şükela:  tümü | bugün
  • sabah uyandığım odanın dağınıklığına ve yanımda uyuyan utkuya bir iki saniye anlamsız bakındıktan sonra dün gece utku'da kaldığımı anımsadım. yerdeki kıyafet, makyaj malzemeleri ve orada olmaması gereken bir sürü şeye bakınarak banyoya gittim. çamaşır makinesinin yanında duran kirli sepetinin üzerine yığılmış ip kalınlığındaki iç çamaşırlarına istemeden bakarken dişlerimi fırçaladım. canlı renklerle kirli oldukları konuş şekillerinden belli olan iç çamaşırları seksi bulduğum bir çok şeyin aslında ne kadar yapay olduğunu ispatlamak ister gibiydiler. kıyafetlerin altından iz yapmasın diye giyilen bu incecik çamaşırları çok severdim. iç çamaşırının yarattığı izlerle götü üçgen biçiminde parselleyen ve sanki göt aşağı düşmesin diye ince bir telle götü bele bağlayan kalın iç çamaşırları gibi değillerdi. ara sıra vuran ışıkla zaman zaman orada olduğunu hissettiren gizemli kışkırtıcılığı çok sevdiğimi düşünürdüm. daha önce hiç bu kadar yapay algılamamıştım bu kışkırtıcılığı. seksi olduğunu düşündüğüm tüm bu çamaşırlar içinde hoşlandığım bir kadın olmadan birer çöp yığını aslında. fark ettim ki benim kışkırtıcı bulduğum şey bu ipler değilmiş. kışkırtıcı bulduğumu düşündüğüm her şey sadece arzuladığım kadınlar giydiğinde güzel. sevdiğim, seviştiğim kadının bedeninden aşağı doğru sıyrılan buharlı kokunun içinde gözlerimi kısıp kendimden geçerken beni bir kadının değil bu iplerin kışkırttığına inandırılmış olmak beni şaşırttı.
    ve bu inandırılmışlık sevdiğim tüm kadınlara haksızlık gibi geldi o an...

    dişlerimi fırçaladıktan sonra duşa girip bedenimden aşağı akan sıcak su ile hissettiğim yenilenmiş duygusu ile giydim kıyafetlerimi. buz dolabından içtiğim soğuk suyu daha soğuk hissettiren diş macunu tadını yuttum ve bir sigara ile dün geceye dönen kahvaltısız ağız tadı ile kapattım dış kapıyı. merdivenleri inip apartman kapısından çıkarken beni izleyen meraklı ev kadını bakışlarıyla karşılaşınca bir an gözlerimi çevirdim ama sonra vazgeçtim ve kadına bakarak sırıttım. evet der gibi. evet biz dün gece deli gibi seviştik ve hepimizin başına taş yağacak. biz dün gece günah işledik ve sen de bizimle beraber sadece komşun seviştiği için sonsuza dek yanacaksın.

    iş yerine doğru yürümeye başladım. yakın sayılırdı. iş yerime geldiğimde kapıdan bir simit alıp içeri girdim ve herkese günaydın dedim. emel hanım her zamanki sorgulayan gözlerle baktı ve azarlamak istediği halde susan bir ses tonuyla bana günaydın dedi. emel hanım iş yerindeki işlerin çokluğundan başka bir şey konuşmayan, işe vaktinden önce gelip herkesten sonra çıkan, aslında iş çokluğu dediği şeyin aynı işlemleri en az beş kez sayarak yapmasından kaynaklandığını kendisine asla söyleyemeyeceğiniz biriydi. sanki çalışmaktan çok sürekli çalıştığını gösterme çabasında olanlar gibi. şu obsesif diye bildiklerimizden. takıntılı. ilk tanıştığımızda şu defalarca sayma işlemlerine anlam veremediğimiz ve gıcık olduğumuz, hatta zaman zaman nefret ettiğimiz fakat zamanla sahip olduğu takıntıların nedenlerini öğrenince şaşırıp sustuklarımızdan. başına gelmiş üzücü felaketleri birilerinden öğrendiğimizde gerçekten üzüldüğümüz ve obsesyonların altında yatan pırıl pırıl insan için endişelendiğimiz, yardım etmek istediğimiz ama bir süre sonra yardım edemeyeceğimizi kabullenip ondan nefret etmekten başka şansımız olmadığını anladıktan sonra son kez üzülüp boş verdiğimiz insanlardan. onunla aynı statüde olduğumuzdan geç kaldığımda bana haddimi şu ses tonuna kattığı soğuk günaydın ile bildirirdi. her soğuk günaydında sinir olmayarak daha çok sinir ediyordum emel hanımı. beni saçma sapan sebepler yüzünden şikayet etmediği zamanlarda umursamıyordum onu. alışmıştım. zaten yönetim tarafından obsesif olduğu ve emekliliğine az kaldığı için idare edilen biriydi ve şikayetleri pek dikkate alınmıyordu. şikayet etmekte haklı olduğu bir kaç şikayeti ise diğerleri gibi zannedilip işlem görmemişti hatta. temizlik işleriyle ilgilenen fatoş hanım ve taşıma işleriyle ilgilenen erkan benim kadar şanslı değildi ve ne zaman isterse rahatça azarlayabileceğini bildiği için gülümseyerek günaydın diyordu onlara...

