şükela:  tümü | bugün
  • ingilizce : yayımlamak.
  • orjinali come out of closet 'dir. yani dolaptan cikmak. escinsellerin kendi cinsel yonelimlerini baskalari ile paylasmalaridir/yuzlesmeleridir. ilk come out kisinin kendi ile yuzlesmesi ve kendi cinsel egilimini kabul etmesidir. daha sonra aile, arkadaslar ve topluma sira gelir, gelmesi gerekiyorsa tabi.
  • asilzade kızlarının saraya takdim edilme, balolara katılma ve evlenmeye hazır olduklarının sinyallerini vermeye başlamalarını ifade eden deyim.

    bir de örnek.

    -are any of your younger sisters out, miss bennet?

    -‘yes, ma’am, all.

    -‘all! what, all five out at once? very odd! and you only the second. the younger ones out before the elder are married! your younger sisters must be very young? /pride and prejudice

    ayrıca

    (bkz: come out olmuş türk ünlüler)
  • marc almond 'in stranger things albümündeki muhteşem şarkinin adidir
    kendisi dolaptan çıkmak için pekçok neden sunar:

    hey handsome you
    i’ll take a guess
    you’re sitting pretty
    but an awful mess
    alone on earth
    unwanted guest
    an ugly duckling
    in a peacocks nest

    come out
    come out
    stop hiding in your shell
    and dream aloud
    come out
    come out
    show your sparkling eyes
    and part the clouds

    now don’t despair
    i’m on your side
    a topsy turvy saviour
    in the night
    so follow me
    the melody
    will turn you inside out
    and set you free

    come out
    come out
    stop hiding in your shell
    and dream aloud
    come out
    come out
    show your sparkling eyes
    and part the clouds

    what’s in all this for me
    why should a stranger care
    the sky would be a lonely place
    without a star in sight
    i simply crave your lovely gaze
    star shine down on me

    hey handsome you
    by now i guess
    you’re more than pretty pretty nothing less
    queen of the earth
    the honoured guest
    a night in shining armour on a quest
  • bunu çok zor ve acili bir süreç haline getirmek için çok uğraşan "diş mihraklar" bulunur her zaman ,ama yilmayan, kendisi olmayi göze alan da sonunda gerçekten nefes alabilir
  • erasure 'ın hideaway şarkısına da konu olan durum.

    one day the boy decided
    to let them know the way he felt inside
    he could not stand to hide it
    his mother she broke down and cried
    oh my father
    why don't you talk to me now
    oh my mother
    do you still cry yourself to sleep
    are you still proud of your little boy
    don't be afraid
    you don't have to hide away
    the boy he was rejected
    by the people that he cared for
    it's not what they expected
    but he could not keep it secret anymore
    far from home now
    waiting by the telephone
    there's a new world
    you can make it on your own
    are you still proud of your little boy
    don't be afraid
    you don't have to hide away
    don't be afraid
    love will mend your broken wing
    time will slip away
    learn to be brave
  • bu konuda yazılmış en güzel makalelerden biri;

