şükela:  tümü | bugün
  • egemenlik kayıtsız şartsız kiminmiş, gidin görün bu filmde:

    - pasif agresif anne
    - sümsük, ne istediğini söylemekten aciz pipican bir oğlan
    - duyarsız, duygusuz, agresif öküzcan baba
    - evlenince öküzcan babadan kurtulduğu zanneden ama onun kopyası öküzcan-can abi
    - "asker" lafını duyunca oyuncak tüfeğiyle etrafta koşturup "aferin"i kapan buzağı torun
    - "sikecen bırakacan, fazla takılmayacan" diye öğüt veren pipican kanka

    hanginizin evinde bunlardan birisi var?
  • spoiler imi koymaya hiç gerek yoktur bu film hakkında yazarken, zira türkiye'de yaşıyorsan filmin konusu senin hayat hikayendir. çoktan seçersin sadece: mertkan mısın, gül müsün, anne misin, baba mı, şükriye misin yoksa taksi şoförü mü? belki de "çakıcaksın, bırakıcaksın kankaaaa" diyen yavşaksındır kimbilir?
    sevişme sahnesinden rahatsız olup sinema salonunu terk eden türbanlı kadın olabilirsin, "bu ne abi yağğğ, konusu felan yok ki bunun, hiç bişee annamadım, tam bi vakit kaybı, keşke öbür filme gitseymişiz" diyen ikoncan kızımız olma ihtimalin de hayli yüksek.. mertkan küfür ettiğinde, kül tablasını yere boşalttığında, pencereden tükürdüğünde cık cık yapan beyamca mısın acaba? ya da hiç olmazsa bensindir, "bu filmi nasıl beğenmezsin, nasıl anlamazsın, sensin işte oradaki" diye ötekilere yukarılardan bakan..

