şükela:  tümü | bugün
  • türkiye'deki ailelerin bir çoğu tarafından çocuk yetiştirilmekle karıştırılan eylem. oysa ki büyütmek çok kolaydır. peki ya yetiştirmek ?
  • özel hayatta herkesin tercih etmeyecegi sey.

    abi ben yuz bin trajediden gecmis, bazı acılardan asırı gormus ve dahi gecirmis bir hatunum.
    ben evlilik-sevgililik gibi kavramlara ehemmiyet veren, dogru sevmeyi ve sevilmeyi talep eden, orada saglam duracak bir adam arayan bir kadınım.

    dolayısıyla ben hayat okulunda aval aval bakan sımarık bir adamla veyahut sevgililik-evlilik gibi kurumlarda prensipleri oturmamıs bir adamla yapabilir miyim?
    yapamam.
    yapmayayım zaten.
  • çocuğun büyümesine izin vermekmiş aslen bu. kıçını cimcirdiğiniz, gece ayaklarını tutarak yanında uyuduğunuz, kokusuna doyamadığınız bebenizin büyümesine izin vermek zor, çünkü istemiyorsunuz büyümesini. onu eskisi gibi sevemeyecek olmak üzüyor. çocuklar büyümüyor, ebeveynleri ölüyor sadece.
  • birlikte büyümektir.
    hatta kimi zaman çocuk, anne babayı büyütür, geliştirir. o olmasa yapacağım delilikleri yapmamak, o var diye yapmayacağım işlere girişmek, gelişmek, yenilenmektir.
    çocukla büyümek, hiç büyümemek, o büyüdükçe çocuklaşmak, birlikte çocuk kalmak... hepsi birbirinden güzel. elbet tüm bunlar için bir çocuk gerek, kolunu boynunuza dolayacak, öpecek, sevecek, oyna benimle diyecek, iyi ki benim annemsin deyip dünyaları verecek.

    iyi ki var *
  • hafta içi her gün akşam beşten gece on bire kadar sekiz yaşında bir kız çocuğuyla oyun oynayıp ödev yaptırmak gibi iki küçük görevle ilgilenmeye başladım. önce bu iş için çok heyecanlandım. ilk iki gün programlar hazırladım, etkinlikler/oyunlar uydurdum. ona şiirler öğretmeyi, sokakta seksek oynamayı, yokuş aşağı koşmayı, uçurtma yapmayı, ipe boncuk geçirip takı yapmayı, bebeklerine elbiseler dikmeyi, oturup çizgifilm izlemeyi, bahçede yayılıp kitap okumayı, gece uyuturken masal anlatmayı, okuldan sonra sohbet etmeyi, birlikte belki kek yapmayı, ağaca çıkmayı ve bunun gibi bence yapması çok keyifli şeyler planladım.

    ilk günün yarısını benimle ingilizce konuşarak geçirdi. o ingilizce sordu ben türkçe cevapladım. ben türkçe sordum o ingilizce cevapladı. bana türkçe sorduğu ilk soru "sen beni ilk gördüğünde ingiliz mi sandın?" oldu. sonra rölantiye alınmış gibi her on beş dakikada bir, "sence ben harika mıyım?", "prensesler gibi miyim?" gibi sorular sordu. tabii ki harika olduğunu ama prenses olmanın o kadar da iyi bişey olmadığını, prenses olmasa da her şeyin yolunda olacağını anlatmaya çalıştım. insan ol yeter demek istedim ne anladığını bilmiyorum. eve dönerken şaşkındım.

    ikinci gün onu almak için annesinin isteğiyle okul servisini bekledim. hem de kapının önünde. hem de sırf çantası ağır diye. hem de defterlerini okulda bırakıyor olmasına rağmen. hem de çantasında sadece iki tane kitap olmasına rağmen. gocunmuyorum. beklerim, çantasını da taşırım sorun bu değil. gider okuldan bile alırım, sorun gerçekten bu değil. bu arada evin önü derken bi apartmanda değil villada oturuyorlar. yani bildiğiniz giriş kapısının önünde bekliyorum. eşiği atlayıp eve girecek ama çantası ağır diye ben almalıyım. neyse, çocuk geldi ve servisten iner inmez öperim sarılırız diye beklerken beni tanımamazlıktan hatta görmemezlikten geldi. akşam yemeğine kadar meyve yemesi gerekiyormuş. annesi meyveleri hazırlayıp çağırdığında saat altıydı. kırk dakikada anca yiyebildi. yedi buçukta akşam yemeği için mutfağa indik, ben yarım saatte yer ödevlere başlarız diye düşünürken dokuz buçuğa kadar masada oturdum. evde biri mutfakta olmak üzere toplamda dört tane televizyon var. bence bir evin en temel ihtiyacı televizyon değil. dört tane hiç değil. çocuk televizyon izlerken kilitleniyor ve "hadi artık yiyelim ve kalkalım ödevlerimiz erken bitsin de oyunlar oynayalım" dediğimde duymuyor. bana cevap vermiyor. televizyonu kapatmak için kumandaya her uzandığımda keskin çığlıklar atıp "kapatmayacaksın! buna hakkın yok!" diyor. annesi zaten bizimle masada değil, duysa umursamıyor. baba işte. dokuz buçuktan sonra ödev yetiştirmek için uğraşınca oyun işi yalan oldu. eve dönerken üzgündüm.

