şükela:  tümü | bugün
  • manuel de landa'nın tarih-felsefe kitabıdır. büyük ölçüde gilles deleuze'un yeni materyalizmi, anti-hümanizmi ve içkinlikçiliğinden etkilenmiş, tarihsel olayları tek bir gelişim çizgisinden ziyade çatallanmalar, akışlar, termodinamik yasalara uygun bir yollar çoğulluğu olarak görmüştür. okuması oldukça zorlayıcıdır fakat zor olduğu kadar da doyurucudur.

    bir pasaj bırakmak gerekirse

    her şeyden önce ve önemlisi, çizgisel olmayan modeller belli bir yoğunlukta bir enerji akışı olmaksızın doğal ya da kültürel hiçbir sistemin, içerde üretilen kararlı haller (çekerler) ve bu haller arasındaki geçişlerden (çatallanmalar) oluşan kendi kendine örgütlenme kaynaklarına ulaşamayacağını gösteriyor. ikincisi, çizgisel olmayan modeller, madde-enerji akışlarının yarattığı yapıların, bir kere ortaya çıktıklarında, kendilerini ortaya çıkaran bu akışlara nasıl tepki verdiğini, onları nasıl engellediğini ya da yoğunlaştırdığını gösteriyor. çok farklı tipte yapıların bu katalizör rolünü oynayabileceğini gördük: kentlerin mineralleşmiş altyapıları; mineral surlar içinde yaşayan (merkezi ya da merkezi olmayan) örgütlenmeler kentlerin içine ve dışına akan ya da içlerinde biriken çeşitli kültürel malzemeler, yani beceriler ve bilgi, para ve kredi, gayri resmi kurallar ve kurumsal normlar, hepsi de katalizör rolü oynamışlardır. aynca savaşların ve kentler (daha sonra da ulus-devletler) arasındaki antipazar rekabetlerinin de bu akışlar üzerinde katalitik bir etkisi olmuştur.78 avrupa'yı dünyanın hakimi olma konusunda olası rakiplerinin önüne geçiren de, yoğun bir enerji akışı sayesinde bu katalitik etkenlerin (otokatalitik ya da karşılıklı katalitik ilişkiler içinde) birbirleri üzerinde yarattıkları etkiler olmuştur. bu temel fıkirleri doğru kabul ettiğimiz takdirde, (dinamik sistemler olarak değerlendirilen) insan kültürü ve toplumunun, atmosfer ve hidrosferde yerleşik kendi kendine örgütlenen süreçlerden (rüzgar çevrimleri, kasırgalar) farklı olmadığını, ya da kendi kendine kurulmuş taşıyıcı kemerler olarak levha tektoniğini yönlendiren ve binyıllar içinde, insanlık tarihini etkileyen bütün jeolojik özellikleri yaratmış olan lavlardan ve mağmalardan pek de farkı olmadığını söyleyebiliriz. enerji akışları ve katalitik akışları dikkate aldığımızda, insan toplumları lav akışlarını andırır; insan elinden çıkmış yapılar da (mineralleşmiş kentler ve kurumlar), dağlara ve kayalara benzer: tarihsel süreçlerin katılaştırdığı ve şekillendirdiği malzemelerin birikmesinden oluşurlar.
  • modem solun (ya da solun en etkili kesimi olan "sosyal inşacıların") nasıl olup da bu tür dayanıksız temeller (kültürel göreliliği kastediyor.) üzeıine tutarlı bir direniş stratejisi önermeye kalktığını merak etmekten başka bir şey elimizden gelmiyor. her halükarda külıürel göreciliğin kale duvarları, beşeri sosyobiyologların yarattığı yeni tehlikelere karşı zayıf bir savunma hattı oluşturuyor. hatta bu eski duruş noktası, yetersizliklerinin ortaya çıkışı ona karşı olanları zafer kazanmış gibi göstereceğinden (renk algılamalarının ya da yüz ifadelerinin evrenselliği meselesinde olduğu gibi) aslında zararlı bile olabilir. bu iki evrenselliğin ikisi de kitabımızda benimsenen tavır açısından bir fark yaratmasa da, fark yaratan bir başka evrensellik var. 1. bölümde yeni kurumsalcı iktisatçıların yarattığı "metodolojik bireyciliğin" gözden geçirilmiş biçimini benimsemiştim. neoklasik iktisat ("atomcu"dur) versiyonunun tersine, bu yeni versiyon "ontolojik bütüncülük"le uyumludur. dolayısıyla yalıtılmış bireyleri karar alıcılar olarak gören bakış açısını reddeder ve karar alma süreçlerine kılavuzluk eden kurumsal normlar gibi kolektif oluşumları tabloya dahil eder. fakat eski bakış açısına özgü olan, insan bireylerinin temelde "kendi çıkarlarını gözettiği" düşüncesi ayakta kalır. bu düşünce insan ve hayvan sosyobiyolojisinin temel temalarından biridir elbette. (dawkins, "bencil genlere" ilişkin kitabında, hayvanlarda doğal olarak ortaya çıkan "diğerkam eğilimler" bulunduğunu varsayan grup seçiciliğine dair iddialan yıkmıştı. fakat kendi çıkarlarını gözetmek hiçbir biçimde, bir "öz" olarak değil, evrimsel-tarihsel kökenleri bulunan çok yönlü bir eğilim olarak kurulmalıdır. daha açık bir deyişle, eğer insanlar klonlanarak üreselerdi (ya da anlar ve karıncalarda olduğu gibi, özel bir üreticiler kastı üzerinden üreselerdi), bu bencillik mevcut biçimiyle varolmazdı. her halükarda, burada vurgulanması gereken nokta, bunu biyolojik bir kader olarak kabul etmemiz gerektiği değil. bu organik kısıtlamanın bize dayattığı sorumlulukla yüzleşmemiz gerektiğidir: çocuklar "diğerkamlık"la donanmış bir halde gelmezler, onlara paylaşmayı, başkalarına saygılı olmayı öğretmemiz gerekir. son olarak, kendi çıkarını gözetme, hayvanlarda da insanlarda da karşılıklılığa dayalı davranışlarla son derece uyumludur.
  • biyoloji kısmından alıntılar

    kara ölüm'ün avrupa'yı vurması, ancak iki koşulun sağlanmasıyla gerçekleşti. öncelikle hıyarcıklı vebayı insanlara aktarabilecek pireler taşıyan kara sıçanlar, avrupa kıtasının tamamına yayıldı. ikinci olarak da, akdeniz'i kuzey avrupa'ya bağlayan bir gemicilik ağı oluştu, böylece hastalığı taşıyan fareler, sıçanlar ve pireler kıtanın bütün limanlarına taşınabildi. kara sıçanların kuzey avrupa'ya yayılması muhtemelen, akdeniz'le kuzey limanları arasındaki taşımacılık sözleşmelerinin yoğunlaşmasının bir sonucuydu
    ortaçağın sonlarıyla kıyaslandığında 19. yüzyılda kadınlar ticaretten daha katı bir biçimde dışlanıyordu

    salgından kilise otoritesi hasar görmüş bir halde (din adamı karşıtlığı yoğunlaştı), sektiler hiyerarşilerse güçlenerek çıktı.60 fakat nihayetinde salgını durduran planlı bir yanıt değil, deneme-yanılma yoluyla salgına ayak uydurma çabasıydı

    genelde yabancılara çok kapalı olan venedik, orada en az bir yıl yaşayan herkese bedava yurttaşlık vermeye başladı.62 hayatta kalan elitler, saflarını taze kanla güçlendirmek istediğinden toplumsal hareketlilik arttı. salgının sebep olduğu büyük demografik değişim yüzünden kentler arasındaki ilişkiler de değişti. sonunda venedik'in ağ sisteminin merkezi haline gelmesi, önemli ölçüde bu demografik değişimlerin sonucuydu

    14. yüzyılda birçok kent (örneğin floransa), uzak bölgelerden tahıl ithal ediyorduysa da, venedik ve cenova gibi kentler, başından beri hayatlarını sürdürmek için ticaret yapmaya mahkum olmuşlardı.

    ekolojik bakımdan yoksul olan başka bir geçit kapısı limanı olan amsterdam ve civarındaki birleşik eyaletler, sınırlı düzeydeki bereketli toprakları verimli bir tarım makinesine çevirmişlerdi çevirmesine ama o da dış piyasalara yönelmişti.71 birçok bakımdan bu ağ kentleri toprağa bağlı değillerdi ve bizim bugün ulusaşın şirketlerle ilişkilendirdiğimiz türde bir hafiflik, hareketlilik gösteriyorlardı.

    braudel bizi, binyılın tarihini farklı hızlarda hareket eden üç ayrı akış olarak görmeye davet eder. bir yanda az çok toprağa bağlı, gelenekleri çok yavaş değişen köylü nüfusun hayatı vardır. avrupa'yı besleyen mısırla çin'i besleyen pirinç, köylüleri sıkı sıkıya kuşanılmış alışkanlıklara ve rutinlere, kapalı bir üretim döngüsüne bağlı kılan tiranlardır. işte bu braudel'in "maddi hayat" dediği şey

    köylü kitleleri bir anlamda, doğal ekosistemlerin tabanında toplanan flora toplulukları gibidir, etraflarındaki her şeyi hareket ettiren enerjiyi yaratan taşınamaz bir motordur adeta.

    ardından pazarlar ve ticaret dünyası gelir, bu dünyada tarihin akışı biraz daha hızlıdır. braudel pazarların kurulduğu kasabalara "tarihsel zamanın hızlandırıcıları" der.73 köylüler kentlere, bazen kendi rızalarıyla gelseler de, çoğunlukla gelmeye zorlanırlar ve bu zorlanma ölçüsünde kentlerin tıpkı otçullar gibi, köylülerle ya da onların parçalarıyla beslendiğini söyleyebiliriz. dolayısıyla maddi hayatın en alt katmanında, farklı piyasalar arasındaki yatay iletişim

    16. yüzyılda avrupa kendi kendini sömürgeleştirmeye başladı, doğu bölgelerini (polonya ile hamburgviyana-venedik ekseninin doğusunda kalan başka ülkeleri) tedarik bölgesine çevirdi. bütün çevre bölgeler gibi bu bölgelerin de kendilerini sömüren merkezle ilişkisi çoğunlukla olumsuzdu: buralardaki pazar kurulan kasabalar canlılığını yitirdi, yenilikler karşısında düşmanca duygular yükseldi ve sınıflar arasındaki bariyerler arttı. sonuçta, birbiriyle ticaret yürütebilen ve nihayetinde itaate zorlandıkları ikincil konumlarını aşan orta bölgelerin tersine, bu çevre bölge!er daimi bir geriliğe yazgılı hale geldi.

    kanalları yaratan piyasa ekonomisinin gözde toprakları yatıyordu: burada arz, talep ve fiyatlar, genellikle bir ölçüde otomatik bir koordinasyonla birbirine bağlanıyordu. onun yanında ya da bir parça üstünde büyük avcıların kol gezdiği ve orman kanunlarının hüküm sürdüğü antipazar bölgesi geliyordu. burası -bugün olduğu gibi geçmişte de, sanayi devriminden önce de sonra da- kapitalizmin gerçek yurduydu.74 burası, azami hareketliliğin gözlendiği katmandı, örneğin büyük miktarlarda finans sermayesi, sürekli son derece karlı bir bölgeden diğerine akıyor, sınırları aşıyor, birçok tarihsel süreci hızlandırıyordu. kısacası braudel'e göre avrupa ekonomisi üç alandan ya da katmandan oluşuyordu: biyokütle akışının kaynağı olan, köylülerin bulunduğu hareketsiz katman; para akışı yoluyla fazlaları hareketlendiren piyasa ekonomisi; son olarak da, kendini biyokütleden ayıran paranın, kar üretimini yoğunlaştıracak herhangi bir faaliyete yatırımda bulunabilecek hareketli, mutant bir akış haline geldiği antipazar.

    bu en son katman, rekabetçi olmayan, tekelci (ya da oligopolcü) doğasını vurgulamak için "avcı" diye nitelenebilir. antipazarlar, başka avcılarla (ya da mcneill'in dediği gibi "makroparazitler"le)75 bir arada bulunuyordu elbette. bu avcılar, geçimini vergiler, harçlar ya da zorla çalıştırma yoluyla, başkalarının ürettiği enerji akışlarından sağlayan merkezi devletler ve feodal hiyerarşilerdi.

    haçlılar yakındoğu'ya geldiklerinde, yüzyıllar sonra kuzey amerika sömürgelerine yerleşen britanyalı yerleşimcilerin "uyum sağlama" dediği evreden geçmek zorunda kaldılar; yerel bakteri florasını hazmetmeleri ve ona karşı direniş geliştirmeleri gerekti. önce hastalıklar geçirmeli, doğu' daki mikrohayat ve parazitlerle bir modus vivendi'ye (geçici anlaşmaya) varmalıydılar. ancak bundan sonra araplarla çatışabilirlerdi. bu uyum sağlama evresi, zamanlarından, güçlerinden ve verimliliklerinden çaldı, onbinlercesinin ölmesiyle sonuçlandı.

    birbirleriyle yakın temas halinde olmayan iki halkın karşı karşıya geldiği ve yalnızca işgalcinin "medeni" hastalıkları taşıdığı durumlarda, bir insan kitlesinin diğerini hazmettiği devasa bir besin zinciri ortaya çıkıyordu sanki( avrupa'nın uzak toprakları ele geirirken yarıdmcısı mikroorganizmlarıd)

    yiyeceklerini yumuşatmak için önce bir enzim çorbası salgılayan böcekler gibi, ispanya'dan gelen fetihçiler de kurbanlarını hıristiyanlaştınp sömürge kültürüne katmadan önce, onları çiçek ve kızamık aşılarıyla öldürmüş ya da zayıflatmışlardır.

    yerli nüfusun kendi taş silahlarının avrupalıların zırhlarını deldiğini ve atlarını yaraladığını gördüğü, ispanyolların doğru düzgün çalışmayan, tek atışlık tabancalarının yetersizliğine tanık olduğu ilk karşılaşmalar sonrasında, bu kültürel avantajlar darmadağın olup gidebilirdi. fakat yerli nüfusun büyük bölümü hastalanıp ölünce kültürlerini ayakta tutan beceri ve uygulama bilgisi deryası da kuruduğundan, bu orta karar avantajlar kılanın fethi için yeterli oldu.