    bu film, çürüyen içlerimizin, yönetilen akıllarımızın, bastırılan duygularımızın, kontrol edilen hayatlarımızın, bomboş benliklerimizin ve ıssız, dümdüz, duyarsız, hastalıklı ilişkilerimizin resmidir.
  • rakel dink , bir bebekten katil yaratıldığını söylemişti sevgili eşinin cenazesinde. işte çoğunluk’ta, bir katili olmasa da gitgide erkekleşen, türkleşen ve ötekilere karşı çoğunluğun bakışından farklı bir bakış seçeneği bırakılmayan mertkan’ın ilk gençlik dönemini izliyoruz.
    mertkan babasının inşaat işlerinde getir götür işlerine bakmakla yükümlü, çoğunluğun yaptığı gibi askerliğe mümkün olduğu kadar geç gidebilmek için açık öğretimde okuyan bir genç. mertkan’ın tek eğlencesi yine bu ülke gençliğine ait bir eğlence olan arabayla turlamak ve arabasında arkadaşlarıyla bira içmek...diğer zamanlarda da mertkan’ı sıkılırken, kafelerde kız keserken, mastürbasyon yaparken ve babasıyla cumaya giderken görüyoruz.
    kemal bey ise ‘kürt’ kelimesini bile ağzına almadan kürtlerden ısrarla ‘onlar’ diye bahseden böyle bir ırkın varlığına bile inanmayan kürtleri kanı bozuk bölücüler olarak gören aşırı milliyetçi ve muhafazakar bir baba. kemal bey ayrıca iyi de para kazanan bir müteahhit. orta sınıf bir zengin etiler’de bir villada oturmuyor hizmetçileri uşakları yok ama bahçelivler’de bir apartman dairesi ve onu olduğundan zengin gösteren lüks bir cipi var. büyük oğlunu okutmuş evlendirmiş -çoğunluk tabiriyle adam etmiş- ancak küçük oğluyla durumları o kadar parlak değil.
    anne ise kocasının ilgisizliği, oğlunun haytalığı karşında söylenmekten başka hiçbir şey yapamayan yine bilindik ve çoğunluk bir anne figürü...
    adı bile kanının diğer kanlardan mert olduğu fikriyle konulmuş mertkan’ın, babasına tanıştırdığı kürt kızı, alkollü mertkan’ın arkadan çarptığı ekmek parası peşindeki gariban taksici, en az on senedir eve gündeliğe gelen ve ölümü sadece “allah rahmet eylesin.” denilerek geçilen temizlikçi kadın bu ailenin “ötekilere” bakışını gösteren diğer karakterler.
    mertkan’ın kürt kızını, kız arkadaş olarak tanıştırmasını ailesinin birlik ve bütünlüğüne bir tehdit olarak gören kemal bey için bu tehdidin bizzat kendisiyle muhatap olmasına bile gerek yoktur. çözüm o ana kadar hala kanının ötekilerden üstün olduğunu anlayamayan mertkan’ın gözünü açmak kadar kolaydır. mertkan da öyle bilinçli, ait olduğu çoğunluğa isyan eden ve o çoğunluktan farklı düşünen bir karakter değildir. kız onu sürüden ayıracak ve kararını kendisinin verebileceği bir seçenek bile olamayacaktır.
    bir bebekten, on yaşına geldiğinde alt sınıftan gördüğü birine tekme atan, yirmi yaşına geldiğinde yine o sınıfa karşı silahlanan bir insan yaratıyor bu çoğunluk. film en baştan itibaren bu çoğunluğun hayatlarını, altta gördükleri çevrelerle ilişkilerini, bazen ince detaylarla bazen altını çizerek anlatıyor.
    türk orta-üst sınıf insanı ne yapar? nasıl yaşar? kürtlere, alt sınıf gördüklerine nasıl bakar? nerede oturur? arabası nasıldır? aşkla, seksle arası nasıldır? kızla nasıl tanışır ? ilişkide ne yapar? neden trafik kazası yapar ? sonrasında polise nasıl rüşvet verir? arkadaşlarıyla nasıl eğlenir? baba oğluyla ne zaman gurur duyar ne zaman kızar? vatanına ve dinine ne kadar bağlıdır? askerlikten kaçar mı? övünür mü? arabasını yanlış yere park edene ne yapar? akşam yemeklerinde ne konuşur? ne zaman şiddet uygular? ne zaman korkar ?
    filmin detaylarında tüm bu cevaplar gizli. yönetmen seren yüce sınıfsal ayrımcılığı anlattığı kadar bir yandan da tüm bu detaylarla çoğunluğun röntgenini çekiyor ve american beauty’nin hollwood’da doldurduğu boşluğun bir benzerini türk sinemasında yapıyor.
    filmin altını çizdiği en önemli vurgulardan biri de erkek egemen toplum.. kocasıyla hiçbir iletişimi kalmamasına rağmen sesini çıkaramayan ev kadını anne , kocasından dayak yiyen temizlikçi kadın, töre yüzünden abisi tarafından aranan mertkan’ın kız arkadaşı.. hepsi erkek egemen toplumun mağdurları. kürt kızı için ‘’böyle çingeneleri (başka bir zamanda da böyle koministleri diyor) si.. geçiceksin diye akıl veren mertkan’ın arkadaşı ise bir bakıma hem cahilliği hem erkek egemenliğini hem de sınıfsal ayrımcılığı temsil ediyor.
    settar tanrıöğen ve erkan can gibi kötü oynama ihtimalleri olmayan iki ustadan tanrıöğen’in ekstra mükemmel oyunu filmin en önemli kazancı. mertkan karakterindeki bartu küçükçağlayan ismini bu role ilk düşünen kişi de en az bartu kadar tebriği hakediyor. bartu zaten altın portakal ile taçlandırdı bu karakteri canlandırma başarısını.esme madra ve nihal koldaş ise ustaların ve bu genç yeteneğin yanında oyunculuklarını öne çıkaramasalar da rollerinin hakkını veriyorlar.
    filmle ilgili eleştirilerim ise görüntü yönetimi ile ilgili.. senaryoya gösterilen özen görüntü yönetiminde esirgenmiş sanki bazı planlar da kadrajlar çok kalabalık.. kamera bazı planlarda daha iyi açıda olabilirmiş, çok düşünülmemiş gibi. (mertkan’ın arabasının teybinin çalındığı sahne)
    son olarak, turk toplumundaki kadınlara ermenilere kürtlere çingenelere eşcinsellere kısacası ‘ötekilere’ yönelik faşizan bakış açısını, ayrımcılığı slogan atmadan politize etmeden tamamen sosyolojik tespitlerle bir aile üzerinden anlatan, ayrımcılığı öğrenerek ve çoğunluğun bu bakış açısının etkisinden uzaklaşamayarak büyüyen neslin silahlanmaya kadar gidebilecek sürecini anlatan son zamanların en iyi filmlerinden biri çoğunluk.
  • bu filmdeki çocuk (mertkan) sözlükteki entrylerin %30'unu yazmaktan sorumlu.

