şükela:  tümü | bugün soru sor
  • sinematografisiyle, stravinsky'nin muzileriyle ve bittabi anna mouglalis'iyle coco avant chanel'i daha izlemeden, cok basarili buldugum filmdir.
    hemen her sahneyi screencapture alip canvas efektiyle duvara asilabilir hale getirebilirsiniz.

    ayrintili yorum her iki filmi de izledikten sonra karsilastirinca.
  • stravinsky'nin muzigine, chanel'in kisiligine/tarzina/tasarimlarima/parfumlerine (uygun sekilde doldurunuz iste) ozel bir ilgisi olmayanlarin, dönem filmi – dekor – kostum uclusu ilgilerini cekmedikce izlemesinin fazla bir anlami olmayacak (hatta izlerken şişebilecekleri) filmdir kanimca.

    bendeniz bu ikinci kategoriye (dönem filmi sever) giren ve zaten o beklentiyle giden, “e kadro iyi, stravinsky beni hic acmaz ama chanel cok kendine ozgu bir karakter, ustune yapimci claudie ossard, gitmeye her halukarda deger” diye dusunerek filmi secmis bir izleyici olarak, sinemadan hayal kirikligi ile cikmadigimi soyleyebilirim. dekor, kostum, casting hepsi cok iyi, jenerik sahane otesi, chanel’in evi (gercek evi degil ise) ohara boyutlarda basarili yapilmis. e daha ne olsun.

    ayrica (bkz: anna mouglalis)
  • "şiirsel dil" diye sıradan bir izleyicinin* yorumlayabileceği bir dil tutturmaya gayret gösterirken konunun asıl geriliminin kaçırıldığı film.. tutku eksikti. modernizmin iki farklı alanda öncü dolayısıyla güçlü isminin birbirleriyle çarpışmaları, her şeyden önce kadın ve erkek iktidarının geriliminden yoksundu film.
    bir şeyler eksikti işte..
  • vizyona "büyük aşk" diye giren bir film. ne yazık ki yaşanan aşk, stravinski ve chanel'in aşkı olmasaydı son derece sıradan bir aşk sayılabilirdi. gerçekte yaşadıkları neydi bilemem, ama dekorlar, kostüm ve müzik desteği olmasa, filmde hissel açıdan hiç de tatmin edici olmayan küçücük bir aşkın anlatımı vardı. konu ille de birisinin aşk acısı olsaydı, stravinski'nin karısının yaşadıkları çok daha etkili olabilirdi.
  • türkçeye büyük aşk diye çevrilmiş film.. böyle zeka yoksunu bir çeviri de ancak bizimkilerden çıkar zaten.
    oraya müstahdemleri koysan daha orijinal bir isim bulunurdu.*
  • kadın ne kadar fransız olursa olsun, adam rus olduktan sonra o aşktan volkanlar fışkırmaz gibi bir ana fikri bana öğreten film. coco chanel'i canlandırmak için bence anna mouglalis'den daha iyi bir seçim olamazdı ancak sevgili igor'un donuk bakışları, beni kızılmeydan'ın -35'lerinde çırılçıplak hissettirdi.

    ortada bir tutku var çok belli ama nedense seyrederken tırnaklarımı yiyemiyorum. çok daha büyük harflerle ifade edilen bir aşk bekledim ki bu beklentiyi kendi kendime oluşturmadım; tamamen filmin infosunu okuduktan sonra varolan bir şey.

    her dönem filmi gibi, içinden cımbızla çekilen ve sadece seyirciyi vurmayı amaçlayan tek bir olay üstüne dakikalar oturtulmuş. halbuki igor'dan sonra coco'nun oluşturduğu sevgili portföyünün de hatrını saymamak ayıp olur. buna mukabil şüphesiz ki filmin en etkileyici sahnesi, katia*'nın coco'ya yazdığı mektubu, coco'nun okuduğu an. bana kalırsa cannes film festivalinde sadece bu sahnenin izlenmesi bile filmle ilgili tatmini sağlamıştır.

    piyanoda birlikte çaldıkları besteyi sevmekle birlikte, bir daha hayatım boyunca igor gibi bir adam siluetini görmek istediğimi sanmıyorum.
  • rite of spring'in biraz boku cikmis gibi filmde.
  • channel no.5 üzerinde neden bu kadar durulduğuna anlam veremediğim film olmuştur, mads mikkelsen'in perfomansı dikkat çekici kanımca
  • zamanının marjinal, bağımsız, başına buyruk kadını coco chanel'i parasını ve gücünü kullanarak istediği erkeği ve de sanatını satın alan, hattâ çoluk çocuğuyla birlikte eve kapatıp besleyen kasıntı biri olarak yansıtan film. ve hattâ coco'yu stravinsky'nin ilham kaynağı olarak göstermiş, bestecinin en önemli eserini coco sayesinde şekillendirdiğini iddia etmiş ki, bu bir kurgudan ibaret olsa da gereksiz bir zorlama gibi geliyor izleyenin gözüne. bir de anna mouglalis canlandırdığı kişinin zerafetinden uzak, çok donuk ve kaba kaçmış o role; ki, coco chanel audrey tautou ve barbora bobulova tarafından çok zarif ve doğal yansıtılmıştı, bu oyuncu o zerafetten ne yazık ki yoksun gibi görünüyor, mimikleri ve tavırları yapmacık geliyor. ama filmin açılışında ve kapanışında müzikle dans eden grafik desenler ve coco'nun evi gerçekten hoş, onu belirtelim. bir de mads mikkelsen rolünü çok iyi canlandırmış, filmi alıp götürmüş diyebiliriz.
  • iki büyük ismin kapışmalarını/ hafif rekabetlerini ve aşklarını bence tam tadında anlatmış filmdir. müzikler, diyaloglar, her şey dozundaydı. (bkz: mads mikkelsen) her zamanki gibi aldı götürdü filmi. ancak (bkz: anna mouglalis)i de bir o kadar başarılı buldum.