    16. yüzyılda, avrupa'nın amerika'da ele geçirdiği hazinelerin ta uzakdoğu'ya ihraç edilip burada yerel paraya ya da külçelere çevrilmesi küçük bir ayrıntı değildir. avrupa dünyayı yutmaya, hazmetmeye başlamıştı.

    belli bir tür (ya da daha doğrusu bir türün gen havuzu) bir ayıklama sürecinin (seçilim baskılarının etkisiyle genetik malzemelerin birikmesinin) tarihsel sonucu olarak görülebilir

    gayet iyi incelenmiş bir iç sebep örneği "özgül eş tanıma sistemi"dir.87 cinsel üremeyle çoğalan türlerin üyelerinin, olası eşlerini tanımak için bir özellikler ve sinyaller (davranışsal, anatomik ya da her ikisi birden) sistemi kullanır. bu sistemi (çiftleşme çağrılan, kur yapma ritüelleri, ayırt edici işaretler ve süsler, kokular) etkileyen genetik değişiklikler, bir türe ait değişiklik göstermiş farklı kollar, genlerini karıştırabilme potansiyeline sahip olsalar da, çiftleşme önünde engel teşkil edebilir.

    bir bütün olarak biyosferdeki gen akışı, sırf büyük hayvanlara bakınca zannettiğimiz kadar kesintili (ve katmanlı) olmayabilir.

    aslında bazı özel koşullarda, toptan bir üretken yalıtım içindeki hayvanlar bile kalıtımla aktarılabilen virüslerle (retrovirüslerle) genetik malzeme alışverişinde bulunabilir.89 bütün bunları dikkate alacak olursak, ortaya çıkan evrimsel süreçler tablosunun katı bir hiyerarşiden çok bir ağa benzediğini, dallanmış bir ağaçtan ziyade bir çalıyı ya da köksapı andırdığını görürüz

    1970'lerde bilgisayarcı john holland, bir dizi şifreli talimatı izleyerek kendi kendini kopyalayan ve bu talimatların bir kopyasını da kendinden sonraki kuşağa aktaran basit bir bilgisayar programı geliştirdi. holland'ın programı, kendisinin değişken kopyalayıcı benzerlerini üretmekten başka pek bir şey yapmıyordu. ama bu kopyalayıcı programların bir kısmı topluca bazı seçilim baskılarına maruz kalırsa (örneğin programın kullanıcısı bir gelişmeymiş gibi dunnayan varyantları silip yalnızca işe yarar görünen varyantları bırakırsa), tek tek programlar birçok kuşak sonra yararlı özellikler geliştiriyordu.

    kopyalama yoluyla gen akışları, hayat dediğimiz şeyin bir parçasıdır yalnızca. diğer kısımlan biyokütle akışları oluşturur

    benzersiz kararlı haller mefhumu, (enerji akışını ve enerji akışının yarattığı dengeden uzak koşullan dikkate almayan aşın derecede basitleştirilmiş bir evrim versiyonu dayatarak) evrimci biyolojiye biraz hasar verdiyse de, "en uygun olanın hayatta kalması" düşüncesi insan kültürlerine uyarlandığında çok daha büyük bir hasar vermiştir. bu yanlış anlama neredeyse derhal sosyal darvinciliğe ve soyantımı hareketine dönüşmüş, daha sonraları da nazi almanyası'nın ırkçı temizlik politikalarına esin kaynağı olmuştur.

    antropologların dogmatik konumlardan uzaklaştığı, (ilk dogma tek çekerli, evrimin nihai sınırı olduğuna inanılan ve bunu sosyal alana uygulayan, ikinci de bunu tamamiyle fesedip, insanlarda sadece kültürel evrimin olduğunu söyleyen dogmalar) organik ve kültürel evrimi eşzamanlılık içinde değerlendiren yeni bir etkileşimci yaklaşım geliştirdiği görülüyor. bu yeni yaklaşımın bilhassa (william durham'ın geliştirdiği) bir versiyonu göründüğü kadarıyla burada incelemekte olduğumuz görüşe oldukça yakın: yani hem organik hem kültürel değişimin kopyalayıcılar üzerinden işlediğini ve yeni yapıların, varyantların seçilip tutulmasıyla doğduğunu söylüyor. ayrıca durham, burada biyolojik kavramların metaforik kullanımının söz konusu olmadığında da hemfikir. (buna campbell kuralı diyor: kültürel birikimlere yapılacak analoji organik evrim üzerinden değil, daha genel bir evrimsel değişim modeli üzerinden kurulmaktadır; organik evrim bu modelin yalnızca bir ömeğidir

    durham'a göre, genetik ve kültürel kopyalayıcılar beş farklı yoldan etkileşime girer

    renk algılamasının "evrenselliği"ne ilişkin kritik kanıtlar, l 960'larda brent berlin ve paul kay adlı antropologlar tarafından karşıt bir varsayımı kanıtlamak için tasarlanan bir deney sırasında toplanmıştır. her dilin, renklerin dilde şifrelenmesi deneyimini farklı bir biçimde gerçekleştirdiği yönündeki varsayımı kanıtlamak için yapılan bu deneyde, yirmi farklı dilden gruplara, geniş bir renk kartları örneklemi göstermiş, rengi belirten kelimenin neyi çağrıştırdığını sormuş, aynca sözcüğün dış sınırlarını tarif etmelerini istemişlerdi. araştırmacılar, dilsel görecilik varsayımına dayanarak (yelpazeyi kesmenin "doğal" bir yolu olmadığı düşüncesiyle), deneylerinin dağınık bir çağrışımlar silsilesini ortaya koyacağını, dış sınırların uyumsuzluğunu göstereceğini um?uşlardı, ama tersine, belli bir yerel sözcük dağarında renkle ilgili kaç kelime bulunursa bulunsun, çağrışımların son derece sıkı bir gruplaşma gösterdiğini (sınırların da sıkı biçimde örgütlendiğini) gördüler.

    yakın zamanda yapılan çalışmalar farklı kültürlerde renkler için farklı sayıda sözcük kullanılsa da, bu birikimin sıralanışında bazı düzenlilikler bulunduğunu,"siyah" ve "beyaz" için kullanılan sözcüklerin hep önce geldiğini, onları belli bir sırayla asal renklerin (örneğin kırmızı-yeşil-sarı-mavi) takip ettiğini göstermiştir. muhtemel bir yorum, biriken ilk etiketlerin ("siyah" ve "beyaz"), repertuvara her biri özgül ve son derece sınırlı bir biçimde yeni etiketler eklendikçe yavaş yavaş farklılaşan geniş, bileşik kategorileri (sırasıyla "karanlık-soğuk" ve "hafif-sıcak") temsil etmekte olduğu yönündedir. durham buna dayanarak, bu durumun algıyla ilgili olarak kültürel kopyalayıcıların (renk sözcüklerinin) birikimini yönlendiren genetik kısıtlamaların bir örneği olduğu sonucuna varmıştır.99 buna karşılık, kültürel malzemeler ters yönde harekete geçebilir ve genlerin birikimini etkileyebilir. renkleri ifade eden terimlerin birikim sürecinin tersine, genetik malzemelerin birikimi o denli yavaş olur ki, neredeyse gözlenemez. dolayısıyla bu örnekte, sağlam kanıtlar bulmak çok daha zordur ve sözgelimi mitlerin bize sunduğu dolaylı kanıtlara dayanarak varsayımsal senaryoları tartışmak zorunda kalırız. durham'ın ayrıntılı olarak tartıştığı bir örnek vardır: bazı hint-avrupa ırklarında yetişkinlerin çiğ süt hazmetmesini mümkün kılan gen. öncelikle bu genin varyasyonları vardır ve bazı kültürel örüntülerle büyük bir paralellik gösterir. bugün nispeten büyük miktarlarda çiğ süt tüketen ve yetişkinlerin çiğ süt tüketimini hem kayıt hem teşvik etmiş antik mitolojilere sahip olan halklarda bu gene sık rastlanır. öte yandan, bu genetik ve kültürel malzemeler, güneş ışınlarının az olduğu, dolayısıyla d vitamini ve metabolik kalsiyum eksikliğinin kronik boyutlarda olduğu bölgelerle, yani çiğ süt tüketiminin sağlığı olumlu yönde etkileyebileceği bölgelerle ilişkilidir.

    durham, farklı toplumlarda tabuyu oluşturan düzenlemelerin kültürel seçilim baskıları altında evrildiği sonucuna varmıştır. (fakat, içgüdüsel kaçınma da, insanın evriminin başlarında bu baskıların birikiminde rol oynamış olabilir.)

    geçmişte birçok medeniyet, topraklarının kullanımını dikkatsizce yoğunlaştırmış, bu değerli kaynağın silinip gitmesini önleyecek elverişli teknikler (teraslama gibi) uygulamakta yetersiz kalmıştır. sonuçta, bu toplumlar ister istemez genlerinin, kendilerinden sonra kaç kuşağa aktarılacağını da kısıtlamış oldu. (bir tarihçinin hesaplamalarına göre, birçok kültürde üst limit 70 kuşaktı.) bu örnekte, birçok elitin kısıtlanmış rasyonalitesinin ve kısa vadeli kazanç ihtimalinin, uzun vadede bu uygarlıkların gen havuzlarının kendi kendini yeniden üretebileceği koşullan ortadan kaldıran alışkanlıklar ve rutinlerin birikmesine yol açtığını görüyoruz.

    büyük hayvanlardaki gen akışı katı, dikey bir yön izlerken (bir kuşaktan diğerine), mikroorganizmalardaki gen akışı bunun yanında yatay bir gen değişimine de açıktır (plazmidler ya da başka taşıyıcılar yoluyla). aktarım kanallarının sayısı bakımından, insan toplumlarındaki kültürel malzeme akışı son derece açıktır ve bu anlamda, bakterilerdeki gen akışına benzer. kültürel kopyalayıcılar birinden-diğerine (ebeveynden çocuklara) geçen bir yapı ya da birçoğundan-diğerine geçen bir yapı (bir topluluktaki birçok yetişkinin bir çocuğa baskı yapması gibi) içinde dikey olarak akarlar. kültürel kopyalayıcılar yatay olarak da akar; yetişkinden yetişkine (birinden-diğerine) ya da liderden takipçilere (birinden-birçoğuna).

    durham bütün kültürel kopyalayıcılar için mem terimini kullanır.] sforza ise, dilsel normların (tek tek kelimeler hariç) farklı kültürler arasında kolayca kopyalanmadığını, onların organik altyapısı vazifesi gören insan bedenleriyle bir yerden diğerine gittiği gözleminde bulunur. (buradan hareketle dilsel ve genetik haritalar arasında sıkı paralellikler görür.) bu muhafazakar eğilimi de, ilk iki (dikey) kültürel aktarım mekanizmasıyla ilişkilendirir. ıos öte yandan yatay kanallardan akış, taklide dayalıdır, bu yüzden de mem akışı olarak değerlendirilebilir.

    braudel, matbaanın ve seyyar topların avrupa'nın güç dağılımında kalıcı bir dengesizlik yaratmadıklarını, zira uygulayıcılarının hareketliliği sayesinde kıtaya büyük bir hızla yayıldıklarını savunur. 16. ve 17. yüzyıllarda matbaacılar ve paralı askerler sürekli göç ediyor, becerilerini ve uygulama bilgilerini gittikleri her yere götürüyor, bir salgın gibi yayıyorlardı

    e kopyalayıcı akışının (gen, mem, norm ya da rutin) hikayenin ancak yarısını anlattığı gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. madde ve enerjinin bir sistemdeki akışı da (genelde canlı ya da fosilleşmiş biyokütle akışı anlamına gelir) aynı ölçüde önemlidir, özellikle yoğunlaşma dönemlerinde daha da önem kazanır. genetik ve kültürel kopyalayıcıların rolü (daha doğrusu bu kopyalayıcıların fenotipik etkilerinin rolü), yoğun madde-enerji akışlarının mümkün kıldığı kendi kendine örgütlenme süreçlerini kolaylaştıran ya da engelleyen katalizör vazifesi görmektir. bir sistem için elverişli olan termodinamik kararlı hallerin doğasını bu akışlar belirler; katalizörler bir kararlı hali diğerine tercih ederek, yalnızca kontrol mekanizması vazifesi görürler. katalitik faaliyetin bir başka unsuru da, az enerji harcamanın yüksek enerji dönüşümünü beraberinde getirebilmesidir. örneğin bir enzim, belli bir kimyasal tepkimeyi hızlandırarak, ama kendisi bu süreçte değişmeden (yani, kendisi büyük enerji aktarımlarına katılmadan) belli bir maddenin büyük miktarlarda bi
    rikmesini sağlayabilir.

    1750'lerde bir araya gelen birkaç faktör bu insan bedenleri kitlesini büyütecek bir etki yarattı. mikroplarla ilişkinin değişmesi, büyük kentleri ölüm tuzağı olmaktan çıkarıp insan üreticisine dönüştürmeye başlamıştı. yeni tarım yöntemleri, yoğunlaşmış gıda üretimini biraz daha sürdürülebilir kılmaya başlamıştı. belki de daha da önemlisi, kitlesel göç, bu dinamik sisteme bir kaçış yolu açmış, sistemi gerilemeye sürüklemesinler diye aç kursakları yurtdışına ihraç edilebilecek bir araç kazandırmıştı.

    pangaea, kuzey ve güney yarıkürelerin milyonlarca yıl evvel, henüz ayrılmamışken oluşturduğu varsayılan büyük karakütlesine verilen isimdir. üretken topluluklar birbirinden yalıtılırken, yeni hayvan ve bitki türleri ortaya çıktı; dolayısıyla pangaea'nın kadim çağlarda parçalanması (ve buna bağlı olarak üretken toplulukların birbirinden ayrılması), yoğun bir organik heterojenleşme dönemini tetikledi. ne var ki, 1800'lerin büyük göç akışına tanıklık eden dünya, çoktan yeniden homojenleşme yoluna girmişti. crosby'nin dediği gibi, pangaea'nın birbirinden ayrılmış parçalan, okyanusaşın iletiş?mle yeniden birbirine bağlanmıştı.

    bir kent ekosisteminin işleyebilmesi için besin zincirlerinin kısaltılması ve biyokütle akışını hiyerarşinin en tepesine yeniden yönlendirmek üzere belli organizmaların kullanılması gerekir.

