şükela:  tümü | bugün
  • tiyatro uyarlaması olduğunu apaçık belli eden çekimlerine, bomboş görünen senaryosuna, "dürüstlük kazanır"lı mesaj kaygısına rağmen, karakterlerin bu kadar oturmuş olmasıyla ve detaylarıyla kendini sevdirebilicek kapasitede bi film.

    --- spoiler ---
    en çarpıcı detaylardan biri: başlarda, jude law otobüste konuşurken, natalie portman bi anda onun gözlüklerini çıkarıp temizler. sonlarda ise, jude law yatakta natalie portman'ı şımartır, ama ardından "lenslerimi çıkarmaya gidiyorum" diyerek yanından kalkar. karşıdaki istemeden onun neye ihtiyacı olduğunu bilmek aşksa, karşıdakinin şahsınıza artık ihtiyacı bile kalmadığını görmek aşkın sonudur, daha da güzel anlatılamaz.
    --- spoiler ---
  • kadın-erkek ilişkilerini en iyi anlatan filmlerden.

    https://www.youtube.com/watch?v=bdmojfgtuzq

    ne vıcık vıcık bir romantizm, ne yolları bir türlü kesişmeyen platonik aşıklar, ne de bir türlü kavuşamama temalı ilişkiler var filmde. hatta dürüstlüğün bile çoğu zaman yapay ve gereksiz olduğunu gösteriyor.

    yabancılar her zaman çekicidir ve bu yabancılar insanın hayatını her anlamda değiştirebilir. insan hiç tanımadığı birine, sırf cinsel çekim hissetti diye, yani o kişinin bir tür manyak olup olmadığını düşünemeyecek kadar aklı gitmişken, karşıdaki kişinin gözüne şu an seninle, herkesin içinde sevişebilirim bakışıyla bakıp aleni bir şekilde flört edebiliyor. bunu yapmayan var mıdır gerçekten merak ediyorum. ya da insan aynı filmde olduğu gibi birini öptüğünde artık sevgili olduklarını karşı tarafın da düşündüğünü sanıyor veya tam tersine tüm gün sevişse bile karşı tarafa hiçbir şey hissetmiyor, karşı taraf hissederse de onu çocuklukla suçluyor. aldatıyor, aldatılıyor, tüm bunlara rağmen eski sevgilisini/eşini affedebiliyor, geri dönsün diye yalvarıyor hatta. insanların her durumda verdiği tepkiler aynı aslında. ama çoğu zaman insan kendisi bunu yapmıyormuş gibi davranıyor, hatta inkar bile ediyor. aslında film, diğer filmler gibi yeni hiçbir şey anlatmıyor. ama insanın gözüne soktuğu şeyler muhteşem.

    film, birbirinden farklı dört karakterin yıllara yayılan ilişkisini anlatıyor. bu yıllar içinde aldatan aldatılan haline dönüşüyor, karşı tarafın gururunu hiçe sayıp doğruları söyleyerek erdemli olduğunu sanan kişi bir süre sanan ayaklarına kapanan kişi oluyor, aldatıldığını hissettiği halde gitmeyen kişi bir bakmışsın birdenbire gitmiş, kendi aldatmasına bahaneler bulan kişi aldatıldığını öğrendiği anda canavara dönüşebiliyor mesela. filmde her duygu, gururunu yerle bir edip ayaklarına kapanan kişi de dahil olmak üzere hepsi bana çok tanıdık. aslında sadece bana değil kibirli ya da gurursuz gözükmemek için kendi gerçekliğini kendine bile çarpıtan kişiler de olmak üzere herkese tanıdık.

    filmi asıl güzel yapan şey, filmin cesur olması. insan hayatına ve diğer kişilerle olan ilişkilerine çok gerçek bir çerçeveden bakıyor. garsonluğun geçici bir meslek olduğuna herkesin inandığı dünyada garsonluğun kalıcı bir meslek olduğunu pat diye söyleyebiliyor. çok basit bir sahne ama insanın bir şeyleri inkar etmesini çok güzel anlatıyor. sergileri gerçekliği yalan haline getirip pazarlayan şovlar olarak gösteriyor. aşkın takıntılı ve herkese her şeyi yaptırabilecek kadar güçlü ve insanı kör eden bir duygu olduğunu gösterip insanlara ayna tutmak, asıl önemlisi tutulan aynada da kendini görmek istemeyen kibirli insanoğluna bile kendini gösterebilen filmlerden.