    az önce aldığım simiti yiyebilmek için mutfağa gittim ve kendime çay aldım. fatoş hanım yanıma gelip bana söylesenize, ben veririm çayınızı dedi ve bana yine akşamdan kaldığımı, kim bilir nerede ve kimle olduğumu, eğer anlatırsam kimseye söylemeyeceğine söz veren gözlerle ve tuhaf gülümsemesiyle ima ederek eeee dedi. gençlik işte. hımmm dedim onaylayarak ve kafamı önüme eğdim. ama o her zamanki gibi anlatması için benim dinlememe gerek olmadığını bildiğinden ben senin yaşlarındayken hep uykusuz... dedi. son kez baktım anlatmasın diye yüzüne yalvarır gibi. o anlatmaya devam ettikçe sessizleşti içerisi ve bir süre sonra dudakları boş bakan gözlerle hareket etmeye başladı. ara sıra saçlarıyla oynayarak camdan dışarıya bakıyordu özleyen gözlerle ve anlattığı her ne ise devam ediyordu dudaklarını hareket ettirmeye. sessizliğin içinde simite düşürdüm başımı. bana daha önce anlatığı gibi eskilerden, yani genç ve çok mutlu olduğunu iddia ettiği günlerden bahsediyor olmalıydı. belkide sürekli şikayet ettiği ve bir türlü mutlu olamadığı şu günlerinden. aslında sürekli şimdiki zamana üzülmeyi seçmiş ve şikayet ettikçe daha çok ilgi alacağı yanılgısına düşmüş, eski günlerini çok özlediğini ve gençken mutlu olduğunu iddia eden bir fatoş hanımdan ibaretti her şey ve geçken de mutlu olmadığını ona söyleyemeyerek katlanmaksa benim kaderimdi. simitimden koparıp boş verdim ve çayımı yudumlarken dün geceyi düşünmeye başladım. sanki dün gece yarısı ''eğer hemen şimdi bebeğe gelmezsen bir daha benimle görüşemezsin'' diyen telefon görüşmesi şaka gibiydi. ''sen de benimle görüşemezsin o zaman'' diyen ben şaka gibiydim. yani demek istediğim şaka maka boktan bir konuşma yüzünden onu bir daha hiç göremeyebilirdim . onun beni tekrar aramayacağına emindim sanki. zaten görüşmek isteyen, telefon eden, bir iki kez ısrar eden bendim ve beni gece üçte aradığında sen de benimle görüşemezsin diyen de bendim. şimdi onu tekrar aramam sanırım yüzsüzlüğün son noktası olurdu ve arayıp ne diyecektim ki. hatırlar mısın bilmem dün gece aradığında ''o zaman sen de benimle görüşemezsin'' diyen gururlu ama salak bir çocuk vardı. o salak benim...

    saate baktım ve ne olursa olsun aramaya karar verdim. aramak tek şansımdı. hatta hemen aramalıydım. yaaa işte öyle kandırmıştı kocam beni unutulan replik bey dediğini duydum birden fatoş hanımın ve ayağa kalkarken onu anlıyormuş gibi kafamı salladım. yoksa hiç girmezdik eve valla o zamanlar. önce kuaföre sonra diskoya...
    yüzüne son kez etkilenmiş gibi gülümseyerek baktım ve bir telefon açacağım izin verir misiniz fatoş hanım dedim. tabii tabii diyerek çıktı mutfaktan ve yediğim simitin tüm susamlarını boğazıma yapıştıran heyecanın kuruluğunda kulağıma geldi arama sesi. açmadığı her arama sesinde bir türlü yutamadığım susamları dişlerimden kurtarmak isteyen dilimi dişlerimde gezdirdim. aloo dedi. dondum o an. yutkundum ve o tekrar bir uykulu alooo dediği an uykulu sesi ile aklıma geldi. ayağa kalktım ve hadi kalkkkk dedim. uyumayın. ben uyumuyorsam sen de uyuma. heyyyy siz de uyumayın. neşeli bir şekilde bir kaç kez sesimi yükselterek aloooo diye tekrar bağırdım. kimse uyumasın. bu saatte uyunur mu? daha kahvaltı yapıcaz. hemen taksiye binip buraya gel. hadieee. gelmezsen benle bir daha görüşemezsin!
    karşımda kahkaha atan mutlu ve uyuyan hırıltılı sesi duyunca rahatladım. yaaa saat kaç dedi. saat on dedim. neeee? dedi. ben sabah uyudum ve seni uyanınca ararım. telefonu birden kapattı. derin bir oh çekip mutfağın kapısını tekrar açtığımda kapıda erkan ve fatoş hanımı gördüm. kimse uyumasın diye bağırdığınızı duyduk unutulan replik bey. iyi misiniz?