    amariga

    yerel otlar, ancak ve ancak büyük yerel otçulların varlığını sürdürebildiği bölgelerde (örneğin buffalo sürülerinin bulunduğu amerika'daki büyük yaylalarda) mücadele şansına sahipti.m neo-avrupalann birkaçında yabancı otların "sömürgeleştirme cephesi", adeta gelişeceği zemini hazırlamak için insan dalgasının önüne geçti. hatta, insan sömürgecilerin eski hatalarını tekrarladığını, yeni toprakların kullanımını (örneğin dikkatsizce sürdürülen ormanlann açılması pratiğiyle) aşın yoğunlaştırdıklarını dikkate alırsak, yabancı otlar terk edilmiş topraklara yeniden istikrar kazandırmak ve erozyonu önlemek gibi başka bir kilit rol daha oynadılar. "yenmiş ve yanmış geniş et yüzeylerin üzerine yerleştirilmiş deri nakilleri gibi, yabancı otlar da işgalcilerin toprakta açtığı taze yaraların iyileştirilmesine katkıda bulunmu

    arjantin'de sığırlar vahşileşmiş, insan topluluklarının çoğalmasını engelleyecek sayılarda yayılmışlardı. arjantin'de ve başka ülkelerde bu büyükbaş hayvan kalabalığı, "avrupalı çiftçilerin atlantik'in batısına doğru göçünü önceleyen bir büyükbaş hayvan cephesi" haline gelmişti.117

    köle ticareti, milyonlarca afrikalının amerika'ya akmasına neden olmuştu, 19. yüzyılda köleliğin lağvedilmesinin ardından çok sayıda asyalı sözleşmeli işçi olarak yurtdışına çalışmaya gitti. ama 20. yüzyıla gelindiğinde avrupalı göçmenler, toplam göç akışının yüzde 80'ini oluşturuyordu. 119 avrupalılar bu kitlesel insan akışından birkaç biçimde yararlanmışlardı. göç avrupa'daki nüfus patlaması karşısında bir çıkış kapısı işlevi görmüş, avrupa'nın sömürgeci girişimlerine kalıcılık gücü kazandıran da bu kitleler olmuştu. ayrıca yeni avrupalar'a yerleşen göçmenler görülmemiş doğurganlık oranlarına ulaşmışlardı. 1750 ile 1930 arasında nüfusları 14 katı artmıştı, dünyanın geri kalan kısımlarındaysa 2,5 katlık bir nüfus artışı yaşanmıştı

    kentsel avrupa, polonya'yı ve doğusundaki başka bölgeleri tedarik bölgesine dönüştürmeye başladığında, bu kurumlar topluluğunun en "ileri" kesimleri (örneğin amsterdam'daki bankacılar ve toptancılar), özgür köylüleri yeniden serfe dönüştürebilmek için en "geri" kurumlarla, doğu avrupalı feodal toprakbeyleriyle danışıklı dövüş içinde hareket etmişlerdi.124 "ikinci serflik" ilerleme merdiveninde geri atılmış bir adım değildi, daha ziyade dinamik sistemde her zaman saklı olmuş (ya da geçilebilir olmuş) kararlı bir hale (istikrarlı bir ürün elde etme stratejisine) doğru bir yan geçişti.

    ti. benzer bir biçimde antipazarlar, amerikan sömürgelerine de hepsinde köle emeği kullanılan büyük şeker plantasyonları sayesinde girdiler. sömürgecilik çağının en etkili biyokütle biçimlerinden biri olan şekerin, büyük miktarlarda avrupa'ya akmasını başlatan da bu kurumsal karışımlar oldu.

    şeker büyük kar getiriyordu ve elde edilen bu karın büyük bölümü plantasyonlarda değil, ürünü pazarlayan ve girişimler için kredi imkanı sunan avrupa kentlerinde birikiyordu.127 şekerden elde edilen kar avrupa ekonomisinin yakıtı oldu, sonraları da sanayi devrimi'nin sürdürülmesinde önemli bir rol oynadı.

    gıda tedarikinin güvenceye alınmış olması ve örgütlü tıbbın yükselişi, avrupa kentleriyle onların sömürgelerdeki kopyalarının, 18. yüzyıl ortasından itibaren eski biyolojik rejimi geride bırakmasını sağladı. fakat yeni bir kararlı hale açılan bu çatallanma gerçekleştiği sırada, kent kültürü yavaş yavaş kıtlıkların ve salgınların organik kısıtlamalarından kendini kurtarırken, avrupa kentlerindeki kurumlar topluluğu da önemli bir dönüşüm geçirmekteydi.

    askeri kurumlar, tıp kurumlan, eğitim kurumlan ve yargı kurumları, gerçek anlamda, hiç olmadıkları kadar "biyolojik" hale gelmişlerdi: geleneğe ve sembolik jestlere artık o kadar bağlı olmayan hiyerarşileri, iktidarı da giderek insan bedeninin işleyişine uygun kılınan bir biçimde kullanmaya başlamıştı. 18. yüzyılın ortalarında başlayan insan nüfusu patlaması bu dönüşümün doğrudan sebebi değilse de (örneğin ordularda bu süreç 16. yüzyılda başlamıştı), yeni bir örgütlenmeler neslinin kurumlar topluluğu arasında yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştu.

    . okyanuslardaki ticaret yollarında ticari mallar, para, düşünceler ve mikroplar hep beraber aktığından, donanma hastaneleri salgına neden olan karmaşık etkenler bileşiminin çözülmesi için mükemmel bir ortam oluşturuyordu:

    on sekizinci yüzyıl süresince yalnızca hastaneler değil, bütün bir kurumlar topluluğu değişti. yine de bu değişimi tıbbi terimlerle tanımlamak yararlı olabilir. foucault, bu kurumsal değişimin gerisindeki kılavuz ilkeyi şu deyişiyle etkileyici bir biçimde tanımlamıştı: " 'cüzamlılara' 'veba kurbanı' muamelesi yapmak."m avrupa'da cüzamdan mustarip insanlar, geleneksel olarak genelde ortaçağ kasabalarının surları dışına inşa edilmiş özel binalara kapatılırdı. l 3. yüzyıla gelindiğinde böyle on dokuz bin özel bina vardı. tj4 öte yandan vebanın vurduğu bir kasabanın halkı daha farklı bir işleme tabi tutulurdu; en azından daha 15. yüzyılda bile karantina düzenlemelerini oturtmuş olan akdeniz ülkelerinde durum böyleydi. vebalı kasabanın halkı toplumdan uzaklaştırılmak, gözlerden uzak bir yerde tecrit edilmek yerine evlerinde tutulur, özel sağlık müfettişlerince her gün titizlikle izlenir, vaziyetleri kayıtlara geçirilirdi. gözlemcileri merkezi komutaya bağlayan bir rapor akışı oluşurdu böylece.

    foucault'ya göre, kasabanın açık uzamında uygulamaya konan bu üç unsur -sistematik uzamsal ayırma, kesintisiz teftiş ve daimi kayıt-artık yeni bir biçimde birleştirilmiş ve hastanenin kapalı uzamında uygulamaya konmuştu. 18. yüzyıl hastaneleri optik makineler haline gelmişlerdi, nüfuz edici klinik bakışın eğitilebileceği, geliştirilebileceği yerlerdi; aynı zamanda yazı makineleriydi, "kayıt ve belgelemeye dayalı yöntemlerin uygulandığı büyük laboratuvarlar"dı; viziteler, muayeneler, dozlar ve reçetelerle ilgili her ayrıntı titiz bir biçimde kaydedilirdi.136 bu anlamda, bu modern "cüzam evi" karantinaya alınmış kent merkezini gerçekten de içselleştirmişti. öte yandan, bireylerin belli kategorilere (sağlıklı/hasta, normal/anormal) zorunlu olarak atanmasını sağlayan test ve muayene işlerini yürüten hastaneler, cüzam "işlemi"nde kullanılmış olan ikili bölme ve işaretleme stratejisini benimsiyorlardı. kısacası, hastalıkların kontrolü konusundaki disipliner yaklaşımlar iktidarın evriminde ileri bir "aşama"yı temsil etmez; daha ziyade yüzyıllardır birikmekte olan malzeme karışımına eklenmiş yeni unsurlardır

    bu kurumların yeni mimari tasarımları ve yeni inceleme, belgeleme teknikleri geliştirildikçe, "cüzamlılar" (öğrenciler, işçiler, mahkumlar, askerler) gerçekten de veba kurbanlarıyla aynı işleme tabi tutuluyordu: yerlerine sıkı sıkıya bağlı kılmıyorlardı, davranışları (ya da hataları) sistematik olarak izleniyor, kaydediliyordu. fakat bütün bunlar, disipline yönelik bu yeniliklerin tek kaynağının tıp kurumları olduğu anlamına gelmez. bazı eğitim örgütlenmelerinin yanı sıra, ordular da bu alanda büyük yenilikçi güçlerdi. foucault, bu gayri resmi tekniklerin kendiliğinden bir araya gelip kenetlenerek kendi kendine örgütlenen bir ağ ya da "anonim bir hakimiyet stratejisi" oluşturduğu varsayımını inceler. onun sözcükleriyle bu stratejiyi oluşturan şey şuydu: farklı kökenlerden gelen, farklı yerlere dağılmış, birbiriyle örtüşen, birbirini tekrar eden, taklit eden, destekleyen, uygulama alanlan bakımından birbirinden ayrılan, bir araya gelerek yavaş yavaş genel bir yöntemin anahatlannı oluşturan genellikle de minör birçok süreç. bu süreçler, erken tarihlerden beri ortaöğretimde işbaşındaydı, sonra ilkokullara da geçtiler; yavaş yavaş hastanelerin uzamına yayıldılar; otuz-kırk yıl içinde de askeri örgütlenmeleri yeniden yapılandırdılar. kimi zaman bir noktadan diğerine hızla aktılar (ordu ile teknik okullar ya da ortaokullar arasında), kimi zaman da yavaş yavaş ve gizliden (büyük atölyelerin gizlice silahlanması) aktılar.

    bu kurumların bazıları (çoğunlukla ordular, ama aynı zamanda okullar), insan bedenlerini bir kayıt ve gözlem ağı içinde bir araya getirmenin yanında hem talim hem cezalandırma amaçlı sürekli fiziksel egzersizlerle ve hemen itaat uyandıran sinyallere dayalı bir komuta sistemiyle bu bedenlerin enerjisini de emiyorlardı. bu unsurlar hep birlikte büyük "ölçek ekonomileri"ni oluşturuyorlardı.

    bedenin hiçbir farklılık arz etmeyen bir bütün olarak değerlendirildiği kölelik ya da serfliğin tersine, burada önemli olan bedensel eylemlerin mikro nitelikleriydi. yeni hedef bedenleri incelemek, bedensel eylemlerin temel niteliklerini belirlemek, ardından bedenlerdeki uygulama bilgisini boşaltmak ve onları sabit rutinlerle yeniden programlamaktı. sonuçta askerlerin "verimliliği"nde gözlenen artış, hollanda ordularının savaş alanında neden o denli başarılı olduğunu da açıklar.

    750 sonrasında avrupa'da nüfus artışı yoğunlaşırken, yeni kitleler hastaneler, fabrikalar, okullar ve başka kurumlardan oluşan inceleme, kaydetme ve bölümleme makineleri tarafından "işlenme"ye başladı. bu kurumlar ayıklama aygıtı vazifesi görüyordu; mevkilerin homojen olduğu hiyerarşik yapıları doldurmakta kullanılacak "normal" yurttaşlar rezervuarından belli bireyleri ayırıyordu.

    hollandalılar daha büyük sığırlar yetiştirdi, britanyalılar ise üstün kalitede yün veren koyunlar. bu yetiştirme pratikleri yaygınlaştıkça, sürekli gözlemlerin ve kayıtların kullanılması da yaygınlaştı. (1650-1800)

    nasıl ki denizaşırı denizcilik (türlerin kitlesel aktarımını sağlayarak) dünyanın belli bölgelerinin homojenleşmesini hızlandırmışsa, hayvanların gen akışı etrafında tekeller ve oligopoller kurulması da avrupa'nın genetik heterojenliğinin imhasına katkıda bulundu.

    topraktaki besinleri yabancı otlardan esirgemek ve avcı hayvanların çiftlik hayvanlarını yemesini önlemek insanların besin zincirlerini kısaltmasının başlıca yoluydu; buna bağlı olarak da ürünlerin dönüşümlü ekilmesi eski yöntemin kritik bir parçasıydı. flamanların tarımsal yoğunlaşmaya katkılan nadas döneminin bertaraf edilmesi, onun yerine tahılların yemlik ürünlerle (örneğin yoncayla) dönüşümlü ekilmesi olmuştu. hollandalı tarihçi jan de vries'in savunduğu gibi, nüfus artışı eski yöntemi sıklıkla bir kısırdöngüye hapsediyordu: insan besinlerine talep arttığında toprakların daha büyük bir bölümü tahıl üretimine ayrılıyor, daha azı otlak olarak kullanılıyordu. bu da hem sürülerin boyutlarının küçülmesine hem de kullanılabilir gübre miktarının azalmasına yol açıyordu. gübre azaldığı için de toprağın verimliliği azalıyordu. getiriler azalınca toprağın daha büyük bir bölümü tahıl üretimine ayrılıyor, bu da gerilemeyi iyice artırıyordu. t48 bu kısırdöngüyü verimli bir döngüye çevirmenin bir yolu, dönüşüm sistemini yeniden örgütleyerek sürülebilir toprakların yemlik ürün miktarına katkıda bulunmasını sağlamaktı.

    son derece kentleşmiş bir bölge olan flandre, avrupa'nın en az feodal bölgelerinden biriydi; bu durum, yeni tarım yöntemlerinin neden burada geliştiğini büyük ölçüde açıklıyor. fakat bölgenin feodal olmaması, "kapitalist" olduğu anlamına gelmiyor. daha önce tekrar tekrar işaret ettiğim gibi, özel mülkiyet ve ticarileştirme her zaman antipazarların varlığına işaret etmez. nitekim de vries de bu tarım rejiminin evrimini analiz etmek üzere, biri piyasaların müdahalesine diğeri antipazarların müdahalesine dayalı iki ayn model geliştirerek bu farklılığın altını açıkça çizer.