    insan her şeyi affedebiliyor. bunun sebebi zaman da olabilir, karşıdaki kişiye duyulan bitmeyen arzu da olabilir. bu takıntılı şehvet insana her şeyi yaptırabildiği gibi, karşıdakinin de her şeyi yapmasına izin verebilen, yaptığında da onu affeden garip bir ruh haline sokuyor. her şeyi affediyor da kararsız ruh hali içine işlemiş birini affedemiyor işte.

    https://www.youtube.com/watch?v=9u7hgkl57n8
  • pek inanamadığım bir şekilde sapıklıkla, adilikle suçlanan film. yapmayın. kaçımız porno görmedi hayatında, kaçımız mastürbasyon yapmadı? kaçımız aldattı, kaçımız aldatıldı? kaçımız, kendine bile itiraf edemese de belki, gerçek aşka inandı? kaçımız, bir başkası için diğerini bırakmadı? kaçımız, "bu kez 'o' nu buldum. hayatımın erkeği/kadını o" demedi? ve hemen sonra onun bir başkasına gidişini izlemek zorunda kaldı?

    karısının başkasıyla sevişmelerini tüm ayrıntılarıyla öğrenen adam, "dürüstlüğün için teşekkür ederim. şimdi siktir git seni fahişe" diyor. çok mu ağır? eh belki. çok mu yapay? kesinlikle değil. dan in anna ya "hayatımı mahvettin" derken ki, başını hafifçe yana eğip yavru köpek bakışını atması sadece bir tesadüf olabilir mi, yoksa flört denilen aşk oyununun iyi bir atağı mı? peki ya dan ile anna nın bencillikleri? bizden olamayacak kadar gerçek dışı mı? anna nın iriyarı kaba saba kocasından korkması, gerçekten dayak yemekten korktuğu için mi, pek sanmıyorum çünkü, sadece korkaklıktan. peki ya dan in alice i bırakamaması, hem de alice in ona ihtiyacı olduğunu düşünmesi gibi kendini beğenmişliğin üst sınırlarında gezinen bir nedenden dolayı, çok mu aykırı?

    belki de hala ilk görüşte aşka inanacak kadar saf ve çocuk olduğumdan dolayı çok sevdim bu filmi. belki de şu sözler bile yeterliydi sevmem için:

    "where is this 'love'? i can't see it, i can't touch it. i can't feel it. i can hear it. i can hear some words, but i can't do anything with your easy words. "
  • filmi az evvel tekrar izledim. jude law'a tek lafım var, ulan köpek sen kim oluyorsun da natalie portman' a tokat atıyorsun şerefsiz.
    (bkz: sarhoşken entry girmek)
  • türk versiyonu yapılsa yaklaşık 10 dakika sürebilecek film..zira ilk aldatmada zaten kafadan 2 cinayet 1 intihar olurdu, karakterlerin 3. sayfaya manşet oluşuyla film biterdi, biz de kurtulurduk..

    (bkz: oh be)