    içimi kaplayan sevinçle emel hanımın odasına gidip onu gerçekten korkutan şeyi bir kez daha söyledim. emel hanım ben ibrahim beyin odasında olacağım...

    ibrahim beyin odası bahçenin diğer tarafındaki binadaydı. bulunduğum yerden çıkıp duvarları kırmızımsı bir renge boyalı ince koridoru geçmem gerekiyordu. bu koridordan her geçişimde rahatsız oluyorum bu kırmızıdan. kırmızı olduğu için değil, kırmızının burada yanlış olduğunu düşündüğüm için. hiç kimseye sorulmadan ya da hiçbir mimara danışılmadan inşa edildiği aşikar olan binayı boyarken de kimseye danışma gereği duymamışlar. ne renk olmalı? burası bir hastane ve kırmızı insanların sinirlerini uyarır diye duymuştum. daha huzur veren pastel bir renk seçilmeliydi belkide. ışığı olduğu gibi yansıtıp sinir bozan bir kırmızı yerine insanları yatıştıran bir renk. huzur veren bir renk ne olabilir diye düşününce bunu bilemeyeceğime karar verdim. binaların şekillerine ve duvarların kırmızı olmasına karar veren, verebileceğini düşünen bir tıp fakültesi mezunu başhekiminin megalomanlığı içinde yürüdüm kırmızı koridoru.
    koridor tıpkı güzel renkleri, kumaşları ve son teknolojiyi kullandığı halde satışları hep düşük olan tekstil firmalarının bir türlü kurumsallaşamayan patron şirketi olmaları nedeniyle içinden çıkamadıkları körlük kadar kırmızı. işinde iyi olduğu halde yapılan tüm güzel çizim ve modelleri son kez ben bakayım anlayışıyla kendi zevkine göre değiştiren megalomanlık gibi. üzerinde bulunan saçma sapan desen ve semboller yüzünden tekrar rafına bıraktığım, kaliteli kumaşları olduğu halde uygun fiyata dahi satılamayan tişörtler gibi. ben işimi çok sevmiyorum. ama başka bir iş yapsam ne olurdu ki? işini seven bir mimar olsam ne olurdu? belkide yine şu andan daha mutlu yine yapamayacaktım işimi. çalıştığım şirket ya da patron şu projeyi böyle istiyorum dediğinde efendim bu hiç hoş olmaz diyecektim belkide. bu çizimlerle ortaya kötü görünen bir duvar yığını çıkar. bence sizin istediğiniz gibi değilde bize okulda öğretildiği gibi olmalı dediğimde tamam tamam kes diyecekti biri. benim şimdi yaşadıklarımı yıllar önce yaşadığı için her şeyi kayıtsız yapan başka bir mimarla değiştirmek için beni düşünmeden kovacaktı. unutulan replik. kovuldun.
    bu kimsenin umrunda olmayacak ve üzülecektim. bir gün gelecek ve daha fazla üzülemeyecek kadar üzülecektim hatta. ne yaparsam yapayım ya da ne olursam olayım kovulacaktım ve sonunda tekrar kovulmamak için, sadece yaşayabilmek için aynı duvarları kırmızıya boyarken hiçbir şey hissetmeyen mimar bu defa ben olacaktım. işte bu koridorun kıpkırmızı megalomanlığını elimdeki fırça ile her yere ben taşıyacaktım. benden önce bu işi böyle yapamam diye kovulan mimarı mı soruyorsunuz? yok hayır tanımıyorum.

    koridor bitince dışarıya açılan geniş girişi yürüdüm. dışarıda gerçekten güzel bir gün vardı. bahçede hastasını bekleyen ziyaretçiler ve bir şeyler yiyen hastane personeli güneşin keyfini çıkarıyordu. diğer binaya yaklaşırken polikliniklerin önündeki kalabalığı ve sıra bekleyen hasta insanları tekrar gördüğümde az önce kendime yaptığım sen ne iş yaparsan yap bir şey değişmezdi ve siktiret terapisinin işe yaramazlığıyla yürümeye devam ettim. kuyrukta bekleyen insanların öfkesini ve ağlayan çocuk seslerini geçip sancılı yüzlerden sola döndüm. kaygılı gözlerle bekleyen uykusuz gözlerin oturduğu sandalyeleri geçtim. birdenbire odada hastasına bağıran bir doktorun sesini bastıran personel kahkahasına baktım bir kapıdan.
    her gün sayısız hasta gördüğü için soğukkanlı olmuş katı yüzlerle yardımcı olan doktora bakarken düşündüm. bir insan kötü durumda sayılabilecek insanlarla bu sıklıkta karşılaşmamalı belkide. içeriye baktığımı gören personel kapıyı kapatırken 15 ya da 16 yaşlarında bir kızın emzirdiği bebeği fark edince kafamı koridorun kırmızısına çevirdim. bağırmak istedim.

    çocuk doğuran çocuklar.