    hani bu kadar manasız ergen irisi nasıl bir araya toplanmış diye düşünmeyin. çoğunu mertkan'a yazdırıyoruz.

    nam-ı diğer çoğunluğa yani... (şimdi üzülün)
  • --- spoiler ---
    film bittiginde aglamaya basladim. aglanacak hicbirsey yok aslinda filmde. zaten beni fazlasiyla duygulandiran ve aglatan sey de filmde olan birseyden ziyade, birinin (seren yuce) orta siniftan bu kadar nefret etmesi ve en ufak ayrintisina kadar orta sinifi ve aile yapisini gozlemleme kabiliyeti oldu. orta sinifin butun o adaplarini, davranislarini ve aliskanliklar butununu cok iyi gozlemlemesi/analiz etmesi oldu. kafamda devamli tartip durdugum bilim mi sanat mi, bilim mi sanat mi terazisinde sanatin agirligiyla tartismayi noktalayan bir film oldu bu yuzden cogunluk.

    sosyoloji okumus insanlar gayet de guzel terimlerle bu filmi anlatabilirler, filmin elestirelligini aciklayabilirler. mesela filme bakip, orta sinif degerlerinin yeni kusaklara aktariminda aile kurumunun ne kadar islevsel oldugu anlatilabilir. hatta, ailenin temel islevinin orta sinif degerlerinin sosyallesme yoluyla bireye zerk edilmesi oldugu, durkheim elestirisiyle sunulabilir.keza bu degerlerin ne kadar irkci, erkek egemen, tasra zihniyetli, kozmopolitlikten uzak turk degerler oldugu da soylenebilir. bu deger aktarimi ve sosyallesme surecinin aslinda ne kadar siddet dolu bir surec oldugu da anlatilabilir filme bakilarak. mertkan, mesela, devamli surette sembolik siddete maruz kaliyor cocuklugundan beri ve ancak yedigi darbelerin siddetiyle sersemleserek orta sinifa asimile oluyor. sonra, insanlarin hayatlarinin degisiminde sadece maddi kaynaklarin degil kulturel (degerler sistemi) kaynaklarin da ne kadar muhim oldugu anlatilabilir filme bakarak. indirgemeci materyalizm elestirilebilir yani. mertkan, ailesinin kendisine dayattigi degerlerde bir yanlislik oldugunu seziyordu mesela ama ne oldugunu kavramsallastiramiyordu. cunku baska bir degerler sisteminine dair hic fikri yoktu. gul iste o alternatif deger sistemiydi ama mertkan'nin ailesi hemen onunu aldi "tehlikenin". mertkan da baska hicbir deger sistemine maruz kalmadigi icin ve ailesinin sadece ekonomik degil kulturel kaynaklarina da tamamen mahkum oldugu icin babasinin kopyasi olmak zorunda kaldi. ya da turk orta sinifin habitus'uni anlatirsaniz filmden baya feyz alabilirsiniz. film bunlarin hepsini ve daha fazlasini o kadar guzel anlatiyor ki.

    ama bu bilim mi sanat mi tartismasina gelirsek, bu tip sosyolojik gozlemleri derslerde anlatsaniz ya da dinleseniz veyahut bilimsel kitaplarda okusaniz, aksam eve dondugunuzde ilk yaptiginiz sey pijamanizi veyahut esofmanlarinizi giymek olabilir. ne var ki, bu filmi izledikten sonra eve gitseniz eliniz o pijamaya o kadar kolay gitmez gibi geliyor bana. o pijamalar, mertkan'in ve babasinin eve gelir gelmez uzerine gecirdigi, turk evlerini kasvet yuvasina ceviren, gogsume coreklenip nefesimi tikayan, mutsuzlugun kaynagi evlerde giyilen o pijamalar. o pijamalar eve hapis olan turk ailesinin uykuyla uyaniklik arasinda gecen sersemlemis hayatini anlatan en iyi sey. seren yuce'ye ne kadar minnettarim o pijamalari anlattigi icin, diye dusundum berjer koltugumda otururken.

