şükela:  tümü | bugün
  • bir besin kaynağı.
  • kıbrısta sirkeli cips olayına girmişler tadı fena değil
    segfault hastasıdır
  • kola ve blof kelimeleriyle bir araya getirildiginde bir oyun adini olusturan yiyecek turu
  • uyuşturucudan hiçbir farkı bulunmayan yiyecek.
  • (bkz: cipskola)
  • sigara kadar aliskanlik yapici, orgazm kadar zevk verici, alkol kadar her seyi unutturucu. valla.
  • bilgisayar basinda tuketilmesi sakincali bir gida maddesi. fare, klavye her yer vicik vicik yag oluyor.
  • üşengeçlerin sabah kahvaltısı olarak kullandığı yiyecek çeşidi.
  • günümüz cipslerinin üretiminde genellikle genetik müdahaleden geçmiş pattesler kullanıldığı için, yenilmesi iki kat sakıncalı olan çerez. bazı üreticiler saf pattes kullandıklarını iddia etseler de günümüz tarımında gerek böcüklerle mücadele, gerekse mikroskobik canlılara karşı koyma gücünü artırma gibi pek çok sebeple doğal tarıma müdahale edilmekte, aldığımız sebzeler ve meyvelerle birlikte bir ton kimyasalı da mideye indirmekteyizdir kıymetli eksi sozluk gastroentrologları. bu sebepler tüketicimizin çoğu zaman antirasyonalist fakat bir o kadar da içgüdüsel yaşam mekanizmaları gereği rasyonalist isteklerinden-taleplerinden doğmaktadır. nedir onlar?

    1. tüketiciler her zaman temiz, büyük, parlak ve olgun yemişleri-sebzeleri isterler: düşünün markete giriyorsunuz yahut manava; raflarda bir sürü meyve sebze. hangilerini alırsınız. büyük, parlak, renkli ve sanki makineden çıkmış gibi hepsi aynı boyda olanları mı, bir köşeye bırakılmış, yer yer ezik, yer yer kararmış, küçük boylarda olanları mı? burada anti-rasyonalist bakış şudur: hiçbir meyve sebze öyle fabrikadan çıkmış gibi hepsi aynı boyda, sertlikte, kalınlıkta, renkte yetişmez. doğal tarımda standardizasyon binlerce yıl sonra bile hala bir sorundur. hem de büyük bir sorun. düşünün tarlanıza patates ekiyorsunuz - ki konumuz patates ağırlıklı ilerlediğinden doğru bir örnek olacak-: patates ekecek genişlikte ve kalitede toprağınız var diyelim. su kaynaklarına uzaklığı sebebiyle, doğru sulama, tarama, sürme işlemi yapamazsanız, ektiğiniz tohumlar her yerde aynı hızda büyümeyecektir. dahası, kötü gübrelenmiş, dikkat edilmemiş toprağın yetiştirme kapasitesi de tarlanın her metresinde aynı olmayacaktır. çiftçi polyanna her ne kadar hasat zamanında patteslerin aynı boy ve büyüklükte olmadıklarını farketmese de, iştahlı ve sporsever çerezsever tüketici, bu farklı büyüklükte olan patteslerden yapılmış cipsleri yerken, cips poşetine bakmadan dahi, bu farklılığı farkedecek ve bu işte bir tuhaflık var diye düşünecektir. halbuki tuhaf olan kendisidir ne bilsin. bu konuya döneceğiz, ikinci bir konu da farklı büyüklükteki cipslerin doğranma problemi bir yana, eşit kızarma derecesine sahip olmayan farklı patates hasatları da kızarma esnasında bazı parçaların daha çok pişmesine yol açacağından ötürü, cips poşetinden çıkan cipslerin hepsi aynı renkte olmayacaktır, hatta bazıları yanacaktır. bu durumda cipsseverler ne yapacaktır? doğru tahmin ettiniz bir daha o marka cipsi almayacaktır. çünkü bu işte bir tuhaflık vardır. çünkü ona böyle öğretilmiştir. her ne kadar bu acımasız antirasyonalist görüşümüz cipsseverleri üzecek olsa da , bu tuhaf işte bir doğruluk payı vardır ki bunu içgüdü madesinde inceleyeceğiz.