    1800'lerin ortalarına gelindiğinde, ingiltere'de geniş ölçekli tarım yeni avrupalar'daki, yani abd, avustralya ve arjantin'deki benzer, fakat daha büyük girişimlerin gölgesinde kaldı. buralarda (aynı zamanda sibirya'da da) norfolk sisteminin ayırt edici özelliği olan ağa, yeni bağlantı noktalan veya düğümler eklenmişti (hasat yapmanın kimi yönlerini otomatikleştirmiş olan mccormick'in biçerdöğeri gibi yeni makineler biçiminde) ve ağ daha büyük boyutlara ulaşmıştı.151 dahası, norfolk sistemine damgasını vuran çok sıkı besin döngüleri, doğal ve yapay gübrelerin tarımsal üretimde kullanılmaya başlamasıyla birlikte aniden açılıp genişlemişti.152 örneğin abd' ye, şili gibi uzaklardaki bir ülkeden bile gübre akıyordu.153 besin döngülerinin uzaklardan gelen girdilere açılmasının yanı sıra, ortaya çıkan ürünler de topraktan kopmuştu: birçok gübredeki azot ve fosfor, bitkiler tarafından tam anlamıyla emilemiyordu (bu besinlerin neredeyse yarısı ziyan oluyordu). bu besinler norfolk sisteminden kaçarak yeraltı sularına karışıyorlar ve ötrofıkasyon denilen bir süreçle yeraltı sularını aşırı derecede zenginleştiriyorlardı.154 dahası çiftlik dışından her besin akışı, antipazarlar açısından yeni bir sisteme giriş noktasıydı ve dolayısıyla gıda üreticilerinin denetimi daha fazla yitirmeleri anlamına geliyordu. birazdan göreceğimiz gibi, yüz yıl sonra şirketler, aşırı gübreleme gerektiren tahıllar üzerinde genetik mühendisliğe gidecek, böylece antipazarlar sisteme giriş noktalarını ürünlerin genlerine dek genişletecekti.

    bitki biyokütlesi akışı üzerindeki, topyekfine yakın bu tür bir genetik denetim ancak 20. yüzyılın sonlarında gerçekleşti, fakat bitkilerin genlerini disipline etme işlemleri 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında zaten uygulanıyordu.

    melez mısır, çiftçilere ilk kez 1926 yılında tanıtıldıysa da, 1933'e gelindiğinde mısır kuşağı'ndaki arazilerin yalnızca yüzde 1 'ine melez türler ekilmişti. fakat bu durum hızla değişti, 1944'e gelindiğinde mısır kuşağı'nın yüzde 88'ine melez mısır cinsleri ekilmişti. getiriler hızla arttı: "mısır gücü" doğmuştu

    19. yüzyılda amerikan mısırının gen havuzu çeşitlilik bakımından zengindi, fakat il. dünya savaşı'na gelindiğinde bu genlerin büyük bölümü dışarı atılmış, yerlerini iç döllemeyle üretilen birkaç ebeveyn cinsin klonlanmış genetik malzemeleri almıştı.

    o dönemlerde bu süreç "ilerleme" gibi görülüyordu, fakat mısır kuşağı'nın (ve gıda üretilen başka bölgelerin) homojenleşmesi gerçekten de son derece tehlikeliydi. tahıllar ve hayvanlar, antik çağlardan bu yana tıpkı insan nüfusları gibi salgınlara açık oldularsa da, genetik yapılarının bir ölçüde heterojen olması tükenip gitmelerini önlüyordu.

    sonuçta ortaya çıkan genetik tektipleşme birçok sanayileşmiş ülkeyi, bugün "gen zengini" gelişmemiş komşularının genetik kaynaklarını kıskançlıkla gözleyen "gen yoksulu" ülkeler haline getirmiştir.

    abd'de (ve ingiltere'de, almanya'da) soyarıtımı kayıt ofisi gibi özel örgütler kuruldu ve insanın gen havuzunu sürekli bir kayıt ve gözlem sistemine tabi tutma işini üstlendi

    amerikan soyantımcıları, birkaç kurumu insanın genetik malzeme akışının denetimine doğrudan dahil etmeyi başarmıştı. 1907'de lndiana'dan başlayarak, yirmiyi aşkın eyalet açıkça belli genleri gen havuzundan def etmeyi amaçlayan bir girişimle mecburi kısırlaştırma yasaları çıkardılar. bu "genlerin" birçoğu düzmece olmasına rağmen (örneğin ayyaşlık, geri zekalılık ve serserilik "genleri"), binlerce insan kısırlaştırıldı ve soyantımı hareketinin ölmesinden çok sonra bile zorla gen havuzundan ayn tutuldu.

    göçü denetim altında tutma uygulaması konumuzla epeyce ilgili, çünkü bugün hala bir "ayıklama aygıtı" işlevi gören yeni bir tür inceleme tekniği kullanılmaya başlamıştı: ıq testi. aslında özel bir eğitime gereksinim duyabilecek çocukların tespit edilmesine katkıda bulunmak için [ 1905 ile 1908 arasında alfred binet tarafından] geliştirilen ıq testi, amerikan soyantımcılarının elinde bütün çocukları ve yetişkinleri [kalıtsal olduğu varsayılan] zihinsel değerlerine göre sınayıp derecelendirmeye yönelik rutin bir aygıta dönüştü.162 bir "rasyonalite" özü koyutlanıyor, beyinde bir "şey" olarak somutlaştırılıyor, sonra da gen havuzundaki varlığı ya da yokluğu kurumsal yönlendirmeye tabi tek bir "gen"le bağdaştırılıyordu.

    on dokuzuncu yüzyılda abd'de obstetrik (doğumla ilgili bilim dalı) ve jinekolojinin yükselmesiyle birlikte tohum soyu konusunda çok önemli bir kurumsal tecavüz yaşandı. bu yeni uzmanlıklar birkaç onyıl içinde doğuma yardımcı olan yöntemler ve uygulamalar konusunda neredeyse tekel konumuna yerleşti. "20. yüzyılın başlarında doktorlar, ebeleri ortadan kaldıran ve doğumu evden hastaneye taşıyan 'obstetrik reformları' için bastırıyorlardı. l 900'de amerikalı kadınların taş çatlasa yüzde 5'i hastanelerde doğum yapıyordu, l 940'lara gelindiğinde bu oran yüzde 50'yi bulmuştu, l 960'lardaysa neredeyse hepsi hastanede doğum yapıyordu."164 doktorların yaptığı tıbbi çalışmaların gösterdiği üzere, hastaneler genetik malzeme akışındaki bu kritik konumu geleneksel uygulamaların elinden alıncaya dek geçen süre zarfında, obstetrik uzmanları kadınlara, ebelerin hiç vermediği kadar zarar vermişti. forsepslerin sertçe kullanılması doğum kanalında yırtılmalara yol açıyordu, hijyen koşullarının yetersizliği yenidoğanlar arasında hastalıkların yayılmasına neden oluyordu

    hastanelerde doğum yapan uyuşturulmuş kadınlar, bu iş sırasında alınan kararlar (örneğin cerrahi müdahale gerekip gerekmediği kararı) üzerindeki denetimlerini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda sonraki işlemler üzerindeki denetimlerini de yitirirler:
    l 930'1arda doktorlar anne sütü yerine (gerber'in ilk bebek maması reklamlarında "değişken ifrazat" deniyordu anne sütüne), ilaç ve süt şirketlerinin sunduğu bir ürünü, bebek mamasını geçirmeye başladı

    kolera sudan bulaşan bir hastalıktı, dolayısıyla salgına verilecek cevabın su temini ve kanalizasyon atıkları için yeni sistemlerin kurulmasını da mutlaka içermesi gerekiyordu. gerekli altyapının nüfuz edici bir nitelik taşıması (örneğin özel mülkiyetin altından borular geçmesi) ve o zamanlar salgınların hata pis ve zehirli hava kuramıyla (havayı ve toprağı başlıca aktarıcılar olarak görüyordu bu kuram) açıklanıyor olması, projeye direnç gösterilmesine neden oldu ve bu engeller ancak koleranın yarattığı büyük korkuyla aşılabildi. avrupa'nın başka bölgelerinde ve avrupalıların yerleştiği topraklarda da benzer durumlar yaşanıyordu:

    veba amerika'nın kuzeybatısına 1900 civarında gemilerle gelmişti. 1906'daki depremden hemen sonra başlayıp üç yıl süren san francisco veba salgınında 200 kayıtlı ölü vardı. sonuçta abd'nin batı yakası, özellikle de new mexico, bugün dünyada vebanın (özellikle de sıçanlarda ve tarla farelerinde) yerleşik olduğu iki büyük merkezden biridir -diğer büyük merkezse rusya'dır. veba basili batı sahilinden doğuya hızla ilerledi ve 1984'te ortabatı bölgelerindeki hayvanlarda veba basiline rastlandı. yılda yaklaşık 57 km'lik dalgalar halinde ilerliyor ... veba abd'nin kentleşmiş geniş bölgelerin bulunduğu doğu sahillerine ulaşırsa, ya da daha doğrusu ulaştığında, ciddi bir salgın yaşanma olasılığı yüksektir. örneğin new york'ta sıçan popülasyonu yüksektir, bir insana bir sıçan düşer; farelerin -onlar da etkili taşıyıcılardır- sayısı daha da fazladır.11o bu örneğin de açıkça ortaya koyduğu gibi, modem tıbbın mikroorganizmalar üzerinde daha geniş çaplı bir denetime sahip olması, artık bakteriler, virüsler, mantarlar, mikroplar ve başka asalaklarla bir ağ oluşturmadığımız anlamına gelmiyor. fakat bileşimin genelindeki komuta unsurları artmıştır ve bunun da önemli tarihsel sonuçları olmuştur. salgınlarla mücadelemiz sırasında ortaya çıkan tıp ve kamu sağlığı kurumlarının 1900 yılı civarında kentleri bir eşiğe sürüklediğini söyleyerek başlayabiliriz: binyıl içinde (ve muhtemelen tarihte) ilk kez büyük kentler, kırsal kesimden sürekli göç akışı olmaksızın insan nüfusunu yeniden üretebilir hale gelmişti. kent bir anlamda kendi kendini üretir hale gelmişti.

    l 9. yüzyılın büyük sömürgeci girişimlerinden bazıları -abd'nin ( l 904'te) panama kanalı'nı açması ve avrupalı birkaç gücün afrika kıtasını silip süpürmesi- askeri tıbbın sıtma ve sanhumma üzerinde denetiminin artmasıyla mümkün olmuştu. her iki hastalığın da taşıyıcıları (sivrisinekler), "sivrisinek sayılarının ve davranış örüntülerinin titizlikle gözlenmesiyle sürdürülen ve desteklenen" katı bir kamu sağlığı politikası sayesinde disiplin ağına takılmışlardı.111 fakat mikroorganizmaları piramitsel bir denetime tabi tutma yönündeki girişimlerdeki asıl büyük atılım, mikrobu mikroba kırdırmanın sanayi ölçeğinde nasıl mümkün olacağının laboratuvarlarda öğrenilmesiyle gerçekleşti. bu atılım penisilin ve kükürtlü ilaçlar gibi bir dizi yeni kimyasalın keşfedildiği il. dünya savaşı sırasında gerçekleşti. l 942'de antibiyotik terimi ilk kez kullanıldığında, bir mikroorganizmanın metabolizmasındaki yaşamsal bir bağlantıya müdahale eden, böylece onu öldüren ya da büyümesini engelleyen bir başka mikroorganizmanın ürettiği kimyasal madde olarak tanımlanmıştı.112 (bugün bazı antibiyotikler kimyasal olarak sentezlenir, dolayısıyla tanım genişlemiştir.) doğal olarak ortaya çıkan bu maddeler mikroplar arasındaki bir silahlanma yarışının ürünü olabilir

    hiyerarşik tıp kurumlarıyla hızla gelişen mikrop ağlan arasında yeni bir silahlanma yarışı boy vermiştir.

    1970'lerin başında arap petrol karteli fiyat yükseltmeye başladığında, gübre fiyatlarında ciddi bir artış gözlendi ve yeşil devrim çöktü. daha da kötüsü, yeni bitkilerin klonları artık yerel gen havuzlarına hakim olmuştu ve geleneksel çeşitliliğe sahip (gübreye bağlı olmayan) birçok genetik malzeme kaybolup gitti, saatleri geriye almak imkansız hale geldi( bu arada bu arap olayı neoliberalizmin başlangıcı)

    birkaç yüzyıl önce kültürler (islam kültürleri, avrupa kültürleri) genlerin ekosistemler arasındaki aktarımında başlıca taşıyıcılardı; bugünse bu homojenleştirme görevini şirketler üstlenmiştir. örneğin mcdonalds, burbank patatesinin; adolph coors company, moravian ııı arpasının ve quaker oats company de birkaç çeşit beyaz mısır melezinin yayılmasının gerisindeki başlıca aktörlerdir.

    örneğin "disiplinli" domuzlar ve inekler -yani kapalı tutulmanın yarattığı gerilime dayanabilecek ve et kesim sanayiinin talep ettiği tektip özellikleri karşılayabilecek hayvanlar- bugün ya melezlenerek ya da mühendislikle üretilmektedir. dahası hayvan nesilleri arasında gen akışı üzerinde sıkı denetim sahibi olmak için kullanılan teknikler (yapay döllenme, tüpte döllenme ve embriyon aktarımı), "güvenli" ve verimli oldukları anlaşıldıktan kısa süre sonra insanlara da uygulanmıştır. yakın zamanda soyarıtımının yeniden dirilmesine (insan geni bankalarında görüldüğü üzere)18' ve süregiden insan genomu projesine karşın (yeni binyılın ilk onyılı içinde genetik bilgimizin tamamına ulaşmayı hedeflemektedir), türümüzün homojenleşmesi açısından varılacak sonuçlar, tarım ürünlerimiz ve hayvanlarımızda olduğu kadar ağır olmayacaktır. bunu söylemeye gerek bile yok. etimiz kentsel gıda piramidinde akmadığından, gıda işleyenler ve ambalajlayanlar tarafından zorla "evrimleştirilme" riski bizim için pek söz konusu değildir. yine de daha önce gördüğümüz gibi, insanın genetik manipülasyonu da gerçek bazı tehlikelere gebedir. fakat bu tehlikeler başka yerlerde yatmaktadır.

    vebayla mücadele için geliştirilen, sürekli tetkike ve kayıt tutmaya dayalı kurumsal stratejiler önce insanlara, arkasından bitki ve hayvan soylarına uygulanmıştı. kalıtsal hastalıklarımızı tespit amac.yla (insan genomu programının gerisindeki temel mantık budur) izlenmemiz için geliştirilen genetik testler de, birçok kurumun insanları izlemek ve ayıklamak için halihazırda kullandığı giderek artan inceleme prosedürleri silsilesine katılacaktır. şu da var ki, yakın gelecekte genetik testlerle tespit edilebilecek olan birçok genetik hastalığın etkili bir tıbbi tedavisi ya da devası yoktur. bu koşullarda bir genetik testin yapıp yapabileceğinin tümü, bazı bireyleri hastalık taşıyıcısı olarak damgalamak olacaktır. dolayısıyla genetik testleri eleştiren bazılarının dediği gibi "iş verilemez, eğitilemez, sigortalanamaz diye tanımlanan insanların sayısını artırma riskine giriyoruz. biyolojik bir altsınıf yaratma riskine giriyoruz."ı
  • dil kısmının birinci bölümünden sevdiğim pasajlar. bu kitabı okuyun, okutturun efenim.

    bir toplumda sesler sınıf ve kast ayrımları doğrultusunda birikir ve giyim kuşam, yeme içmeyle birlikte toplumsal katmanları birbirinden ayıran bir nitelikler sisteminin ayrılmaz bir parçasını oluşturur

    normların kuşaktan kuşağa (ve topluluklar arasında) akışı, hem ağlarla hem de hiyerarşilerle sonuçlanabilir.