    --- spoiler ---
  • izlerken içime bir sıkıntı çöktü oturdu, filmden değil, filmdeki hayatlardan sıkıldım, utandım, mutsuz oldum.

    --- spoiler ---

    bir kere bile gülümsemedi mertkan koca film boyunca, kızsam mı acısam mı bilemedim, tam merhamet geliştirmek üzere olduğumuz noktalarda tekrar kızdırdı seyirciyi, cep telefonu melodisini hiç unutamayacağım diye ödüm koptu.

    anneye çok üzüldüm, film boyunca adı hiç geçmeyen, cast'ta bile adı anne olarak yazan, hayattaki tek görevi eş-anne olmak olan anneye. ben sizi nasıl böyle duygusuzu adamlar olarak yetiştirdim diye uykuları kaçtıkça kadının, benim de uykularım kaçacak gibi geldi.

    tek bir karakter var kafama oturmayan o da gül. gül çok karikatürize bir karakter olarak kalmış. çok iyi niyetli, temiz yürekli, babası dövdüğü için dilenci esma'ya bakıyor, kürt, van'dan ailesinin yanından kaçıp gelmiş, sosyoloji okuyor. ama tutarsız bir takım nokatalar var. görece bilinçli ve güçlü bir karakter olması gereken gül'ün en büyük hayali yakışıklı koca bulup evlenmek. bunu düşünmek son derece normal, ama bu köyden istanbul'a üniveriste okumak için gelen hele bir de sosyoloji okuyan, entel dantel mimarlık kitaplari hediye eden bir kizin cümlesi olamaz. böyle düşünse bile bunu bu şekilde ifade etmez. zaten mertkan gibi bi gerizekalı karaktere aşık olmuş olması da pek inandırıcı değil.

    velhasıl kelam, gül dışında herşey çok gerçek, çok tanıdık, çok bildik. baskın baba, mutsuz anne, dejenere çocuk, faşist toplum, fasit daire.

    salondan çıkarken gözüm tekrar afişe takıldı, dedim çoğunluk değil ki bunlar. adam müteahit, jeepi var, çocuk su gibi para harcıyor. gül, taksi şoförü, inşaattaki ameleler daha bi çoğunluk, gerçek çoğunluk. sonra eve gelince seren yüce'nin bir röportajı'nı okudum ve sorularım cevap buldu;

    "çoğunluk ismini sayısal bir ifade olarak kullanmadım. bir bakış açısının, yani ötekileştiren, ayrımcılığa yol açan bir bakış açısının, toplumda rahatlıkla kabul görebildiğini anlatmak istedim. çünkü tehlikesini fark ettirmeden yayılıyor. kendisinden başka herkesi dışlayıp, düşman ilan ettiğinde kendisi için her şeyi meşru görüyor. filmde baba ile oğul arasındaki ilişkide görüldüğü gibi bu durum, bu bakış açısı kendinden sonrakilere de aynı şekilde aktarılıyor."

    --- spoiler ---
  • film hakkında olduğu kadar film hakkında yazılanlar için de bir kaç kelam eylemek istediğim sosyolojik ayna, hem de çelik ayna.

    elbette giymelere başlamadan önce filmi tek cümleyle özetleme hakkımı, elbette mevzubahis entry'i okuyan insanların yazının kalanın ciddiyet ve ironi içereceğini unutmamasını temenni ederek kullanmak istiyorum: bir apaçi ağlıyor... bu kadar tek cümle espri bitti...

    gelelim esas mevzuya ilk olarak, "gül" figürü dışında filmde sırıtan tek bir figür yok ve figür kavramını özellikle kullanıyorum, çünkü bu filmdeki oyuncuların canlandırdığı insanlar, karakter yahut kahraman değil, gayet net bu insanlar figürler. kendilerine ait karakterleri, istekleri, tutkuları olmayan; hikayeyi alıp sürükleme, yönlendirme gibi "kahraman"lara özgü özelliklere de sahip değiller, "hayat", foucaultian bağlamda "iktidar" da diyebiliriz ne yöne savuruyorsa, o yöne sürüklenen figürlerle baş başayız.

