*

şükela:  tümü | bugün
  • hannah arendt 'e göre "...bütün politik hayatın koşulu" olan durum. insanlık durumu'nda da "çoğulluk, insani eylemin koşuludur" der arendt. zira, içine doğduğumuz bu dünyada bulunan herşeyin en temel ortak yönü görünür oluşudur. görünür olmanın olmazsa olmaz koşulu ise, başkalarının varlığıdır. "görünümleri algılayacak kimse yoksa...hiçbir şey görünemez... bu dünyada...varlık ve görünüş örtüşür." (life of the mind -thinking'den). arendt, bu şekilde, varlığın bir seyirciyi gerekli kıldığını, tekil halde bu dünyada hiçbir şeyin varolamayacağını söylerken, tam da insanın çoğulluk durumuna işaret eder. bu anlamda çoğulluk, aynı zamanda, "yeryüzünün yasasıdır". çünkü varlığa kendi gerçekliğiyle beraber dünyanın gerçekliğini garanti eden şey, başkaları tarafından görülüp işitilmektir. arendt'in, çoğullukla ilgili düşüncelerinin heidegger'in varlık ve zaman adlı eserinde kullandığı bir kavram olan "mitwelt" (with-world, birlikte dünya) ile "başkalarıyla birlikte varoluş" (being-with-others)'dan kaynaklandığı pek çok kaynakta belirtilmektedir. (açtım tezimi önüme yazıyorum ne güzel)
  • çoğulluk da, başkalarıyla birlikte varoluş da insanlar dünyasında geçer. varlık ve görünüş örtüştükçe, seyir dışsallaşır.
  • başımızın tacı ettiğimiz bir kavram, ne olduğunu, niye istediğimizi çok bilmiyor olsak da.

    çoğulluğa özel olarak vurgu yapanlar aynı zamanda zemin ya da temel fikrinden de pek hoşlanmaz. çünkü zemin dediğin bir olmalıdır, o da senin çokluğunun karakterini en baştan belirler. birliğin sıkıcılığı, despotluğu siner çokçoklarımıza. "tamam, çoğulluk olsun ama tek bir kaynaktan çıksın" pazarlığına yanaşmak istemezler. "niye en baştan çokluk olmuyor ki kardeşim? zaten kendimizi çokluğun içinde bulmuyor muyuz kendimizi bildik bileli?" diye sorarlar haklı olarak.

    hannah arendt'in lafı geçmişken, kendisinin the human condition'da verdiği ilginç bir örnek var. yaratılışa dair iki farklı öğretiden (nasıralı isa'nınki ve tarsus'lu paul'ünki) bahsediyor. birinde tanrı adem ve havva'yı yarattı diyor. diğerinde ise tanrı adem'i yarattı, adem ise elmacık kemiğinden havva'yı deniyor (kemiği yanlış hatırlıyor olabilirim). arendt atlıyor, işte diyor, birliğin despotluğu çokluğu böyle eziyor. bu ikinciye göre hepimiz aynı modelin türevleriyiz diyor. çünkü ona göre eylemin, etkinliğin koşulu çokluktur

    cinsiyetçilik problemi bir kenara. belki de diyorsun ki, kaynakları aynı ve bir olduğu sürece, ne fark eder o kaynaktan bir mi iki mi çıktığı. ama orada insan doğası yaratılıyor. o kaynaktan başka doğalar da çıkmış. sadece insan doğasını düşününce tek bir türden çoğalmış olmasının çoğulluğu perdelediği düşünülüyor. ama iki olunca en azından, işte sana çoğulluğa çoğulcu bir zemin.

    çoğulculuğun önemli bir probleminin bu olduğunu düşünüyorum. çoğulluğun olanağının koşulunu birbirine dışardan bakan farklı şeylerde görüyorlar. aradaki yarık daha en baştan ve üstelik esnekliğe baştan izin veremeyecek biçimde koyuluyor. dolayısıyla, bir tek bir şey, bir tek bir birlik, çoğulluğun olanağının koşulunu kendinde taşıyamıyor. oysa ki çoğulluğun olanağı bir tek birliğe içkin bir kendiliğindenlik olabilirdi. üstelik bu kendiliğindeliğin öyle mutlak, öyle matah bir şey olmasına, sarsılmaz zemin anlamına gelmesine gerek de yoktu. "mantıksal" düzlem bir yana, ben farkın ve çoğulluğun olanağını kendi potansiyelimde bulamayacaksam, kendi etkinliğimle gerçekleştiremeyeceksem, daha en baştan (sonranın hesabı ayrı çünkü) dışarıdakine ihtiyaç duyacaksam ne yapayım öyle çoğulluğu... her şeyden öte ben canlıyım arkadaş, benim olayım bu. bana bir tek hücreli canlı verin size alemi yaratayım dememiş mi düşünür? hayır.