    normlar ya bir kurumun bilinçli müdahalesiyle ("standartlar" konusunda olduğu gibi) ya da bir toplumsal katman üyelerinin diğerlerine uyguladığı "üstünlük baskısı"yla sabitlenmiştir. az çok tektip olan bu norm birikimleri saygınlıklarına göre derecelendirilir;

    yapısalcı imleyen ve ,mlenen karşıtlığına karşı bazı teoriler gösterilmiştir.
    . göndermenin "zihnin içindeki" yönlerine vurguyu azaltan ve dilin tarihsel, toplumsal yönlerinin altını çizen saul kripke ve hillary putnam da bu filozoflar arasındadır. temel düşünce şudur: bütün isimler fiziksel etiketler gibi işler. bir nesneye zihinsel bir oluşum yoluyla değil, tıpkı "bu" sözcüğünün yaptığı gibi doğrudan göndermede bulunurlar. (bu durum teknik olarak, bütün isimlerin bir "belirtisel bileşene" sahip olduğu, bu yüzden de hepsinin özel isim gibi olduğu söylenerek ifade edilmiştir.) isimler göndergelerine "yapışma"yı başarır, bunun sebebi de konuşmacıların birbirleri üzerinde baskı yaratmasıdır: benim bir kelimeyi kullanmamdan, o kelimeyi bana öğreten insanın kullanımına, onun öğretmeninin kullanımına ve nihayetinde o kelimenin doğduğu, ismin konduğu en baştaki "vaftiz töreni"ne dek uzanan bir nedensellik zinciri mevcuttur

    putnam, göndergeyle ilgili olarak, zihinlerimizde örneğin kaplanların ayırt edici birkaç özelliği (dört ayaklı ve etçil olmaları, siyah çizgili sarı tüylü olmaları vs.) gibi bazı bilgiler taşıdığımızı reddetmez. fakat birçok örnekte bu özellikler aşın basitleştirmelerdir (putnam bunlara "stereotip" der) ve bu stereotipler bizim kavradığımız bir özü temsil etmek şöyle dursun, kelimeyi kazanmamızla birlikte, öğrenmenin bir toplumsal yükümlülük olduğu bilgilerden ibarettir yalnızca.12 dolayısıyla isimlerin göndergelerine nasıl "yapıştıkları"nı açıklarken birkaç toplumsal etken devreye girer: bir kelimenin birikmiş kullanımlarının tarihi, o kelimenin göndergesinin belirlenmesinde uzmanların rolü ve kelimeyi kullanma yetimizin bir bölümünü oluşturan belli bilgileri zorunlu olarak edinmemiz. ,

    kullanıcıların doğru kullanımı belirlemelerini mümkün kılan şeyin bir kelimenin anlamı olmaması, "fransız lehçesi" ya da "fransız dili" (sırasıyla oksitan ya da fransiyen'in torunları) gibi terimlerin anlamlarında, bunlar arasında özsel bir farklılık kurmamızı sağlayan bir şeyin de olmadığı anlamına gelir. "fransız dili" terimini kullanmamız, bu terimin kullanım biçimlerinin tarihine, yani kurumsal bir vaftizle başlayan, bizim fransiyen'in bazı özsel niteliklerini kavramamıza dayalı olmayan bir tarihe uyduğu sürece doğru olacaktır. (fransiyen'in ayırt edici bazı özellikleri vardır, fakat bu özellikler civardaki birçok lehçe tarafından paylaşılır, dolayısıyla paris lehçesinin öz kimliğini belirlemez.) bu anlamda "lehçe" ile "dil" arasındaki aynını da toplumsal mutabakatla ulaşılmış tümüyle yapay bir aynın olarak niteleyebiliri

    kullanıcılann "fransız dili"yle ilişkilendirdikleri özellikleri (örneğin özsel "açıklık" ya da "rasyonalite") toplumsal yükümlülükler yoluyla aktarılan bir stereotipten ibaret görebiliriz

    toplumsal hareketliliğin pek az olduğu ve üyelerin toplumsal ya da ekonomik olarak birbirine bağlı olduğu ağlara "yüksek yoğunluklu" (ya da "kapalı") ağlar denmektedir. buradaki amaçlarımız bakımından önemli olan, yüksek yoğunluklu ağların toplumsal yükümlülüklerin uygulanmasında etkili mekanizmalar olarak işlediğinin altını çizmektir. böyle bir iletişim ağına ait birey, yalnızca sembolik mübadeleler açısından değil, aynı zamanda malların ve hizmetlerin mübadelesi açısından da başka üyelere bağımlıdır.

    fransa'da kitle iletişim organları ve zorunlu eğitim sistemi sürekli standart fransızcayı teşvik ederken, bu kadar fazla lehçe nasıl olup da bugünlere ulaşabilmiştir?) yanıt, dilin yalnızca gönderme bilgisi değil, grup üyeliğine dair de bilgi aktardığıdır. bir yerel lehçeye damgasını vuran sesler, sözcük dağarcığı ve gramatik örüntüler, yoğun bir ağın üyelerini birbirine bağlayan ortak değerlerin parçasıdır, dolayısıyla dayanışma ve sadakat hakkında da bilgi aktarırlar.

    ortaçağ avrupası'nı, çeşitli dönüşümler geçiren ve seçilim baskılarına maruz kalan geniş bir kopyalayıcı dilsel normlar topluluğu olarak tarif edebiliriz: bazı bölgelerde daha sıkı, bazı yerlerde daha dağınıktır; bazı yerlerde bir bağlantılar ağını korumuş, bazı yerlerdeyse başlıca kent merkezleri etrafında hiyerarşilere dönüşmüştür.

    9 britanya'nın hıristiyanlaştırılması (ya da yeniden hıristiyanlaştırılması diyelim, çünkü adada zaten hıristiyan keltler vardı) yalnızca eski ingilizceye büyük bir latince sözcük akışı başlatmakla kalmadı, aynı zamanda okullar kurulmasını, bir yazı sistemi oluşturulmasını da teşvik etti.20 hıristiyanlığa geçiş, bireylerin tek tek hıristiyan yapılmasıyla değil, avrupa'daki gibi önce iktidardaki elitlerin yola getirilmesi gibi daha etkili bir uygulamayla gerçekleştirildi. dolayısıyla latince sözcükler de dile en tepeden girdi ve aşağıya doğru aktı. yabancı normların, hala büyük bölümü germen kökenli olan lehçeler ağına bir sonraki büyük akışı ters yönden gelecek, aşağıdan girip eski ingilizceye karışacaktı. bu büyük akışın gerisinde, 8. yüzyıldan l l. yüzyıla dek iskandinavya'dan gelen birkaç işgal dalgası vardı.

    binyıl dönümünde eski ingilizce, farklı biçimlerde birkaç temasla gelişmiş, değişmişti: bu temaslardan biri keltçe normların gerilemesine sebep olmuştu, bir diğeri farklı germence normların birlikteliğini sağlamlaştırmıştı. bu iki temas arasında gerçekleşen başka bir temas da latince normların kültürel olarak eski ingilizceye sızmasını kolaylaştırmıştı. eski ingilizcenin (almancaya daha yakındır), erken orta ingilizceye (bugünkü "ingilizce"ye epey benzer) dönüşmesiyse başka bir temasla gerçekleşti: yerel elitin yerini toptan yabancı bir elitin alması. 11. yüzyılda fransızcanın farklı lehçeleri latinceden farklılaşmalarının son dönemlerine gelmişken, fransızca konuşan normanlar'ın ingiltere'yi işgal girişimi başarıyla sonuçlandı ve normanlar yaklaşık bir yüzyıl boyunca (1066-1154) bu ülkeyi yönetti. eski ingilizce konuşan soylular neredeyse tümüyle ortadan kalktı, hatta kilisenin en yüksek mevkileri bile normanların eline düştü. fransızca iki yüzyılı aşkın bir süre boyunca elitlerin dili oldu.

    ingiliz elitleri 13. yüzyılda yerel dillerini yeniden keşfettiklerinde, bu dil çoktan büyük değişimler geçirmişti. özellikle de sentetik bir dil olmaktan çıkıp büyük ölçüde analitik bir dile dönüşmüştü. sentetik ve analitik terimleri, dillerin belli gramatik işlevleri ifade etme biçimlerini anlatır. sentetik bir dil isimlerin cinsiyeti ve sayısı ya da fiillerin zamanı gibi işlevleri ek denilen dilsel parçacıklarla ifade eder. modem ingilizce bu eklerden birkaçını korur (çoğul için -s eki, geçmiş zaman için -ed eki gibi), fakat eski ingilizcedeki eklerin birçoğu kaybolup gitmiştir. ekli diller, sözcükleri cümle içinde birkaç farklı biçimde konumlandırma serbestisine sahiptir (çünkü sözcükler gramatik işaretleri de beraberlerinde taşırlar), fakat ekleri kaybetmiş diller, gramatik işlevleri sabit bir sözdizimiyle ifade eder (özne-yüklem-nesne örneğinde olduğu gibi). sözdizimi, bir cümlenin altındaki mantığı son derece ekonomik bir biçimde yakaladığından bu dillere analitik diller denir.

    köle karma dilleri, efendinin köleleriyle iletişim kurmak için geliştirdiği bir tür "bebek ağzı" değil, başka başka dilsel kökenlerden gelen kölelerin birbirleriyle iletişim kurmak için geliştirdiği yaratıcı bir uyarlamadır

    köleler serbest bırakıldığında, karma dili anadili olarak öğrenmiş ilk kuşak, yani çocukları silinip gitmiş gereksiz unsurları yeniden yaratıyordu ve yeni bir oluşum ortaya çıkıyordu: melez bir dil. (karma dilin yeniden karmaşıklaştırılması sürecini elbette yalnızca çocuklar götürmüyordu, yetişkinler de farklı lehçelerden çeşitli unsurlar alarak sürece katkıda bulunuyordu.)27 karma dillerin zengileştirilmesi yoluyla yeni melez dillerin (creole) kristalleşmesi süreci dilbilimcilerden hala büyük ilgi görse de (zira, dilsel evrimin hızlandırılmış, bir ya da iki kuşağa sığdırılmış hali gibidir), bugün daha ziyade, yeni istikrarlı oluşumlar ortaya çıkarsalar da çıkarmasalar da genel olarak karma dil haline gelme ve melez dil haline gelme süreçlerine ağırlık verilmektedir

    fransızca ve ingilizce gibi analitik dillerin ayırt edici özellikleri, yani eklerin kaybolması ve sözdiziminin sabitlenmesi birçok karma dilin evriminde de gözlenebilir. başat normun ortadan kalkması (eski ingilizce örneğinde batı saksonca, eski fransızca örneğinde roma latincesi), böylece çeşitlenmelerin fazlalaşması, dolayısıyla farklılaşma hızının artması da karma dilleşmiş dillerin gelişiminde sabit bir unsurdur. öte yandan melez dillerin ayırıcı özelliği olan, genişleyen söz dağarcığı ve dilin kullanım alanlarının fazlalaşması (eğitim, hukuk vs.) başat dillerin doğum sürecinin de bir parçasıdır (paris fransızcasının latincenin yerine geçmesinde ya da londra ingilizcesinin norman fransızcasının yerini almasında olduğu gibi).29 dolayısıyla ortaçağda avrupa'da bulunan dilsel kopyalayıcılar topluluğunun, sadece sıkılaşma, dağılma (toplumsal ağlarda) ve hiyerarşi haline gelme (kent merkezlerinde) süreçlerinden değil, karma dilleşme ve melez dilleşme süreçlerinden de geçmiş olduğu düşünülebilir.

    gilles deleuze ile felix guattari'nin benimsediği ve uzun uzun anlattığı dilbilimsel bakış açısı da böyledir. deleuze ile guattari, hiyerarşinin en tepesine yükselmiş dillere "majör" diller, bir lehçeler ağı oluşturan dillere de "minör" diller der. fakat bu majör ve minör terimlerini istikrar kazanmış (kimi daha homojen, kimi daha heterojen) oluşumlara değil, normlar topluluğunu bir bütün olarak etkileyen süreçlere (majörleşmek, minörleşmek) atıfta bulunmak için kullanırlar

    ortaçağa dönüp baktığımızda, kasabalardaki bölgesel hiyerarşileri yaratan hızlı kentleşmenin, latin lehçeleri dizisinin her bir bölümünde son derece saygın yerel konuşma dilleri ortaya çıkardığını görüyoruz. bölgesel başkentlerin her biri, kendi varyantının yerel bir "majör" dil konumuna yükseldiğine tanık olmuştu. bu yerel "majör" dillerin her birinin kendine ait bir yazı sistemi vardı ve hiyerarşinin alt sıralarında yer alan küçük kasabalar ve kırsal tedarik bölgelerinde konuşulan birkaç "minör" varyant aleyhine saygınlık kazanmışlardı. dolayısıyla fransız lehçeleri dizisi, üstünlük için mücadele eden iki bölgeye ayrılmıştı: langue d'oc denilen, bir güney dilleri ailesiyle paris'in konuşma dilini (fransiyen) ve normanların britanya'ya dayattığı varyantı da içeren, kuzey ve merkez bölgelerinde konuşulan /angue d'oil denilen bir başka dil ailesi. langue d'oc ile langue d'oil arasındaki bu mücadelenin sonucu, özünde dilsel olan bir şeyle belirlenmeyecekti. tam tersine /angue d'oifin saygınlığının artması, dilsel olmayan olaylarla belirlenecekti. britanya adaları'nın normanlar tarafından işgali bu olaylardan biriydi, /angue d'oc ailesinin bir üyesi olan oksitan dili aleyhine fransiyen'e faydası dokunan albi haçlı seferi de öyle. paris çevresinde, siyasi merkezileşmenin biraz erken gelişmesi de, konuşma dilinin kullanımının başka alanlara yayılması, örneğin kitab-ı mukaddes'in 1250'de paris üniversitesi'ndeki akademisyenlerce (fransiyen'e) tercüme edilmesi de bu gelişmeyi hızlandırmıştı.3

    birkaç varyantın, lehçeler dizisinin geri kalanına kıyasla "majör hale geldiği" bu yerel hareketlerin yanı sıra, yerel majör dillerle tartışmasız küresel majör dil, yani latince yazı dili arasında da küresel bir mücadele vardı. l 3. yüzyılla 18. yüzyıl arasında yaşanan bu mücadele "konuşma dillerinin yükselişi" olarak bilinir. roma imparatorluğu'nun ilk yıllarında yunancaya kıyasla minör bir dil olan latince yeni binyıla çok güçlenmiş bir halde girmişti. birkaç sebebi vardı bunun. kilisenin resmi dili olarak üstlendiği rol, 526 yılında benedikten yönetimi tarafından yasalaştırıldı; manastırlardaki okuma yazma faaliyetlerinde ve elyazmalarının hazırlanmasında latince merkezi bir konuma taşındı. karolenj reformları bu konumu güçlendirecekti. l 049 ile l 216 yıllan arasında dini iktidarın merkezileşmesi ve kilise hiyerarşilerinin pekişmesi de latincenin ayinlerde zorunlu iletişim aracı olarak kurumsallaşmasını sağlamış, konuşma dillerinin böyle bir rolü üstlenmesiyse yasaklanmıştı.35 son olarak, avrupa'da hüküm süren dilsel heterojenlik, uluslararası iletişim için bir ortak dil gereksinimi ortaya çıkarmıştı; latince, sabir dilini ve bu rolü oynayabilecek, daha aşağı mertebelerdeki başka karma dilleri (mozarabik gibi) rahatça gölgede bıraktı.