    film hakkındaki bir başka düşüncem ise filmin bir bağlamda darwinist bir yanının olduğu, özellikle toplum içindeki insanların rolleri bağlamında. ne mi demek istiyorum, darwinizmin en önemli kanunu bir bağlamda; en güçlü olan değil, en sağlıklı olan değil, en çok üreyen değil; en çok uyum gösteren, en hızlı evrimleşen hayatta kalır, "survival of the fittest". mertkan'ın babası bu durumun en iyi örneğidir, gider cuma namazını da kılar, şirketin duvarına kalpaklı mustafa kemal takvimi de asar, yeri gelir kanallarını kullanır rüşvetini yedirir, yeri gelir mazlumun kafasına yumruğu indirir, gücünün boyutlarının ve nasıl uyumlanacağının "farkındalık" demeyeceğim ama evrimsel bağlamda bir "bilinç"le, hayatta ve mevcut pozisyonunda kalmak üzere hareket eden bir figürdür. farkındalık sahibi olmayan fakat hayatta kalma bilincine sahip olan babasının oğlu olarak film boyunca mertkan'ın gerçek anlamıyla gerçekleştirdiği tek talebin ve edimin hayatta kalma güdüsüyle dışa vurduğu silahtan başka bir şey değildir.

    bir başka nokta gelelim ağlayan apaçilere, mertkan ve kankaları, özellikle ersan figürü. ersan'a takılmamım büyük sebebi aynen ersan'ın sözleriyle yaşayan ve hareket eden çok sevdiğim bir dostumun, çocukluk arkadaşımın olması. "vurup bırakcan abi", "daldan dala yapmak lazım, düşersen bir daha sikin doğrulmaz" vs vs vs... ne istediğini bilmeyen tüm derdi sikiş-sokuş olmuş gençler. ben bu insanlara, "apaçi"lere nietzsche'nin köle ahlakı olarak açıkladığı durumla yaklaşmaya çalışıyorum, bu adamların tek derdi belli bir nefret saçmak; ulaşamadıklarına, sahip olamadaklarına duydukları kıskançlıkla, bunlara sahip olan ya da en azından apaçi kardeşlerimizin nefret ettikleri insanların sahip olduğunu düşündüğü "efendi"lere duyduğu nefretten başka bir şey değildir. misal ersan kardeşim ne diyor bardaki sekansta, "komünist mi siktin lan?" ersan kardeşimizin komünizme, komünistlere duyduğu nefretin kökeni ne? çok mu komünist tanımış hayatında, komünistler gözünün önünde ailesinden kadınlara mı tecavüz etmiş, evini mi taşlamış, tabii ki de hayır, ya da ersan bunları çok güçlü bir anti-komünist bir ideolojiye sahip olduğu için mi söylüyor? buna da hayır... ersan'ın zihnindeki komünist imajı tek bir şeyden oluşuyor, özgürce seks yapan insanlar grubu, bu kanıya nereden varıyor peki, istiklal'de, beşiktaş'ta, bakırköy'de gördüğü kadınlı-erkekli rahat rahat dolaşabilen erkek gruplarından, eylemlerde birbirini ellerine sıkı sıkı tutan kitlelerden biliyor. başka bir şekilde komünizmin ne olduğunu bilme şansı yok bu arkadaşın. öte yandan köle ahlakı bağlamında nefret ettikleri entellektüellerin, solcuların, bohemlerin, sanat düşkünlerinin hayat tarzları da ayrı bir eleştirel tartışma konusudur. yani komünistler, entellektüellerin bu köle-efendi ahlakı diyalektiğindeki yeri de nietzsche'nin efendi ahlakındaki gibi hakkaten süper insanlar değil ama bilgi birikimiyle yaşam tarzlarıyla, ersan'ın zihninde, ersan'ın üzerindeler, ersan'ın onlarla yarışma şansı olmadığı gibi onlarıla muhattab olma şansı da yok, yalnızca nefret edebilir, küfredebilir, saldırabilir, bu diyalektikte önemli olanın ersan'ın kendini nasıl konumlandırdığıdır.