    filmin anti-alternatifi yani biraz umut için:
    (bkz: eternal sunshine of the spotless mind)
  • --- spoiler ---
    natalie portmanın oynadığı karakterin ilk sahnede, new york'tan henüz geldiğinde ateş kırmızısı saçlarıyla "asi, hoppa kız"ı oynarken, ingiltere'de kaldıkça nasıl da soğuk, mesafeli bir hal takındığına, alelade kesilmiş kumral saçları ile derli toplu, kırılgan ve duru bir güzelliğe büründüğüne dikkat ediniz. gemileri yakıp memleketine döndüğünde new york sokaklarında yine iklime teslim olmuş, eski güçlü femme fatala dönüşüvermiştir.
    zannımca en az anna'nın kocası kadar da samimi, sahicidir filmin her karesinde, sevmenin bedelinin gayet farkında gibidir her hareketinde.
    siktir git bi cay koy ya diyip kendini aldatanı ustalıkla, şirinlikle kandırması, içini sızlatır insanın.
    sanki seyirci de bir an inanır o herifle kalacağına. nasıl olup da ihaneti affetttiğine akıl erdiremezken biz, kız kuş gibi kapıdan uçup gidiverir.
    üstüne üstlük, sevgisi bittiği anda kapıyı çekip çıkma yürekliliğini göstererek kocasının şefkatli kollarına* dönen anna'ya da, onun yanılsama kendine güvenine kapılmış dan'a da bir erkeğe ihtiyacı olmamak nasılmış, en şahanesinden göstermiştir.
    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    natalie portman dururken, julia roberts'ı seçmiş olan jude law'ın ıslak odunla dövülmesini gerektiren mike nichols filmi.

    "i'm in love with her because she doesn't need me" repliğiyle ise aşk hayatıma özet geçmiştir ayrıca. * *

    --- spoiler ---
  • "an un-love story as honest and naked as cupid in the devil’s dock, the whole truth, and nothing but." - marc savlov (the austin chronicle)

    bu filmi yukardaki cumleden daha guzel anlatabilecek bir kelimeler toplulugu varmidir bilmiyorum. evet bir "un-love" story tam anlamiyla mike nichols'un son filmi. ama kalplerin atisini hizlandiran, gozleri faltasi gibi actiran, masallarini duyup kendimizden gectigimiz ask denilen miti oldukca kati, durust ve gercek bir sekilde karalayip yokeden bir "un-love" story.

    filmi izlemeye basladiginiz ilk dakikalar diyaloglar biraz yabanci gelebiliyor. cunku closer patrick marber'in 1997 senesinde oldukca begenilen tiyatro oyunundan sahneye uyarlanmis. ve senaryoyu da marber yazdigindan diyaloglari pek degistirmeye, sinema diline uygunlastirmaya ugrasmamis. en baslarda biraz yapay gelen bu dil daha sonra oyuncularin mukemmel performanslari ve nuanslari sayesinde gittikce daha da normal geliyor kulaginiza. hatta bazi yerlerde tam tiyatro oyunlarina yakisir bir ritimle ilginc bile bulunabiliyor. ama bu yapayligin otesinde oldukca guclu, ve durust yazilmis diyaloglar. mukemmel bir oyunculuk sergileyen clive owen'in "heart is a fist wrapped in blood" lafi kadar etkileyici ve dogru, hayallerden, masallardan, ask mitlerinden, efsanelerinden uzak, hayatin aci ve gercek karanliginin icinden kopup cikmis bir cumlecik daha olamaz herhalde. ayni zamanda yine ayni karakterin karisi julia roberts'in kendini aldattigini ogrendiginde sirayla olayi nerede, kac kere, hangi pozisyonda yaptigini sordugu, tutku ve ofkenin bir arada toplandigi yine kalp atislarini hizlandiran sahnedeki diyaloglar da yine aklimda kalan unutulmaz sahnelerinden biriydi filmin.

    closer karakter ve diyalog uzerine kurulmus hikayelerin sadece fransiz film yonetmenleri tarafindan yapilmadigini kanitlamis oldu bir kere daha. daha once richard linklaterin astigi klasik, hollywood, formule amerikan sinemasi bariyerini bir de mike nichols asti bu filmle. sadece asmakla da kalmadi, bence bundan 10 sene sonra film okullarinda bir godard, bir fellini gibi calisilicak kalitede bir filmle cikti karsimiza. insan iliskilerini, aski, bu kadar gercek, tutkulu, ofkeli, acimasizca anlatan bir film yapti. butun karakterlerden nefret ettik, ama ayni zaman da hayran da olduk. boyle garip duygular yaratti film. etkisinden cikmak cok zor. kendi iliskilerimiz ve yasadiklarimiz ya da yasayacaklarimizla ozdeslestirmemek mumkun degil.