    başat kent dilleri ile latince arasındaki savaş, kitlelerin dillerine hakim olmak için verilen bir savaştan çok, kamu kurumlarının diline hakim olmak için verilen bir savaştı. ortaçağ toplumunun daha alt katmanlarının lehçeleri, onları konuşanlara sıkı sıkıya bağlıydı ve konuşanlarla, konuşanların genleriyle birlikte göç ediyordu. bir lehçenin sıkı normlar kümesi, yabancı diller tarafından özümsenmekten çok, kolayca ölüp gidiveriyordu (konuşanlar nüfusunun yerini bir başka nüfus alıyordu). bu yüzden de diyebiliriz ki, saygınlık bir lehçenin bir hiyerarşi içindeki göreli konumunu, dolayısıyla kısa vadedeki geleceğini belirlese de, nihai akıbetini belirleyen şey, düpedüz sayısal ağırlıktı. keza latince yazı dili de, konuşma dilleriyle rekabet edecek durumda değildi. l 1. yüzyılda başlayan hızlı kentleşme döneminde avrupa nüfusu iki katına çıkmıştı, avrupa nüfusuyla birlikte konuşma dillerini kullananların sayısı da öyle.

    bir buyruğun, suçludur hükmünün ya da ölüm cezasının etkisiyle statüde meydana gelen ani değişimleri, maddelerin belli kritik noktalardaki faz geçişlerine benzetebiliriz. ısı ya da basınç belli bir eşiğe geldiğinde, sıvı su nasıl aniden bir kararlı halden diğerine geçiyor ve katı buz oluyorsa, suçludur hükmü de bir kişinin toplumsal statüsünü aniden değiştirebilir, kişi hareket serbestisine sahip bir durumdayken, aniden kapatılmış bir hale geçebilir. böyle bir benzetme ne kadar verimli olursa olsun, genetik kopyalayıcıların kimyasal faz geçişlerinin katalizörleri olarak dünyayı etkilemesinde olduğu gibi, dilsel kopyalayıcıların da belli "toplumsal faz geçişleri"ni hızlandırarak gerçekliği etkilediğine dikkat çektiği söylenebilir.

    sözcük dağarcıkları yargıyla ve yasamayla ilgili yazışmalarda, diplomatik, askeri, idari belgelerde kullanılması gerekli teknik sözcüklerin tamamını içermeseydi eğer, hiçbir resmi ilanın gücü fransızcayı ya da ingilizceyi hükümet işlerinin yürütülmesinde kullanılacak resmi iletişim aracı yapmaya yetmezdi.

    örneğin modern ingilizce, hala eski ingilizce kelimelerin arkaik bir kalıntısına sahiptir, yayılma yoluyla (yani çeşitli mem akışlarıyla) yavaş yavaş topladığı geniş kozmopolit söz dağarcığıyla çevrelenmiş bir kalıntıdır bu. "father" (baba), "mother" (anne), "child" (çocuk), "brother" (erkek kardeş), "meat" (et) ve "drink" (içki) sözcüklerinin yanı sıra, "to eat" (yemek), "to sleep" (uyumak), "to /ove" (sevmek), "to fight" (savaşmak) gibi temel faaliyetleri ifade eden sözcükler de eski ingilizcenin germenik söz dağarcığından türemiştir. öte yandan, kilise meseleleriyle ilgili sözcüklerin çoğu, ingilizceye hıristiyanlaşma döneminde latinceden girmiştir. (bu dönemde yaklaşık 450 latince sözcük ingilizceye girmiştir.) norman işgali sırasında, çok sayıda (yaklaşık 10 bin fransızca kelime) askeri, hukuki, idari ve tıbbi terim de (ayrıca moda ve mutfak terimleri de) ingilizceye dahil olmuştur. işgalin sona ermesinden, ingiltere'nin askeri zaferlerinin fransızcayı tehdit olmaktan çıkarmasının ardından, paris fransızcasından çok sayıda sözcük de britanya'ya akmaya başladı, bu akış 1350 ile 1400 arasında doruğa çıktı.43 daha büyük bir saygınlığa sahip, söz dağarcığı daha karmaşık bir dilden, onun kadar saygın ve karmaşık olmayan bir dile doğru gerçekleşiyordu bu mem akışı. burada elbette göreli bir farklılık söz konusudur: fransızca uzunca bir süre boyunca kültürel olarak ingilizceden daha saygın olduysa da, 15. ve 16. yüzyıllarda ispanyolca ve italyancadan "aşağı"ydı ve bu dönemde ispanyolca ve italyancadan birçok sözcük fransa'ya aktı

    15. yüzyılda ingilizce, saygınlık düzeylerinin farklılaştığı, üç katmanlı bir eşanlamlılar sistemi geliştirdi: gündelik ingilizce ["rise" (yükselmek), "ask" (sormak)], edebi fransızca ["mount", "question"] ve eğitimlilerin dili latince ["ascend'', "interrogate"]. bir tarihçinin de belirttiği gibi, bu eşanlamlılar birikimi, -hem resmi hem de gayri resmi kullanımda"daha büyük bir üslup farklılaşması"nı mümkün kılıyordu. " ... dolayısıyla yerel ingilizce söz dağarcığı daha duygusal ve gayri resmiyken, ithal edilen fransızca eşanlamlılar daha entelektüel, daha resmiydi. ilkinin sıcaklığı ve gücü, ikincinin soğukluğu ve açıklığına tersti. konuşan kişi temel ingilizcede samimi, açık ve dobra olabiliyorken, fransızcadan alınmış söz dağarcığıyla konuştuğunda ketum, nazik ve zarif olabiliyordu

    geçmişte etnosantrik dilbilimciler (özellikle de ingilizce ve fransızca üzerine çalışanlar), sentetik bir dilin analitik bir dile dönüşmesini bir gramatik kaynaklar kümesinden, dengi olan başka bir kümeye basit bir geçiş olarak değil, ilerleme merdiveninde yukarı doğru çıkan bir basamak olarak görüyorlardı. sanki dillerin evrimi, daha büyük bir açıklık (rasyonalite) sağlanması yönünde bir içgüdüyle gerçekleşiyormuş gibi. fakat benzer gramatik sadeleşmeler, ingilizce ve fransızca şovenistlerinin anadilleriyle aynı seviyede görmeyecekleri dillerde de gerçekleşmiştir. bu diller yaygın deyişle ticaret jargonları ya da karma dillerdir (pidgins). ortaçağdan itibaren yakındoğu'da ticarette yaygın olarak kullanılan, uzun bir süre akdeniz'in ortak dili haline gelmiş meşhur sabir gibi örneğin.
    ortaçağda ve rönesans döneminde ingilizce konuşanlar, muhtemelen bir durumun resmiyet derecesine göre, dağarcıklar arasında geçiş yapıyorlardı.

    göstergebilimci, her zaman ikisi de benzer becerilerle aynı dili konuşan bir konuşmacıyla bir dinleyici arasındaki basit iletişimi dikkate alıyor görünmektedir. kararlı bir iki dilliliğin norm olduğu belçika ve kanada gibi ülkelere baktığımızda bu aşın basitleştirme daha bir göze batar. bugün, 14 dilin resmi dil olarak tanındığı hindistan'ı hatırlatmaya ne hacet. ortaçağda ve rönesans döneminde insanların çokdilli olması seyrek rastlanan bir durum değildi: örneğin kristof kolomb'un anadili cenova diliydi, kendisi biraz latince yazıyordu, sonra da portekizce ve ispanyolca öğrenmişti.48 labov'un da vurguladığı gibi, gerçek bir dile hakim olmak, yapısalcı ekolün çizdiği basit dilsel yetkinlik nitelemesinin tersine, büyük bir heterojenlikle uğraşmayı gerektirir

    17. yüzyıllarda, bugün "dil mühendisliği" dediğimiz ilk çabaların doğuşuna tanık olundu. ikinci homojenleşme dalgasıysa, "dilsel değişimin yavaşlatılmasını ya da tümüyle durdurulması" ya da başka bir deyişle "tektip bir normun sonsuza dek değişmeden kalması" amacıyla bilinçli olarak hazırlanmış kurumsal politikaları içeriyordu.49 pratikte bu hedefin ulaşılamaz bir hedef olduğunun anlaşılması (azınlık dilleri bugüne dek standartlarla yan yana varlıklarını korumuşlardır), ispanya, italya ve fransa'nın bu dönemde üstlendiği kurumsal girişimlerin büyük tarihsel sonuçlan olmadığı anlamına gelmez.

    "gramer ve siyaset arasındaki yakın ilişki, ispanyolca ilk gramer kitabının 1492'de yazılmış ve kraliçe ısabella'ya ithaf edilmiş olmasında karşımıza çıkar; yazarın deyişiyle bu kitabın imparatorluğa eşlik etmesi, ispanyolların hakimiyetiyle birlikte ispanyolcayı [yani kastilya lehçesini] yayması amaçlanmıştır

    italya'da toskana lehçesi (yani floransa lehçesi), kastilya, paris ve londra lehçelerininkine benzer başat bir rol oynayacaktı. toskana lehçesi birkaç yazar (dante, boccaccio, petrarca) tarafından "melez dilleştirilmişti" (zenginleştirilmişti). bu yazarlar lehçenin ifade kaynakları dağarcığını genişletmekle kalmamışlar, başka önemli kentlerin (venedik, cenova, milano) lehçeleri karşısındaki saygınlığını da perçinlemişlerdi.

    bu ikinci homojenleşme dalgası da, tıpkı birincisi gibi, yaşandığı ülkelerdeki lehçe dizilerinin yerini tümüyle alan hakim dillerin üretilmesiyle sonuçlanmadı. bu akademiler yalnızca mevcut normlar topluluğuna bir normlar kümesi daha ekledi; lehçeler ağının yanına hiyerarşik yapıda yeni bir küme koydu. fransız dilbilimci antoine meillet'nin dediği gibi standart fransızca "asla birkaç kişiden başkasının dili olmadı, bugün de kimsenin konuştuğu bir dil değildir. "55 yapay gramer ve telaffuz kuralları, sözlüklerdeki piramitsel sözcük dağarları ve "dil mühendisliği"nin başka aygıtları (sözgelimi retorik ve şiir kitapları), çoğunlukla söz konusu dillerin resmi dağarcıklarını etkiledi, gündelik dağarcığın büyük bölümü dokunulmamış kaldı. (18. yüzyılda lavoiser ve diğerleri, yeni bilimsel terimler türetmek için önek ve soneklerin kullanılma biçimlerini sabit bir kural haline getirene dek, fransızcanın teknik dağarcığı da el değmeden kalacaktı.) fakat konuşma dillerinin latinceye karşı zafer kazanması için, tam da resmi dağarcıkların standartlaştırılması gerekiyordu. dolayısıyla konuşma dillerinin genel yükselişi sürecinde, standartlaştırmanın kalıcı bir etkisi oldu. bu dil savaşlarında belirleyici olan başka bir unsur da teknolojinin elinden çıkmıştı: matbaa.

    1500 öncesinde basılan, yunanca olmayan 24 bin eserin yüzde 77'si latince, geri kalanları konuşma dillerindeydi. fakat zaman içinde konuşma dillerinde basılan eserlerin sayısı arttı ve konuşma dilleri 17. yüzyılın sonunda matbu eserlere hakim oldu.56 kitab-ı mukaddes'in konuşma dillerine tercüme edilmesine öncülük eden protestan reformasyonu, latincenin kilise törenlerindeki, daha da önemlisi eğitimdeki hakimiyetine güçlü bir darbe indirdi. dolayısıyla matbaa bir anlamda, bazı minör dillere majör bir dile karşı mücadelelerinde destek verdi. fakat minör-majör ayrımının tümüyle göreli olduğu hatırlanırsa, matbaa aynı zamanda, yerel majör dillere (yükselen standartlara) olası rakiplerine karşı mücadelelerinde de yardımcı oldu.

    okuryazarlığın ve halk eğitiminin yaygınlaşmasıyla birlikte matbaa, dile narman işgaliyle birlikte kaybettiği şeyi, özbilinç ve toplumsal kibrin muhafazakar baskısını yeniden kazandıran etkili bir kültürel güç oldu

    matbaalar ve gramerciler, sesler ile yazılı işaretlerin ilişkisini bir imla standardına oturtmaya giriştiği sırada, ingilizce dili ses sisteminde büyük bir değişim geçiriyordu. birkaç konuşmacı kuşağı boyunca süren bu değişime, büyük sesli değişimi denir: chaucer 1400'de öldüğünde, insanlar hata kelimelerin sonundaki "e"leri telaffuz ediyordu. yüzyıl sonraysa "e"ler yalnızca sessizleşmekle kalmadı, bilginler de bir zamanlar bu "e"lerin telaffuz edildiğinden açıkça bihaber hale geldi ... yani nispeten kısa bir sürede ingilizcedeki uzun sesli seslerin ... değerleri köklü ve görünürde sistematik bir biçimde değişti, ağzın içinde ileri ve yukarı doğru hareket ettiler. değişen her seslinin bir sonrakini ileri doğru ittiği zincirleme bir tepkime yaşandı: spot'tak.i "o" sesi, spat'taki "a" sesi oldu, spat'ın telaffuzu, speet'inkine, speet'inki, spate'inkine vs. dönüştü. law'dak.i "aw" sesi, c/ose'daki "oh" sesine dönüştü, c/ose'dak.i "oh" da yerini food'daki "oo" sesine bıraktı. chaucer'ın "leef' diye telaffuz edilen lyfi, shakespe!lfe'in "lafe" diye telaffuz edilen life'ı oldu, sonra da bizim life'ımız oldu. bu değişim seslilerin hepsini etkilemedi. örneğin bed'deki kısa e ve sit'teki kısa i, değişmeden kaldı, dolayısıyla 12 yüzyıl önce rahip bede bu kelimeleri nasıl telaffuz ediyor idiyse, bizler de öyle telaffuz ediyoruz.

    değişken dilsel kopyalayıcılann ve seçilim baskılarının oluşturduğu ayıklama aygıtının (bu örnekte, gündelik iletişim işlerinde dilin işlevselliğini koruma gereksiniminin) etkileşimi.6' ayrıca zincirleme itme ve sürükleme dinamikleri ve daha da genel bir düzeyde bir kararlı halden diğerine ağır geçişler, yalnızca konuşma zincirinin sessel malzemesinde değil, söz dağarcığı ve sözdizimi alanlarında da ortaya çıkabilir.