    unutmadan giydireyim, bu aileye orta sınıf diyenin alnını karışlamak lazım. ağzımıza yapışmış gidiyor bir orta sınıf, orta sınıf... çok biliyoruz ya orta-sınıf... ortalama türk ailesini görünce orta-sınıf'ı yapıştıralım. orta-sınıf dedğimiz insanlar, "kautsky'nin saptamasıyla, proleter gibi kazanır, burjuva gibi harcarlar." oysa sevgili mertkan'ın ailesi hem burjuva gibi kazanmaktadır ama köle ahlakı bağlamında harcama yapmaktadırlar. 2 jipi bir otomobili, bilmem kaç tane site, apartman diktirmiş, fitness'tan sauna'ya koşan orta sınıf gördünüz mü siz hiç hayatınızda. harcamaları konusu ise apayrı bir sosyolojik mesele, bugün neo-liberalizmin, özellikle de özal'la birlikte ortaya çıkmış mertkan'ın babası gibi insanlarda gözlemlenen durum, kazandığı parayı nasıl harcayacağını bilmeme durumu parayla kıçını silme hali bir bağlamda, dağ gibi büyüyen sermaye, inşaat sektörü, taş dikip altın alınan bir sektör. islami sermaye için ne yaptığını bilememe hali yok, çok rasyonel bir politik bir bilinçle hareket ediyorlar, kazandıkları paraları çok disiplinli bir biçimde siyasi, hukuki, toplumsal ve iktisadi iktidar noktalarını ele geçirmek üzere kanalize ediyorlar, sonumuz hayrolsun diyeyim. oysa bu özal döneminden kalma, kültürsüz ve ideolojisiz zenginleşme, bir anlamda sermayedarın yabancılaşması, niyetsizce para biriktirme arzusu, sonuçta o kadar parayla ne yapacağını bilememe hali.

    son olarak, mikro-iktidarlar aracılığıyla varolan, ataerkil militarist milliyetçi muhafazakar çoğunluğun yarattığı sıradan faşizmin nasıl ayakta kaldığını (nasıl oluşturulduğunu değil ama) bu başlıkta da eleştirildiği üzere kadınları neredeyse hiç göstermeden anlatan sosyolojik bir film.

    bir apaçi ağlıyor
    gözleri yaşlı
    yalnız bir kovboydu
    dağları aştı...

    ağla kovboy ağla,
    ben de ağlayayım
    bu topraklardan sana
    arsa bağlayayım...
  • çoğunluğun, izlemediği filmdir.
  • venedikten ödül aldığından beri sabırsızlıkla beklediğim ve koşa koşa ilk seansına gittiğim seren yüce filmi.

    --- spoiler ---
    filmin beni meselesiyle oldukça tatmin ettiğini söylemeliyim. gitmeden önce fim ekibinin röportajlarını vs. takip ettiğimde acaba suya sabuna dokunmayan bir film mi yoksa benim kafamdaki sanat anlayışıyla örtüşen bir filmle mi karşılaşacağımdan pek emin olamadım. neyse ki, ikincisi oldu da sinemadan mutlu çıktım. yönetmen filmine bütün bu içinde yaşadığımız sosyal faşizme direk bir çözüm bulma gibi bir anlam yüklemektense, belli bir durumu tahlil etmeyi ve farkındalık yaratmayı seçmiş ki bence filmi güzel yapan belki de en önemli şey bu.

    filmi izlerken ilk yarıda pek birşey hissettiğimi söylersem yalan olur. çünkü sıradan orta sınıf bir türk ailesi gördük ve çok da ve iyi de bildigimiz tipte bir aileyi perdede görmek çok da ilginç değildi aslında. ama ne zaman ana karakter mertkan, gül ile olan ilişkisinden sonra birtakım duygusal kırılmalar yaşadı ve birşeyler 'hissetmeye' başladı, işte o zaman film benim için daha ilgi çekici oldu. (bu noktada ben de bartu küçükçağlayanın oyununa bayıldığımı söylemeliyim. çok incelikli, doğal ve inanılmaz akıcıydı.) film boyunca karakterlerin hepsinde ama özellikle de baba ve sonradan oğulda görünen baskı altına alma, yönlendirme, kendini üstün görme, diğerlerini hor görme gibi şeyler aslında herbirimizde olan ve birçoğumuzun arınmak için kendimizle mücadele etmediği şeyler. işte bu noktada gül gibi birinin sizin hayatınıza dokunması önemli bir nokta teşkil ediyor. filmin bu yönü beni kişisel olarak çok etkiledi. çünkü ben hala insanların birbirlerini değiştirebileceğine inancımı inatla korumaya çalışıyorum. o yüzden de gül-mertkan ilişkisini izlemek güzeldi benim için. (ama bu noktada da esme madrayı pek beğenmediğimi söylemem lazım. oyunu çok ritimsiz geldi bana. filmdeki diğer karakterler benim için çok anlaşılır olduğu halde ben gül karakterinin hayatı hakkında çok az fikir edinebildim. gül karakterinin de kendi içinde aslında ciddi bir trajedisi var. doğudan gelen, kendine daha özgür bir hayat kurmaya çalışan, bunun için geri kalan ailesiyle mücadele içinde genç bir kadın. ama ben karakterdeki detayları pek yakalayamadım. gül bana fazla istanbullu geldi. belirgin bir aksanı olmaması sanırım yönetmenin tercihi ve gayet de anlaşılır ama taşradan gelmenin insanda yarattığı o farkı da göremedim.)

