba ve düşman kalabalık” olarak gördüğü çingenelere osmanlı devleti’nin nasıl da kucak açtığını gösterdik. bu neden böyleydi? çünkü dedik ki, osmanlı bir dünya-imparatorluğu olduğu için hükümranlığını meşru kılmak için herhangi bir dahili kamusal düşmana ihtiyaç duymamaktaydı: sultan’ın kullarına hükmetmesi "allah’ın emri"ydi,, hatırlayınız ki padişah allah’ın yeryüzünde gölgesi olduğu gibi aynı zamanda da tüm müslümanları koruyan ve esirgeyen halifeydi.. fakat avrupalı kapitalist devletlerin kurucuları için durum farklıydı; onlar koruma hizmetleri * için, yoksa bile icat edilecek yahut yaratılacak kadar dahili kamusal bir düşmana gereksinim duymaktaydı. öyleyse şunu iddia edebiliriz ki çingeneler böyle bir “örgütlü suç”un * (5) kurbanlarından başkaca bir şey değildi. son olarak da dünya bankası uzmanlarının çingenelerin ihyası için ne önerdiğini, fakat bunları neden önerdiğini ve bu önerilere çingenelerce neden itibar edilmemesi gerektiğini tartıştık. ahan da bitti. bu kadar.

    (1) hilberg, r., “gypsies”, s. 273, in “the holocaust encyclopedia”, yale university press, (2001).
    (2) ringold, d., orenstein, m., & wilkens, e., “roma in an expanding europe: breaking the poverty cycle”, s.xiv, xv., washington: the world bank, (2005).(3) ibid., s. xxiii.
    (4) braudel, f., “the structures of everyday life”, vol i. of “civilization and capitalism 15th-18th century”, s. 23-4, (çev. reynolds, s.), berkeley: university of california press, (1981).
    (5) tilly, c., “war-making and state-making as organized crime”, in evans, p., et al (eds.), “bringing the state back in”, cambridge: cambridge university press, (1985).
  • avrupa'nın en kalabalık azınlığıdır; görmezden gelemeyiz, gelememeliyiz.
  • daha önce şöyle bir bilgi vermiş ve bu bilginin üzerine bir soru sormuştum fakat soruyu yanıtsız bırakmıştım: naziler, mesela, safkan olduklarını düşündükleri yahudileri katleder ve kanı almanların kanına karışmışların bir kısmını alıkoyarken çingeneler için tam tersi bir uygulama seyretmişlerdir; safkan olduklarını düşündükleri çingeneleri alıkoyarken, kanı almanların kanına karışmış olduğunu düşündükleri çingenelerin ayrıklıksız tümünü öldürmüşlerdir. (1) acaba naziler neden yahudilere farklı, çingenelere farklı tarife uygulamıştı?
    (bkz: çingeneler/#8150134)

    (1) hilberg, r., “gypsies”, s. 273, in “the holocaust encyclopedia”, yale university press, (2001).

    olası bir yanıt denemesi:

    bunun için aklıma ilk gelen eğretileme şu: iki küme düşünün. birincisi "medenî" insanları kapsasın; ikincisi ise "yersiz yurtsuz serserileri" (vagrant?). bu insanların kavrayışlarında ikinci kümedekiler "muted" yani, sessizdir. avrupalıların geçmişlerinde kalmış, özlemle yad ettikleri fakat yazık ki artık geri dönemeyecekleri kadar uzaklaşmış oldukları doğayla ilişkili şeyleri ansıtırlar. tabiatla uyum içinde oldukları için güzeldirler. kent yaşamının kargaşasından, sınırlılığından azade oldukları için huzurlu ve "özgür ruhlu"durlar. tüm zorlukluklarına karşın yaşamda kalma mücadelesinde şaşılacak kadar salahiyetli oldukları için "çok akıllı" ve güçlüdürler. uyumludurlar. iki örnekle durumu betimlemek istiyorum. david sibley'in "ihraç coğrafyaları"nda (geographies of exclusion) gördüğüm resmi anlatmak istiyorum size. resimde bir soylu, atının üzerinde dimdik duruyor ve bir çingene ailesine bir şeyler söylerken tasvir edilmiş. gözlerimizi resmin aşağılarına kaydırdığımız zaman bahsi geçen çingeneleri görüyoruz. küçücük bir tentenin içinde, kambur, diz çökmüş oturuyorlar ve yukarıdaki soyluya bakıyorlar. garip olan şu ki, tentelerinin sınırları epey muğlak çizilmiş; neredeyse doğaya karışmış şekilde. tenteyle arka planı ayıran alanlar doğaya yaklaştıkça belirsizleşiyor. işte bu, anlatmaya çalıştığım şeyin kusursuz bir resmi. "medenî" insanla bu "yersiz yurtsuz çingene" arasındaki ast-üst ilişkisini; hükmeden (direktif veren)- boyun eğen (dinleyen)ilişkisini; kesin olan-muğlak olan vs. ilişkisini görüyoruz. fakat iş burada bitmiyor. nihayetinde, olumsuz geri-yinelemelere sebep verse de, tezahür eden, gene de, olumlu anlamlardır çingenelere atfedilen (doğal, güzel, güçlü, uyumlu vs) (burada şarkiyatçılık eleştirisine çok yakın bir söylemi öne sürüyorum). devam edelim. iş bu kadarla kalmıyor demiştim. çünkü bu iki küme bazen kesişiyorlar. işte burada sibley'in önerdiği "kirlilik" (pollution) kavramı giriyor işe. yani doğada, saf hallerindeyken güzel olan bu canlılar, medenîyetle temasa geçtikleri andan itibaren, kentsel coğrafyayı kirletiyorlar. burada aklıma gelen örnek böcekler. belgeselde seyrettiğimiz zaman -yani doğadaki uğraşlarını- hayranlık duyuyoruz böceklere. hünerliler, akıllılar, inanılmaz bir yaşam mücadelesi veriyorlar ve estetik açıdan çok güzeller; yetkin bir tasarımcının marifeti gibiler. fakat işte televizyondan seyrettiğimizde hayranlık duyduğumuz bu yaratıklarla karşılaştığımız zaman müthiş bir tehdit hissediyoruz: eğer bu tehdit yeğinse süratle öldürüyor, değilse bir şekilde yaşam alanımızdan (varlıklarına ve yaşam haklarına saygı duyduğumuz için/duymamıza rağmen) uzaklaştırmaya çalışıyoruz. çingeneleri kavrayışımız bu bağlamda herhangi bir farklılık arz etmiyor.

    sorunun yanıtı bununla ilgili olsa gerek diye düşünüyorum. bu eşitsizlikçi yaklaşım yüzünden öldürmüyorlar safkan olduğunu düşündükleri çingeneleri. çünkü onlar doğanın bir parçası, tarihimizin yadigarları. ihtimamla, incelikle muhafaza edilmesi gerekir onların. müzede saklar gibi. neyse.. kanı almanların kanına karışmış olanlar ise "hem kirlenmiş", "hem kirletmiş" oluyorlar. bekaretlerini yitirmiş oluyorlar. bu yüzden de öldürülmeliler. öldürüldüler.

    edit:
    1. yahudileri kavrayışları farklı tabi almanların- o konuya girmedim.
    2. ilginçtir, çingenelerin, çingene olmayanlar için kullandıkları sözcük, "gace" de, kökenbilimsel anlamı itibariyle "kirli", "kirlenmiş" demektir! al birini, vur ötekine! *
    3. burada sunulan savlar, benzer bir şekilde kızılderililere, zencilere vs yani "ihraç coğrafyaları"na maruz kalan herkese uyarlanabilir.
  • çingeneler çocuklarını genelde pis tutarlar, bunun sebebi batıl bir inanıştan da gelir. çünkü böyle yaparak kötülük ve nazardan korunacaklarına inanırlar.
hesabın var mı? giriş yap