    örneğin bazı kelimeler ("to get" [almak] ya da "to do" [yapmak] fiilleri gibi) yavaş yavaş sözel anlamlarını yitirip gramatikleşebilirler, yani gramatik işlevleri ifade etmekte kullanılan nispeten "anlamsız" parçacıklara dönüşmek üzere seçilime uğrayabilirler. yeni gramatik aygıtları meydana getirmenin bir yolu olarak kelimelerin anlamlarını yitirmeleri, yavaş ve bilinçsizce işleyen bir süreçtir ve bir başka heterojenlik kaynağı daha yaratır. aslında bu labov'un en fazla üzerinde durduğu heterojenlik tipidir: bir dilde değişken kuralların varolması.62 olumsuz kalıpları ve soru kalıplarını ifade etmekte kullanılan "to do" fiilinin gramatikleşmesi iyi bir örnektir. "to do" fiili, 13. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş anlamını yitirmiştir, ama 15. yüzyılın sonlarına dek yalnızca kenarda duran bir gramatik aygıt olarak kalmıştır. sonra 1535-1625 döneminde gittikçe daha fazla sayıda sentaktik işlevi gerçekleştirmekte kullanılmıştır, sonraları menzili daralmış ve fiil de bugün oynadığı role yerleşmiştir.

    bugün elbette ingilizcede bazı gramatik işlevleri ifade etmek için "to do"yu kullanmak zorunludur; bu zorunluluk, anlamını yitirmiş "to do" parçacığının kullanımına ilişkin gramatik kuralların birkaç yüzyıl içinde seçenek olmaktan çıkıp değişkenlik, sonra da kesinlik kazandığını gösterir.

    labov aynca, (saussure'cüler ve chomsky'ciler arasında gözlenen) standart dilleri araştırmaya yoğunlaşma geleneğine de saldırır; sebep tam da bu dillerin yapay homojenliklerinin tektip olmayan, değişen gramatik aygıtların varlığına gölge düşürmesidir. (örneğin labov siyahi ingilizceye ilişkin araştırmasında, çeşitli değişken kurallar bulmuştur -standart amerikan ingilizcesinde varolmayan kurallar.)64 bu içsel, sistematik değişkenlik kaynağını, şimdiye dek incelediğimiz başka kaynaklara ekleyecek olursak, dilin "senkronik" cenneti içinde çevresindeki bütün kargaşadan yalıtılmış olan ebedi, evrensel bir yapı olduğu yönündeki geleneksel görüşten çok farklı, sürekli değişen kurallardan oluşan heterojen bir karışımı gösteren bir dil tablosuyla karşılaşırız. deleuze ve guattari'nin dediği gibi, "düzenlenmiş, sürekli ve içkin bir değişkenlik sürecinden etkilenmemiş homojen bir sisteme asla rastlayamazsınız (neden chomsky bunu anlamamış gibi yapıyor?)."

    dahası, bu değişken dilsel (kopyalayıcı ve hızlandırıcı) malzemeler çorbası, bu kitapta incelediğimiz başka bütün malzemeler ve enerji akışlarıyla da sürekli etkileşim içindedir. kentler, özellikle de büyük kentler, en acayip gıda, gen, para ve kelime karışımlarının oluştuğu yerlerdir. toplumsal hareketliliğe (ve orta sınıfın yaratılmasına) katkıda bulunan ticaret yoğunluğu, bazı insanları ilk iletişim ağlarından koparmış (geçimleri için akrabalarına ve komşularına bağımlılıktan uzaklaştırmış), grup sadakatinin dilsel değişim üzerindeki kısıtlayıcı baskısını azaltmış ve standardın aşağılara nüfuz etmesini mümkün kılmıştır. aynca, artık daha gayri şahsi ve parçalanmış bir hale gelmiş olan toplumsal ağlarında, saygınlığı yüksek varyantı kullanma telaşına kapılan orta sınıflar da, lehçelerini "aşın düzeltme" eğilimine girerek ayrı bir değişkenlik ve heterojenlik kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır.66 öte yandan kentleri sürekli canlı tutan, genişleten kırsal kesimden göç de, getto lehçelerinin oluşumuna büyük katkıda bulunan dilsel malzemeleri beraberinde getirmiştir.67

    fransız devrimi öncesinde standart fransızcanın gücünü artırma ve yayma yönündeki argümanlar "rasyonalite" adına öne sürülüyorken, bu büyük dönüm noktası sırasında ve sonrasında standart fransızca "milliyetçilik" terimleriyle savunulmaya başladı: tek ulusal dil, bütün yurttaşlar için tek homojen kimlik, merkezi hükümetlerin artan nüfuslarının oluşturduğu havuzlara girmesini sağlayacak tek bir dilsel kaynaklar kümesi.

    dile özgü soyut bir makine var mıdır? başka bir deyişle, deyimlerin, cümlelerin üretilmesini sağlayan süreçler, dilin yapısını kayaların, bitkilerin ve hayvanlann yapısından ayıran, bambaşka bir mühendislik şemasına mı işaret eder? chomsky, bu şemanın, beyinlerimizde vücut bulan soyut bir robotu, belli bir dilde bütün doğru cümleleri üretebilecek bir otomatı tanımladığına inanır. chomsky, 1959'da karmaşıklık düzeyleri bakımından birbirinden ayrılan, dört farklı soyut robot tipinin varlığına dair bir varsayım kurmuştu: sonlu durum otomatı en basit tipti, onu bağlama duyarlı robotlar izliyor, ardından bağlamdan bağımsız robotlar, sonra da turing makineleri geliyordu.69 chomsky, bir dilin iki bileşenden oluşan bir yapı olarak görülebileceğini savunuyordu: bir sözcük dağarcığı (ya da kelime havuzu) ve bu kelimelerin geçerli (iyi kurulmuş cümleler) oluşturmak için nasıl bir araya getirilebileceğini belirleyen bir kurallar kümesi. dolayısıyla, bir cümleler kümesi verildiğinde, robot (bağlamdan bağımsız robot), sadece kuralları uygulayarak bunların bir dile ait olup olmadığını söyleyebilir. robot için, bir cümle, art arda dizilmiş yazılardan başka bir şey değildir (çamura, kağıda ya da havaya yazılmış olması onun için fark etmez) ve kurallar da bu dizilerin geçerli diziler kümesine ait olup olmadığını sınayacak reçetelerdir. bu modelin, bir dili konuşanların kendi dillerinde "renksiz yeşil düşünceler öfkeyle uyuyor" cümlesiyle "yeşil uyuyor düşünceler renksiz öfkeyle" cümlesi arasındaki farkı (biri gramatik olarak geçerlidir, diğeriyse geçersiz), iki dizi de semantik bakımdan geçersiz olmasına rağmen, söylemesini mümkün kılan gramatik sezgiyi yakaladığı varsayılıyorduiş yeni diziler üretmeye geldiğinde (geçerliliklerinin sınanmasının tersine), kurallar iki türe ayrılıyordu: bir kurallar kümesi, bir cümlenin temel mantıksal iskeletini (derin yapısını) üretiyordu, başka birkaç kural kümesi de, bu çıplak cümleyi, gerçek dilin malzemeleriyle giydirip dönüştürüyordu. (gramerin bu iki bileşenine sırasıyla "üretici" ve "dönüşümsel" denir.) otomatın üretici bileşeninin doğuştan geldiği ve dille ilgili evrensel olan ne varsa hepsini (yani farklı farklı dillerde sabit olan ve dillerin kendilerine ait tarihleriyle değişmeden kalan her şeyi) yakaladığı varsayılıyordu. bu robotudilin soyut makinesi olarak görebilir miyiz? deleuze ve guattari, bu soruya olumsuz yanıt veriyor:
    bu dilsel modellere getirdiğimiz eleştiri, çok soyut olmalarından değil, tam tersine yeterince soyut olmamalanndan, dili, ifadelerin semantik ve pragmatik bileşenlerine, kolektif telaffuz topluluklarına, toplumsal alanın bütün bir mikrosiyasetine bağlayan soyut makineye ulaşamamalarından kaynaklanıyor ... kendi başına bir dil yoktur, dilsel evrensellikler de yoktur, yalnızca bir lehçeler, ağızlar, argolar ve uzmanlaşmış diller kalabalığı vardır. ideal bir konuşan-dinleyen yoktur, homojen bir dilsel cemaat de yoktur. dil, weinreich'ın sözcükleriyle, "özünde heterojen bir gerçekliktir". bir anadil yoktur, yalnızca başat bir dilin siyasi bir çoğulluk içinde iktidarı ele geçirmesi vardır.10
    deleuze ve guattari'nin karşı çıktığı şey özünde, dilin "evrensel bir çekirdeği" (ya da senkronik bir boyutu) olduğu koyutlamasıdır, çünkü böyle bir varsayım toplumsal süreçleri (karma dilleşme, melez dilleşme ya da standartlaşmayı) hepsi hepsi dilin dönüşümsel bileşenini etkileyen ikincil bir role iter. önerdikleri şeyse, dilin soyut makinesinin modelini, bireylerin beyinlerinde vücut bulan otomatik bir mekanizma olarak değil, insanların kolektif etkileşimlerinin dinamiklerini yönlendiren bir şema olarak çizmek, böylece tarihsel süreçlere daha temel bir rol biçmektir.

    birçok evrenselin "istatistiki evrensel", yani dillerin rasgele sıklıkların ötesinde paylaştığı ortak özellikler olmasının, burada elimizdeki tek şeyin platoncu özler değil, bir dinamiğe ait ortak çekerler olduğunu da göstermesi gerekir.

    koyutlanan gramatik kuralların, beyinlerimizde değil toplumsal kurumlarda vücut bulduğunu varsaymak muhtemel bir çözüm olabilir. bu çözümdeki sorun da, gayet iyi bilindiği üzere, insanların anadillerini bir kurallar kümesi olarak öğrenmemeleridir. hatta, doğuştan gelen bir otomatın varlığına dair bir varsayım oluşturulmasının ardındaki başlıca itki de çocukların dili yetişkinlerin konuşmalarını dinleyerek öğrenme yetilerinin (yani kurallar kendilerine açıkça söylenmeden) gayet iyi belgelenmiş olmasıydı. ama eğer, dilin birleştirme konusundaki üretkenliğinin gerisinde bir kurallar kümesi yoksa, ne vardır?

    bu soruya, sözcüklerin, anlamlarının bir parçası olarak, birleşebilecekleri sözcük türlerini kısıtlayan "birleşme kısıtlamaları" taşıdığı yanıtı verilebilir. yani bu bakış açısına göre, tek tek bütün sözcükler beraberlerinde, başka sözcüklerle bir arada bulunma sıklıklarına ilişkin biigi taşırlar, böylece belli bir kelime bir cümleye eklendiğinde, bu bilgi ardından gelebilecek kelimeye ya da kelime türüne ilişkin bir talepte bulunur. (örneğin bir diziye bir belirli tanımlık [defınite artic/e] ekledikten sonra, sonraki konum bir isimle kısıtlanır.) birleştirme konusundaki üretkenlik merkezi bir kurallar bütününün değil, her kelimenin cümle kurmanın her aşamasında konuşanın seçeneklerini yerel olarak kısıtladığı merkezsiz bir sürecin ürünüdür. cümle

    harris, birleşme kısıtlamalarının aktarımına ilişkin toplumsal modelini açıkça evrimci terimlerle geliştirir; farklı kısıtlamaların (ya da onlar sayesinde kurulan cümlelerin diyelim) aynı "enformasyonel nişler" için yarıştığı bir model söz konusudur.12 dilin değişmez, homojen bir çekirdeği olduğu yönündeki kavrayışı reddeder, bu yüzden de onun teorisi lehçelerin farklılaşması (ve dilin esasen heterojen olması) sorununa doğrudan yaklaşmamızı mümkün kılar: dil, seçenekten zorunluya uzanan bir yelpazede çeşitlilik gösteren kısıtlamaların gücüyle sürekli değişim halinde olmakla kalmaz, aynı zamanda değişim oranlan da lehçeden lehçeye farklılık gösterebilir. harris dili tümüyle tarihsel bir bakış açısıyla ele alır; kısıtlamaların kaynağı bizatihi gündelik kullanımın yavaş yavaş standartlaşmasıdır (ya da gelenekselleşmesidir). dolayısıyla sözdizimindeki değişiklikler dilin başka yönlerindeki değişikliklere kıyasla daha ağır gerçekleşebilse de, sözdizimsel unsur, semantik ve pragmatikten yalıtılmış değildir

    harris, birleşme kısıtlamalarını başlıca üç tipe ayırır. en basiti, kendi deyişiyle "ihtimal kısıtlamaları"dır, kelimelerin fiili kullanım bakımından daha sık birleşme eğiliminde oldukları kelimelere ilişkin taşıdığı bilgidir. yani, sözgelimi "kaplan" kelimesi, genelde yan yana geleceği kelimelerle ilgili ("öfkeli" ya da "avlanan" gibi) bilgi taşır, diğerleri hakkında ("nazik" ya da "dans eden" gibi) değil.

    harris'in modeline göre kelimenin "çekirdek anlamı"nı oluşturan da bu seçilim kümesidir. (dolayısıyla kelimelerin anlamları kimlikleriyle değil, birleşebilirlikleriyle belirlenecektir. sözlüklerdeki tanımlar ve konuşma dilindeki klişeler, ihtimal kısıtlamalarının gelenekselleşmesinden doğmuştur.)

    ihtimal kısıtlamasının tersine, operatör-argüman kısıtlaması tek tek kelimeleri değil kelime gruplarını birleştirir. bir operatör cümleye girdiğinde, belli tipte bir argüman talep eder. bu kısıtlama da cümleye enformasyon ekler: belli bir operatör için sunulan argüman ne kadar yabancı olursa, cümle o kadar bilgilendirici olur. harris, bu kısıtlamanın şekillendirebileceği dilsel işlevler içinde, fiillerin özneleri ve nesneleri olan isimler üzerinde gerçekleştirdiği operasyonun altını çizer, çünkü cümleye temel yapısını kazandıran bu operasyondur. bilindiği üzere, cümleler kullanıcılarına iki farklı işlevi gerçekleştirmek için araçlar sunar: biri, atıfta bulundukları, işaret ettikleri nesneler ya da olayları dinleyicilere tanımlamaktır, diğeri de bu nesneler ya da olaylara ilişkin bir şeyler söylemektir. operatör-argüman kısıtlaması, fiiller ve isimleri bağlamak için kullanıldığında, cümleye "ilişkin olmanın" anlamını ekler, yalnızca tekil nesnelere ve olaylara değil, karmaşık durumlara da işaret etme yetisi katar

    harris'in koyutladığı üçüncü tip kısıtlama, kendi deyişiyle "eksiltme"dir. iki kelimenin yan yana gelmesi ihtimali ne kadar yüksekse, yan yana gelmelerinin cümleye kattıkları fiziksel bilgi de o kadar azalır; yani konuşan ya da dinleyenin veremeyeceği ölçüde az enformasyon katar.
    74

    deleuze ve guattari'nin chomsky'ci otomatı "yeterince soyut" bulmamasının sebeplerinden biri de budur. robot, bir biçimler kümesinin (cümle biçimleri kümesi) üretimini açıklayabilir, ama bunu yalnızca başka bir biçimler kümesini varsayarak yapar (kurallar ve ilkel sözcük sınıfları). öte yandan, harris'in modelinde dil tümüyle tarihsel bir üründür (kelimelerin yan yana gelişlerinde birbirlerine uyguladıkları kısıtlamaların toplam sonucudur) ve birleşme kısıtlamaları da gerçekten morfogenetiktir: gündelik kullanımın gelenekselleşmesiyle yeni kısıtlamalar doğup kelimelerin yan yana gelme olasılıklarını değiştirirken, dilin yapısı da, kopyalayıcı normların oluşturduğu bileşkelerde aynı ölçüde olası olmaktan (yani rasgelelikten) peş peşe uzak/aşmaların gerçekleştiği bir süreç olarak kendi kendini örgütler.78

    harris'in teorisinin bir başka yönü, deleuze ve guattari'nin soyut şemanın "yeterince soyut" olması taleplerini karşılamamızı sağlayabilir. düşünsel olarak, dilsel biçimlerin ortaya çıkışını açıklamak için koyutlanan soyut makinenin, dilin soyut makinesi olmaması gerekir (böyle olsaydı, onu dile ait bir "öz"den ayırmak güç olurdu), tıpkı daha örıce tartıştığımız sayut tarama biriminin hayatın soyut makinesi olmaması gibi (çünkü, böyle bir soyut tarama birimi sadece genlerde değil, herhangi bir kopyalayıcı topluluğunda "vücut bulabilir"). aynı şekilde, dilsel malzeme dizilerinin üretimini açıklayan "yeterince soyut" bir şemanın da, başka (dilsel olmayan) dizilerin şeklen doğuşunu da düşünsel olarak açıklaması gerekir.