    üçüncü gün geç kaldım biraz, geldiğimde geleli yarım saat olmuştu. beni görünce heyecanlandı. galiba yavaş yavaş alışıyor bana derken... oyun oynayacaktık, dışarı çıkıp top oynamayı ya da bisiklet sürmeyi teklif ettim. "hayır ben barbiemi evlendircem şu an" dedi. "nasıl yani?" dedim, "düğün yapıcaz şimdi hadi gelinlik giydirelim" dedi. sekiz yaşında oynamak istediği oyunun bu olduğuna kesinlikle emindi. bisiklet sürmek yerine elli tane barbiesinden birine gözlerimin önünde düğün yaptı. gece yatırdıktan sonra artık evime gideceğimi, ertesi gün görüşeceğimizi söyledim. "senin araban var mı?" dedi, olmadığını söyleyince "aman yaaa bize gelen hiçbir ablanın da arabası yok beee!" dedi. ben ona arkadaş olan üçüncü ablayım. diğer ikisinin arkalarına bile bakmadan çekip gittiklerini biliyordum ama gülmüştüm... eve giderken kalbim kırıktı.

    dördüncü gün ipleri elime almam gerektiğini, ona yardım edebilmem için biraz otoriter olmam gerektiğini, oyun oynarken daha yaratıcı şeyler bulup ilgisini çekmem gerektiğini düşündüm. oyuna başlarken bir kutu buldum. içini bisürü minik minik oyuncakla doldurdum. her seferinde sırayla birini çekecektik ve bir hikaye uyduracaktık. çığlık atıp kabul etmedi. iki tane barbie aldı. birini elime tutuşturdu, oyun kurmaya başladı. "şimdi ben çok güzelmişim, sen beni kıskanıyomuşsun, ben tam bir prensesmişim tamam mı?" dedi. elimdeki barbienin benim karakterim olduğunu ve onun söyledikleri çerçevesinde istediğim gibi oynatabileceğimi söyledi. oyun sırasında yaptığım hiçbir şeyi kabul etmeyip her seferinde çığlık atarak kendi istediklerini yaptırdı. "bana bağırma, seninle sakin sakin konuşuyorum. ben sana bağırmıyorum sen de bana bağırmamalısın. lütfen ses tonunu ayarla" dedim. sinirden kulaklarımdan duman çıkmasına rağmen sakin sakin konuşup ikna etmeye çalıştım. daha çok bağırıp istediği gibi davranacağını söyledi. öyleyse onunla oynamayacağımı, yaptığının yanlış olduğunu söyledim. oynayacaksın diye çığlık atıp ağladı. annesi yanımızda televizyon izliyordu. sadece "şşşş" dedi. onunla oynamadım, ağlamaya devam etti. sakinleşmesi uzun sürdü. elimi bile sürmedim. en son "sen de her şeye küsüyosun be, senden önceki ablalar hiç sana benzemiyodu!" dedi. sonra saat on bir oldu. eve giderken sinirliydim.

    beşinci gün onu okuldan gelir gelmez evin karşısındaki parka götürdüm. büyük güvenlikli bir sitede oturuyorlar. evle park arasında yol var. hiç kimsenin, herhangi bir arabanın geçmediği bir yol. parka ilk kez gitmiş. ben götürmüşüm. "napıcam şimdi ben?" dedi. önce sallanmayı teklif ettim. kabul edince biraz salladım. hoşuna gitmeyince kaymak istedi ama üstünün pisleneceğini söyledi. "boşver eve gidince değiştiririz" dedim. oturacak yer olmadığını söyledi, toprağa oturmasını söyledim. gözleri pörtledi. kumda oynattım, sitede koşturdum. koşarken başka çocuklar gördük "gelsene tanışıp arkadaş olalım" dedim reddetti. eve dönünce annesi kızdı. üstü kirlendiği için kapının dışında silkelenip eve öyle girmesini söyledi. eve girince "ellerini 5 kere yıka, 10 kere yıka!" diye yirmi kere bağırdı. o gün oldu sanmıştım ama ders çalışırken sürekli bana bağırdı. çözemediği sorulara yardım ederken yazdığım her şeyi silip iğrenç yazdığımı, hiçbir şey bilmediğimi, soruları da yanlış cevaplamadığını asıl yanlış olanın benim bildiklerim olduğunu çığlık atarak, ağlayarak söyledi. eve giderken sinirliydim. evimin kapısına asılmış faturaları alıp içeri girdim. kirayı ödememe bir hafta kaldığını düşündüm. babasının verdiği haftalığı hatırladım. ve her hafta bu kadar çok parayla babamdan hiç para almadan yaşayabileceğimi düşündüm. sakinleştim. onun benim sabrıma ihtiyacı var, benim de kazanacağım paraya ihtiyacım var.

    bağzı anneler sadece ev toplayıcı, yemek yapıcı.
    bağzı babalar hep işe gidici, para verici.

    keşke annesi abur cubur yemek yerine sebze yemesi gerektiğini ve yemek saatlerini düşündüğü kadar sürekli evde olmasına rağmen çocuğunu bir kere bile evinin karşısındaki parka götürmeyi de düşünseydi.
    keşke babası elli tane barbie almak, pahalı okullarda okutmak, parayla oyun arkadaşı, ödevlerine yardımcı tutmak yerine yemek yerken masaya onunla otursa, hafta sonları elinden tutup luna parka filan götürse.

    ha bu arada, babasına bazı hafta sonları çocuğu gezmeye götürmek istediğimi söyledim. "aa tabi olabilir alışveriş merkezine gidin arada, çok iyi olur" dedi. hâlâ şoktayım.

    çocuk büyütmek bu kadar zor değil bence. ama sadece yemek yapıp iyi bir okula göndermek kadar kolay da değil.
  • rapor: balon şişirme pompasını biberon veya zorla besleme aracı olarak kullanıyor. üstelik kukuş deliğinden pompalayıp ağzından hava çıkacak mı bakıyor. her şey yolunda ve beklendiği gibi mi gidiyor?

    anneye vurulmazmış, bebeğim!