şükela:  tümü | bugün
  • sene 1999. ilkokul 6.sınıftayım. ertesi gün sömestr tatili başlıyor, karneleri alacağız. bütün dönem çalışmama rağmen bazı derslerden istediğim yüksek notu alamamışım. teşekkür belgesi kesin ama takdir sürpriz olur diyorum.

    karneden bir gün öncesi akşam.. arkadaşlarla, mahallenin tek top oynanabilen yeri olan meydanda maç yapmaya çalışıyoruz. etraftaki koca koca taşlara ve karanlık havaya rağmen.. golcü olan ben, ortalanan bir topu gole çevirebilmek için var gücümle abanıyorum topa. ve güm! çok sert bir taşa denk geliyor ayağım. başparmağımı hissedemiyorum.. arkadaşlarım koluma girerek beni eve kadar götürüyorlar. yürüyemiyorum.

    bütün gece ağrılar içinde sızlanarak geçiyor. hastaneye gitmeyi kesinlikle reddediyorum çünkü ertesi gün karne günü. ya olur da hemen hastaneden taburcu olamazsam.. ya karnemi almaya kendim gidemezsem.. ya arkadaşlarımla, öğretmenimle vedalaşamadan tatile çıkmak zorunda kalırsam.. yoo dostum yoo, hastaneye gidemezdim. bu riski göze alamazdım. ve gitmedim de. ama bütün gecemi mahveden ağrılar sabaha kadar sürdü.

    ertesi sabah. karne sabahı.. ne kadar da heyecanlıyım. ama ayağımın ağrısı bütün heyecanımı öldürüyor sanki. ben tüm gücümle ayakta tutmaya çalışıyorum o amatör duyguyu.. zorla bir-iki lokma bişeyler yediriyor annem kahvaltı niyetine. ve gene iki arkadaşımın yardımıyla okula gidiyorum.

    az sonra öğretmen geliyor, veda konuşmasını yapıyor. ve adet olduğu üzere, takdir belgesi alanlardan başlayarak belge almaya hak kazananların ismini okuyor ve belgelerini veriyor. 1.kişi, 2.kişi, 3 ... 10.kişi.. yok, yok! bir türlü beklediğim o isim, benim ismim gelmiyor. "eyvah" diyorum içimden, kesin alamadım takdir falan. derken takdir alan 13 kişinin sonuncusu olarak hoca adımı okuyor ve belgemi almaya çağırıyor. ben o anda bütün ağrımı sızımı unutup tek başıma yürüyerek tahtaya kadar çıkıyorum ve belgemi alıyorum. içimde tarifsiz bir mutluluk..

    işte o anda anlıyorum, en kötü fiziksel acıların bile duygular karşısında aciz kalabileceğini..
  • evdeki kavganın, gürültünün sonucunda ebeveynler boşanır.

    çocukken babamın ne kadar muhteşem olduğunu düşünürdüm. ben de onun gibi bir makine mühendisi olacağım derdim. sonra anladım ki aslında o kadar "muhteşem" değilmiş. onlar kavga ettikçe, ben başka gerçeklere uyandım.

    ne maddi ne manevi bi çıkar taraftan söz etmek güçtür.
    baba son kez görüşmeye gelir anneyle, salondan çıkar, odanızdan hafif kulak kesilirsiniz söylenenlere.
    mantığın boşanmalarını söylüyodur, ama...

    bi kaç saatlik konusma üstüne baba çıkar.

    "oğlum görüşürüz gidiyorum ben" der.

    işte, babam ve oğlum filmindeki baba nereye gidiyorsun sahnesi belki de sinema tarihinin en betimleyici sahnelerindendir.

    kapıyı açar, ceketini giydirirsin babana.
    baba merdivenleri inerken bakarsın ardından, ama o dönüp bakmaz... dalıp gitmiştir.

    sanki bir parçanı da beraberinde götürüyordur, nereye gidecek acaba diye sorarsın kendine.

    anne baba ayrılmıştır.
  • zaman ve mekan hatırlamıyorum. ilkokul yıllarıydı sanırım. televizyonda bir animasyon izlemişim. konusu fişle alakalıydı. ne zaman alışveriş yaparken fiş verseler veya istiyormusunuz diye sorsalar aklıma hep o animasyon gelir. işin ilginç yanı üstünden çok fazla zaman geçmesine ve bir kez izlememe rağmen her sahnesini dün gibi hatırlarım. şöyle bir sahneydi;

    eski çağlarda iki insan muhabbet etmektedir. birinin elinde taştan yapılmış bir balta var. diğeri de onu satın almak istiyor.

    bsaia*: hayvanca sesler çıkartır
    boa*: aynı şekilde karşılık verir *
    bsaia: kaç paros?
    boa: on paros.
    bsaia: cebinden bir kese çıkartır ve bir paros iki paros üç paros ........ on paros diyerek adamın eline paraları teker teker sayar.
    boa: paraları cebine koyar bir adama bakar bir baltasına sonra bir daha adama bakar ve sonunda baltayı verir.
    bsaia: baltayı alır ve fişos? diye sorar.
    boa: no fişos der.
    bsaia: no fişos kafa şişos (malum sahne kafasına ondan aldığı baltayı indirir.)
  • çift kale maçta, topukla penaltı atma karizmatikliği.
  • yatili okuldan alindiginiz haftasonlari. evinizin hemen yakininda ki park. dizinizde ki yara. küçük ev.
  • çoçukluğa dair bir detayı hatırlamak, büyümeyi kabullenmektir.
    bu başlığı protesto, tedaviyi de reddediyorum.

    (bkz: canımı sıkar giderim)
    (bkz: beni seven arkamdan gelsin)
  • yılbaşı gecesi 38 ekran tv lerin üst üste konması, kanallar arasında zaping yapılması... bir nevi picture in picture
  • (bkz: bmx)
    (bkz: taso)
    (bkz: futbolcu kartları)
    (bkz: muhteşem üçlü)
  • sümüklü böceğe tuz dökerek işkence eden abi ve arkadaşları
    evin ortasına yapılan salıncak
    haylayf
    kumandası olmayan tv ve kanal değiştirme işkencesidir.