    2. içgüdü : insanoğlu doğumundan beri taşıdığı önemli bir bilgiyle yoğrulmuş, yaşam savaşı vermiş ve halen de vermektedir (vereceğinden şüpheliyiz). allahın belası standardizasyon işlemleri, doğal varoluşun anasını ağlatmıştır. kurtsuz mısır yeme zevki, doğal ve kurtlu mısır yiyenlerin sağlıklı zihinlerini mağlub etmiştir. büyük tarım tröstleri mısırın genleriyle oynayıp onu yiyen böcükleri öldüren maddeler üretmesini sağlamıştır. ülkemizde tüketilen konserve mısırın büyük çoğunluğu bu tür genetik mısırdır değerli sözlükçüler. hiç bu mısırlardan yediniz mi? ben yedim. tadı tuzu standart, aynı boyda mısır taneleri. normalde mısır koçanı uçlardan ortaya doğru giderek tane büyüklüğü artan mısır tanelerini barındırır. ama bu yeni genetik mısırların sanki hepsi aynı boy ve büyüklüktedir. sanki mısır koçanları şekil değiştirmiştir. bu neyi gösterir? içgüdüyle alakası nedir? şimdi bunu açıklayalım. biz insanlar ve hayvanlar doğal olarak büyük, parlak ve olgun görünene yöneliriz. bu doğal yönelim aslında büyük bir keşiftir. bilinçaltımıza kazınan bu bilgi, doğada varolma savaşını en iyi başarana yöneliyor olduğumuzu gösteriyor. yani eziklerle dolu, solgun bir elmadan ziyada parlak, sert bir elmaya yöneliyor olmamızın biyogenetik sebebi o parlak ve sert sulu elmanın hem daha lezzetli olması hem de daha sağlıklı olmasıdır sayın seyirciler. buradan çıkarılacak temel sonuç şudur. günümüz sanayiisi doğal yollarla varolan ürünleri üretemediği için, tohumlarla oynayıp onların doğaya karşı olan savaşım metodlarına müdahale etmektedir. burada temel amaç -yol nasıl olursa olsun, kim ölürse ölsün- sahte güzellikte sebzeler meyveler üretmektir. bu parlak ve büyük sebzeler ve meyveler aslında o yediğimiz sebze ve meyve değillerdir artık. yediğimiz hormonlu çilekler çilek değildir saygıdeğer sözlük gastroentrologları. onlar mısır geni karıştırılmış acayipliklerdir. ve o büyük, armut kadar çileklerin hiç tadı tuzu yoktur sizler de bilirsiniz. bunun sebebi tıpkı o marketlerde satılan halis mulis orjinal cipslerle aynıdır: doğal ve yapay. birinde yediğiniz plastik-böcek zehiri-çöp'tür, diğeri ise doğayla cengaverce savaşan, varolma savaşı veren gariban atadır. bu içgüdü meselesindeki ayrıtı da böylece daha iyi anladığımız ümid ediyorum.

    gelelim cips konusuna; özel olarak cipsin zararları, faydalarından büyüktür. bu sebep, yukarda saydığımız genetik menetik sebeplerden daha baskın olan enerji dengesi meselesidir. cips, ihtiyacımız olmadığı kadar çok yağ, tuz ve enerji verici içermektedir. ve bu enerji aktif olarak değerlendirilmediği sürece yağ depolarına doğru şutlanır en direkt. bu yüzden cips yediğimizde oldukça büyük bir dengesizlik yaratmış oluruz. bu baklava yenildiğinde de böyledir. bu tarz besinlerin tipik özelliği, fakir bir içerik çeşitliliğine sahip olmalarıdır. yani cips yerken aslında sade olarak yemekten tiksineceğiniz, kusacağınız kadar çok tuz, yağ yemektesinizdir-yemekteyizdir. yani o cipsten kardeşim yağla tuzu şöyle ayırabilecek olsak belki yarım su bardağı yağ, çeyrek su bardağı kadar da tuz çıkacak. hadi yiyin için bakalım bunu. yiyebilir misiniz? şeytan ayrıntıda gizlidir sevgili fitnesssever sözlükçüler. (hiç bu kadar s'yi bir arada görmemiştim) cips'in zararları konulu belgeselimizin sonuna gelirken, sizlere sağlık sıhhat dolu günler, bol yoğurtlu, sütlü, meyveli öğünler diliyor, henüz göğüslerinizden geride giden göbişlerinizden şaplatıyorum, hoşça kalınız.
  • bugün öğrendim ki, patates cipsi olarak da tanıdığımız bu yağlı, tuzlu abur cuburu, şımarık bir müşterinin şikayeti ve mızmızlanması sebebiyle cinnet geçiren bir aşçının intikamına borçluymuşuz. 1853 yılında, new york eyaletinin saratoga springs denilen tatil beldesindeki şık bir restoranda baş aşçı olarak hayatını idame ettiren george crum, bir gün ismi meçhul bir müşteri tarafından patates kızartmalarının fazla kalın, fazla nemli, ve de tuzsuz oldukları hususunda herkesin önünde azarlanmış, bir hayli haşlanmış (haşlanmak, patates, ahahah. hmmm...); hışımla mutfağına dönen crum, bulduğu ilk patatesi olabilecek en ince şekilde dilimlemiş, dilimleri kömürleşene kadar kızartmış, ve de üstlerine tuz boca ettikten sonra sevimsiz müşterisinin önüne koymuş. mızmız müşterimiz ise (keşke onun da adını bilseydim) kendisinin kızartmaları tadınca tabağı kafasına fırlatmasını bekleyen crum'ın hayret dolu bakışlarına aldırış etmeden, cipslerin ilkini tatmış, gülümsemiş, ve diğerlerini de büyük bir şevkle mideye indirmeye başlamış, ve böylece de "saratoga chips" ("cips" sözcüğü de "chips"'in okunuşundan başka bir şey değil) doğmuş.

    1920'lere kadar cips saratoga'ya özgü yerel bir tat olmaktan öteye gidememiş. ancak, alkol yasağı* yıllarında "herman lay" isimli bir girişimci (lays isimli cips şirketinin kurucusu olduğunu tahmin etmişsinizdir), saratoga chips'i "cinsel kuvvetinizi de arttırır, sizi yatakta john holmes'e çevirir" gibi iddialarla amerika'nın güneydoğu eyaletlerinde pazarlamaya başlamış, ürün popülerleşmiş, hele bir de televizyon icat edilince, filmseverlerin, televizyonda spor müsabakası seyredenlerin vazgeçilmez abur cuburu olmuş. (tarihte televizyonda yayınlanan ilk spor müsabakasının 1938'de princeton ve columbia arasında oynanan bir beyzbol maçı olduğunu neden bildiğimi ben de bilmiyorum.)