    bunlar dışında settar tanrıöğen ve nihal koldaş da çok etkileyiciydi. özellikle seren yücenin anne karakterine bakışı beni çok etkiledi. o ailede herkesin bir dramı var çünkü.

    erkan can yine minicik bir rolde mükemmeldi. özellikle filmin sonlarına doğru bartu küçükçağlayanla olan rüya sahnesine ben bayıldım. o sahneyi sanırım unutamayacağım.
    --- spoiler ---

    kısaca ben filmi beğendim. izleyin. gayet güzel. toplum olarak nasıl duygusuz, paranoyak ve faşist bir düzeni büyüttüğümüze dair çok güzel bir hikaye. işin kötüsü buna nasıl alıştığımızın ve görmezden geldiğimizin hikayesi.
  • ben bu filmi feci derecede dostoyevski romanlarına benzettim; özellikle insancıklar* ve ezilmiş ve aşağılanmışlar'a*. ağır, idrakı zor kareler, yavaş giden veya hiç gitmeyen olay akışı, ve en çok da aslında derinlemesine tanıdığımız veya izledikçe tanışacağımız karakterler. tek farklılığı bunların hepsi st.petersburg'da değil de günümüz istanbulu'nda, hiçbir teatrallik barındırmayan, göze sinematografik yansımayan, alelade semtlerde, bahçelievler'de, kuştepe'de yaşanıyor olmasıdır.

    film, olay filmi olmadığı için karakter sunumları ve bunları süsleyen detaylara müthiş önem verilmiş: büyük ihtimalle kahve kültürünü hakir gördükleri için simit sarayı'na gidip orada bir araya gelen gençler, çay içecek paraları olmamasına rağmen taksitle aldıkları milyarlık cep telefonları, üstünde saçma sapan yazılar yazan, çok renkli 'penye' tişörtler, odada ergenlikten hatta çocukluktan kaldığı belli olan 'genç odası' mobilyaları, crt monitörlü, solitaire oynamaktan başka bir işe yaramayan bilgisayar, müzik dinlemek için kullanılan telefon, bağımsız sinemanın demirbaşı masturbasyon sahnesi, duşta kulakları tıkayıp suyun kafaya çarpınca bıraktığı tekdüze boğuk ses, çocuğun odasındaki fenerbahçe bayrağı, doğulu kıza direkt önyargıyla yaklaşan aile bireyleri, kızın koltukta ders çalışan küçük ev arkadaşı, babanın milliyetçi-mukaddesatçı motiflerle bezeli iş bitiren esnaf arkadaşı; bunların hepsi muazzam işlenmiş mekan ve karakter detayları. sevgilisi çocuğun evine gelince 'dur sevdiğim şarkıları bilgisayarına atayım, dinlersin belki' diyor; belki fazla detaycıyım ama şu bile bana kızın çocuğa içten içe duyduğu sevginin katıksız bir hali gibi göründü. bilmiyorum.

    'hiçbir şey'in filmi ancak böyle göze hoş bir şekilde çekilebilir. gerçekten farklı bir yapım. onyıllar sonra ikibinlerin başında türkiye'de ortalama bir kentli ailenin hayatı dendiğinde bu filmin ayrı bir yeri olacaktır.