    dilin yapısı benzersiz olsa da, onu üreten kısıtlamalar öyle değildir. (bir fiilin öznesi olmak, benzersiz derecede dilseldir; belli şeylerin ortaya çıkmasının, başka bazı şeylerin ortaya çıkmasına bağlı olmasıysa dilsel değildir.)

    arris, birleşme kısıtlamalarını daha bir sıkılaştırarak, mantık ya da matematik sistemlerine ait olanlara benzer diziler elde edebilece
    79

    ğimizi, kısıtlamaları esnekleştirmemiz halinde ise müzikal diziler elde edebileceğimizi gösterir. örneğin konuşmalardaki (ya da söylemsel) taleplerin zayıflığı, gündelik dilde cümlelerin peş peşe akışını kısıtlar. cümlelerin bir emre uyar gibi birbirlerini izlemesini gerektirecek şekilde bu talepleri sıkılaştırırsak (ve bir de dizinin apaçık gerçeklerle başlayıp öncekiler kadar doğru bir cümleyle bitmesini talep edersek), sonuçta mantıksal ya da matematiksel bir kanıt yapısı ortaya çıkar. operatör-argüman hiyerarşik kısıtlamasını değiştirir, yalnızca operatörün kısıtlamaya dayalı bilgi taşımasını istersek argümanı değişkene, operatörü de fonksiyona çevirmiş oluruz. (matematikteki argümanların hiçbir kısıtlama taşımaması, matematiği bir ilişkiler, yani bir operatörler bilimi yapan şeydir.)81 öte yandan, operatör-argüman ilişkisini sabitlemek yerine, "uzun bir müzikal çizgide ve onun alt parçacıkları arasında çok çeşitli ilişkilerin varolması "nı sağlayacak şekilde değişken kılarsak, müzikal yapıların sergilediğine benzer yapılar üretebiliriz.82 bütün bunlar, matematiksel ya da müzikal sistemlerde de tıpkı standartlaşmış dillerdeki gibi açık kuralların var olduğunu inkar etmek anlamına gelmiyor. sorun matematik ya da müziğin de başta merkezsiz bir kısıtlamalar sistemi olarak gelişip sonradan merkezileşmiş bir kurallar bütünü olarak formelleşip formelleşmediği. harris'in teorisi, "yeterince soyut" bir dil şeması sunmanın yanı sıra, chomsky'nin robotunda gördüğümüz bir başka eksikliği de kapatıyor: soyut makinenin doğrudan toplumsal dinamiklere bağlanması konusundaki eksikliği. daha açık bir deyişle, harris'in modelinin merkezinde, kullanımdaki istatistiki düzenliliklerin yavaş yavaş standartlaşma yoluyla gerekli kısıtlamalara dönüştüğü bir süreç yatıyor. fakat toplumsal yükümlülüklerin uygulanmasını zorunlu kılacak bir mekanizma olmazsa, bu kurumsal gerekliliklerin hiçbir gerçekliği olmaz. harris'in teorisinin tamamlanabilmesi için, toplumsal ağlar gibi bir tür norm teşvik mekanizması gerektiği savunulabilir.

    dilin, kelimelerin bir araya gelme kısıtlamaları çerçevesinde görülmesi, grup üyeliğinin bireyler üzerindeki etkisine dair soruları dolaysız olarak beraberinde getirir ve bu anlamda da "kolektif telaffuz topluluklan"nın dilin soyut makinesinin içkin bir bileşeni kılınması yönünde deleuze ile guattari'nin tanımladığı koşula uyar.

    dünya görüşlerini (tutarlı değer ve inanç kümelerini) ifade eden söylemlerin ortaya çıkışını sosyodinamik terimlerle açıklayabilecek soyut bir makine var mıdır? antropolog mary douglas'ın yarattığı bir model, böyle bir soyut makineyi tanımlamaya çok yaklaşıyor. bu model harris'in dil teorisiyle de bağlantılandınlabilir, çünkü douglas'ın modelinde bireylerin gruba bağlılıklarının sıkılığı da "kolektif toplulukların" önemli bir niteliğini tanımlıyor. grup dinamiklerinin aynı ölçüde önemli bir niteliği de, kiminle etkileşim içinde olduğumuzu değil, nasıl bir etkileşim içinde olduğumuzu tanımlar; bu özellik, grup üyeliği ihsan etmez, ama grubun işleyeceği daha geniş kapsamlı toplumsal bağlamda davranışları kontrol eder. sosyal dinamiklerin bu iki yönünden gruba bağlılığın sıkılığıyla ilgili olana "grup", merkezi düzenlemenin yoğunluğuyla ilgili olana "kalıp" (grid) diyen douglas, bir kendi kendine örgütlenen dünya görüşleri teorisi geliştirmiştir. bu teoriye göre, farklı topluluklarda doğan kozmolojilerin nitelikleri doğrudan "grup" değerlerine ve "kalıp" parametrelerine dayanır. bu iki parametre belli toplumsal gruplara uygulandığında (douglas'ın modeli bütün toplumları kapsamaz), inanç ve değerler tutarlı bir küme olarak örgütlenirken, "çekerler" olarak davranan dört olası kararlı halin bulunduğu soyut bir şema tanımlar.

    grup parametreleri de, kalıp parametreleri de yüksek bir değere sahip olduğunda, söz konusu toplulukta yalnızca güçlü bir öz-kimlik duygusu (grup, sınırları gözetmeye ve katılım kurallarını belirlemeye çok enerji harcayabilir) görülmekle kalmaz, aynı zamanda topluluk daha geniş toplumsal gruplarla da iyi kaynaşır. ordu ya da donanma gibi devlete bağlı askeri bir kurumdaki hayat, bu hayat tarzına örnek gösterilebilir, ama herhangi bir hiyerarşik bürokrasinin kültürü de aynı düzeyde örnek gösterilebilir. gruba bağlılığın değerini yüksek tutmak, ama düzenlemelerin (ve daha geniş bir bütünle kaynaşmanın) değerini azaltmak, grup kimliğinin güçlü olduğu, ama grup dışında geçerli olan normlara uyma sorumluluğunun zayıf olduğu sekter hayat tarzları yaratacaktır. her iki parametre de düşük yoğunlukta tutulursa, grup üyeleri etraflarına kalın sınırlar çekmekten vazgeçecekler (daha ziyade ağlar oluşturmaya girişirler; grup koşullarının gevşek olduğu dikkate alınırsa, görünürde her şey tartışmaya açıktır) ve kamu hayatının daha az merkezi ve hiyerarşik alanlarına katılmaya meyledeceklerdir. (burada küçük girişimci iyi bir örnek olabilir, ama büyük bir şirketin yöneticisi, hele ki şirket kültürünü benimsemişse tersine bir örnektir). nihayet bir de kapalı gruplara ait olmayan, ama yine de düzenlemelerin etrafından dolanmak için pek az hareket alanına sahip olan, hatta düzenlemelerin yükü altında ezilenler vardır

    gördüğüm kadarıyla üç köşenin, merkezdekileri bulundukları konumdan uzaklaştıran manyetik bir çekimi vardır; bir bireycilik kültürünü yücelten bireyciler, gitgide birbirlerinden bağımsız davranma, büyük ödüller uğruna oynanan heyecanlı kumara bağlanma eğilimi gösterirler. sekter bir kültüre bağlı eşitlikçi idealistlerse, dışarıyla aralarına kalın duvarlar örerler ve dışarıdaki topluma daha fazla öfkelenir, birbirlerini daha fazla kıskanır lar. düzensizleşip bağımsızlaşmaya eğilimli metafizik spekülasyonlarla dolu zihinse, hiyerarşik ve kompartmanlara ayrılmış bir toplumun destekleyici çerçevesi ve entelektüel tutarlılığıyla beslenir ... hiçbir gruba ait olmayan, düzenlemelere tam anlamıyla tabi bireylerin bulunduğu dördüncü köşeyse her karmaşık toplumda epey kalabalıktır, ama bu köşede yer alanlar, ille de orada bulunmayı seçmiş insanlar değillerdir. gruplar [bürokrasiler ve sektler] muhalifleri dışarı atar, rütbelerini indirir; bireycilerin rekabeti ... zayıf olanları, sonunda kendilerine söylenenleri yapacakları daha düzenli bölgelere iter.

    douglas'ın modelinin bazı sınırlılıkları da vardır: yalnızca örgütlenmeler ve kolektifler içinde gerçekleşen süreçleri dikkate alır, dolayısıyla kurumların yarattığı ortamda düşünceler ve rutinlerin aktarımını ya da kurumlar arasındaki etkileşimlerin (örneğin, hastaneler, okullar, hapishaneler ve fabrikalar arasındaki etkile
    şimlerin) söylem biçimleri üzerindeki etkisini açıklayamaz.

    dilin soyut makinesi sorununa geri dönelim. gerek harris, gerekse douglas bu makinenin esasen kolektif olan karakterine dair önemli düşünceler sunmuşlardır. dilsel evrimde olsun dünya görüşlerinin gelişmesinde olsun, kuşkusuz bireylerin yaptığı birçok katkı, getirdiği birçok yenilik söz konusudur. fakat birçok durumda bireyin katkısının akıbetini belirleyen, onun bir iletişim ağındaki konumudur. buna bağlı olarak, dillerin ve dünya görüşlerinin birikmesi ve pekişmesi bireylerin kendilerini ifade etmesinin bir sonucu değil, kolektif bir girişimdir. dahası, sonuçta ortaya çıkan dilsel ve söylemsel biçimler mecburi tekrarlarla yeni kuşaklara (ya da yeni üyelere) aktarıldığı ölçüde birer kopyalayıcıdır; dolayısıyla evrimsel dinamiklerini tanımlamak için "nüfuslar bazında düşünme"ye başvurmamız gerekir. bu da bize, konuya bireyler değil kolektifler açısından yaklaşma zorunluluğunu dayatır. öte yandan kolektif dinamikler, bireylerin bu birikimlerin akıbetini etkileyecek önemli roller oynayabileceği bir şekle bürünmüş (grup yoğunluğu az/kalıp yoğunluğu az) olabilir. fakat böyle bile olsa, bireylere bu fazladan hareket serbestisini kazandıran şeyin kolektif dinamikleri yönlendiren kararlı haller olduğu, her halükarda bu bireylerin sahip oldukları fazladan özgürlüğü, hepsi de en rutinleşmiş hiyerarşiler kadar kolektif olan merkezsiz yapılara (piyasalar gibi) borçlu olduğu savunulabilir.

    mary douglas'ın teorisi, dilin soyut makinesinin kolektif karakterini incelemek açısından yararlıysa da, onun çıkardığı bu şemayı, bir önceki bölümde eleştirdiğim kültürel görecelik tartışmalarına cephane sağlarmış gibi düşünmemek önemlidir. grup ve gruba kabul parametrelerinin farklı yoğunluklarda olmasının, farklı dünya görüşleri doğurduğu doğru olsa da, bu durum (douglas'ın kimi zaman ileri sürdüğü gibi) duyusal-motor algının değil, "ahlaki algı"nın doğuşu olarak görülmelidir. temsili bilgiyi (dünya görüşlerini) vurgulayıp somut uygulama bilgisini (örneğin vasıflan) görmezden geldikleri için suçlanmaları gerekenler yalnızca kültürel antropologlar değildir; bazı dilbilimciler de bundan dolayı suçludur. dilsel etiketlere ulaşabilmenin insanların dünyayla ilişki kurma biçimlerini bir biçimde etkilediği açık olsa da (örneğin belli kategorileri hatırlayıp uygulamayı kolaylaştırarak, yani katalizör gibi davranarak); bunu söylemek ile sapir/whorff hipotezinde ileri sürüldüğü gibi, algı dünyasını tümüyle dilsel hatlar doğrultusunda "kestiğimizi" iddia etmek arasında çok fark vardır. kısacası, eskimolar kar için altmış farklı kelimeleri olması sebebiyle altmış (ya da her ne kadarsa) farklı kar tipi algılamazlar. daha ziyade, onların söylemsel olmayan gündelik pratiklerinde karın kilit rolü düşünüldüğünde, kar için birçok eşanlamlı kelimenin toplanması, sonra ince anlam farkları alarak kısmen birbirinden aynlması beklenebilir. dolayısıyla, eskimolar cisimleşmiş aklı kullanarak karın, birbirinden farklı birçok kararlı fiziksel halini birbirinden ayırabildiklerinden dolayı kar için o kadar çok kelimeleri vardır. ayrıca bu kitapta, dünyanın kendisinin insanlara bağlı olmayan bireyleştirme süreçlerine tabi olduğunu göstermeye çalıştım. başka bir deyişle, gerçekliğin, insanların onu kategorilere ayırmasını beklemesi gerekmez. şu ya da bu ölçüde homojen birey (kayalar, türler) sınıfları yaratan ayıklama süreçleri dilden bağımsız olarak ortaya çıkar

    tekil cümlelerin ardındaki yapı-üretim süreçlerini, kopyalayıcılar olarak aktarılan birleşme kısıtlamaları temelinde işleyen soyut bir makinenin cisimleşmesi şeklinde tarif edebiliriz. bu aktarım sürecinin kendisi, dilin soyut makinesinin bir parçası olan ve birçok cümleden meydana gelen tutarlı yapıların (belli dünya görüşlerini cisimleştiren söylemlerin) ortaya çıkışını açıklamakta kullanılabilecek kolektif teşvik mekanizmalarını içerir. artık, soyut makinenin bu iki bileşeninin tarihsel gelişimine dönmemiz ve birbirleriyle girdikleri çoklu, karmaşık etkileşimleri incelememiz gerekiyor.
    karın