    ayrica natalie portman'in inanilmaz basarili oyunculugu da beni buyulemedi desem yalan olur. bu kizin bir kac yil icinde dunyanin en basarili kadin oyuncularindan biri olucagini goruyorum ben. clive owenla striptiz sahnesi diyaloglar olsun, yonetim olsun, performans olsun sinema tarihine gecicek sahnelerden biridir kanimca.

    aslinda demek istedigim cok sey var bu film hakkinda hala. ama tekrar izlemem gerektigini dusunuyorum. soyleyebilecegim tek sey bir masterpiece oldugu ve karakter sinemasini seven herkesin konuyu sevse ya da sevmese bile zevkle izleyebilecegidir. basarili bir yonetmenin julia roberts gibi siradan bir aktristi bile bir "karakter" yapabilmesinden belli oldugunu da anlayabilecegimiz bir filmdir ayrica.
  • clive owen'in canlandirdigi larry karakteri, kesinlikle bir hayal kirici, ancak bir o kadar da gercekleri gosterici, kendi yarattigi "ask mesk" dolu hayal dunyasinda dolasmayan, realist bir karakterdir -ki onu da ozel yapan budur. artik bir tip adami oldugundan midir, zaten "gercegi", yani insanin en etten kemikten halini, en kotu deri hastaliklari ile kusatilmis bedenleri her gun gordugunden midir bilinmez, her zaman gercekcidir.

    bana gore filmin ana konusu, askin yoksunlugudur hakikaten (ningyo'nun belirttigi tamamen dogrudur). ancak "ask diye birsey yoktur" temasindan farklidir. fantazileri surekli yabancilara asik olmak olan birkac insan, bir sure sonra, ilk basta birer "yabanci" olan kimselerin yavas yavas "tanidik" hale gelmesinden oturu asklarini yitirmektedirler. ask ve iliskiyi bir fantazi uzerine kuran, ozellikle de birbirini birer yabanci gibi goren kimselerin dramini anlatir.

    karakterler kesinlikle birbirlerine yakinlastikca, birbirlerinden uzaklasmislardir aslinda. ve burada larry karakteri haricinde hicbiri, gercekleri gorememis, hep sacmalamistir. julia roberts'in karakteri anna haricinde ise "askin fantazi uzerine degil, insan uzerine kurulu olmasi gerektigi" gercegini anlayan tek kimse olmustur.

    ve zaman burada cok onemlidir. daha once bir entry'mde dedigim gibi, filmde zaman kavrami biraz karisiktir. o yuzden zamanin nasil gectigini anlamak, dialoglardan mumkundur. yine de, eger dialoglardan anlasilmazsa, filmin sonunda insan bir arkasina yastlanip dusunurse eger, muhtemelen zaten karakterler arasindaki iliskilerin ne tur sekiller aldigina gore de zaman tahlili yapilabilir. yani bir karede cok mutlu olan bir cift, ikinci karede biraz problemli davraniyorlarsa (ve bu iki kare arasinda 5 dakika varsa), o zaman aradan aslinda ne kadar zaman gectigi ve bu birbirlerini birer "yabanci" olduklari icin seven ciftlerin, aslinda birbirleri ile ne kadar yakinlastigi anlasilabilir.

    --- spoiler ---
    natalie portman'in karakteri alice (veya jane), new york'dan londra'ya geldigi zaman aninda zaten bir yabanci haline gelmistir. bu yabanciligini, gercek hayatindaki karakterine yeni bir isim koyarak daha da yabancilastirmistir. yalnizca striptiz yaparken tekrardan new yorklu haline geri doner ve eski ismini benimser. burasi cok karmasiktir aslinda, ancak kendisini, ismiyle "herkesi kandirdigi" icin cok zeki diye damgalayamayacagimiz gibi, daha cok "yabanciyken kendisine de yabancilasma ve tamamen bir yabanci olma" olarak gorebiliriz belki.
    --- spoiler ---
  • uyumadan önce dinlenilmesi gereken travis şarkısı.

    uyandıktan sonra dinlenilmesi gereken kings of leon şarkısı.

    sevişme öncesi ve sonrasında dinlenilmesi gereken nine inch nails şarkısı.

    çarpık ilişkilere başlamadan önce izlenmesi gereken jude law filmi.