    http://www.ibnistan.net/express/yildirimsiyah.html

    yıldırım türker, express dergisi, 20.01.1996

    yine açilmak üstüne

    "siyahsın ve bu aşikâr"
    unison işçi sendika'sının gay ve lezbiyen konferansı'nı izlemeye gittiğim brighton'ın en güzel, en saygıdeğer (thatcher'ın zamanında bombalanan) otelinde, yüz metre karelik bir süitte (tesadüf bu ya, thatcher'ın kaldığı), inanılmaz bir lüksün içinde dört sütunlu yatağa uzanmış otelin armağanı çikolataları atıştırıp şampanyamı yudumlarken televizyonda bir skeç izledim. orta sınıf zenci bir aile babası sabahleyin beyaz karısını öpüp işe gidiyor. üst ses, "herkes gibi" diyor durmadan. "herkes gibi yola çıktı, herkes gibi otobüs bekledi, işyerinde herkes gibi karşılandı." bu arada, iş yerinde pek de ciddiye alınmadığını hatta itilip kakıldığını görüyoruz. öğle tatilinde pub'a gidiyor. onunla hiç ilgilenmeyen iş arkadaşlarına yalakalık yapıp, içkiler ısmarlamaya çalışıyor. onlardan biri olmak için şuursuzca çırpınıyor. esprilere herkesten fazla gülüyor vs. aynı gün, bir iş toplantısında yine sonsuz bir çabayla uyum sağlamaya çalışırken içeri giren sekreter "anneniz olduğunu söyleyen bir hanım ziyaretinize geldi" diyor. bir top gibi içeri düşen tombul siyah kadın oğlunu kucaklamak için kollarını açıyor. adam, panikle iş arkadaşlarına bakıyor. perişan olduğunu görüyoruz. koşarak orayı terkedip kendini karısının kucağına atıyor. kekeleyerek, binbir güçlükle "sana bir itirafım var" diyor. "ben... ben... ben bir zenciyim." karısı sakin, "evet, n'olmuş?" diye soruyor. adam büyük bir şaşkınlıkla "ne zaman anladın - ne zamandır biliyorsun?" diye hıçkırıyor. kadın omuz silkip, "başından beri" diyor. adam dehşet içinde, "bile bile benimle evlendin, benim... benim koynuma girdin, öyle mi?" diye yutkunuyor. kadın soğukkanlı, "e canım sen bir zencisin. bunu herkes biliyor" diyor. adam isyan ediyor. "nasıl olur? yürüyüşümü, aksanımı, giyimimi değiştirdim. bütün arkadaşlarım beyaz. ne zaman ırkçılık konusu açılsa, gıkımı çıkarmam." son bir umutla soruyor, "peki, her zaman anlaşılıyor mu?" karısı; "saçmalama. sen siyahsın ve bu gayet aşikar." adam çöküyor.
    insanların ibne olduğu her zaman anlaşılmaz. en azından heterolar tarafından. yoksa bir ibne bir ibneyi, hangi koşulda görürse görsün, tanır. bu da heterolarm çoğuna tuhaf gelir, ibnelerin hetero arkadaşlarından ikide bir duydukları "yok artık sana kalsa herkes ibne" şeklindeki isyanın temelinde bu aymazlık yatar. ibne kendini kandırabilir ama bir başka ibneyi asla! "bütün ibneler üstüme geliyor. benden ne istiyorlar, bilmiyorum" diye hetero toplantılarında ip gözünden yaş yakınan hetero kayıtlı örtük vakaların da trajedisi burada yatar.
    dile getirmek, söze dökmek, adını koymak her zaman için bir dönüm noktasıdır. önce kendinize karşı. (sonra da dünyaya doğru. kendinize açılmanız önemli bir adımdır, insana "tamam artık, ne olacaksa olsun" hissi verir, iyi gelir. kafanızda özgürlükle karıştırdığımız başka hayat olasılıklarına veda edip, ibneliğinizden 'kurtulma' gayretiyle onun bunun canını yakmazsınız. yeterince akıllıysanız, insanların toplam cinsel liberasyonu denen biraz globalleşmeyi hatırlatan, 'cinslerin her ikisini de aynı oranda açık birey' ütopyasını gerçekleştirmeye sizin garip ömrünüzün yetmeyeceğini bilip, kısacık hayatınızı cinsellik tarihi müzesine dönüştürmeyip, vücudunuzu kendi ikna olmadığı bir savaş alanına çevirmezsiniz. güzel. ama yeterli değil. çünkü tek derdiniz vicdan azabı çekmeden yaşamak olamaz. kendiniz olmak istiyorsunuz. kayıtsız şartsız kendiniz. bunun da yolu kendi hayat alanınızın sınırlarını belirlemek ve o alanı kıskançlıkla korumaktan, geçer.
    dünya üstünüze tükürüyor. aşkınız küfüre, hayatın iz alaya yazılmış. açılmak zorundasınız. mücadele etmek zorundasınız. tamam, herkes savaşçı değildir. herkesi sonucu çok ağır olabilecek bir mücadeleye kışkırtmak değil, amacım. ama şu kesin ki herkese uygun bir savaş biçimi, herkese göre taktikler bulunur. meğer ki öncelikle ibnelik konusunda kendinizle girdiğiniz savaştan kayıtsız şartsız galip çıkmış olun. kendinizi sevmeyi, hatta yeri geldiğinde şımartmayı bilin. kendinizi severek, okşayarak ortaya çıkıp "ben ibneyim. haydi bakalım," dediğinizde bir an için dünyanın ağzı açık kalacaktır. o anı iyi kullanmanız gerek. kendini çoğunluktan hissedenler, özür dilemeden konuşan farklılıklardan ürker. bünyenize en uygun mücadele biçimini mutlaka bulacaksınız.
    ama asla geri adım atmayın. sevdiklerinizi üzmekten korktuğunuz sürece kendiniz olamazsınız. sizi sevenlerin sadece hetero bir kadın ya da erkek olduğunuz için sevmediklerini unutmayın. kaldı ki üzüleceklerse üzülsünler. unutmayın; sizin ibneliğiniz kimse için dünyanın sonu değil. her an, her yerde, herkese yerli yersiz "biliyor musunuz, ben ibneyim" diye bağıracak değilsiniz elbette. bazen gönüllerinde sorgu yargıçlığı yatan kimi münasebetsiz heterolar, çoğu zaman da demokrat bir rahatlığa sığınıp pat diye ibne olup olmadığınızı sorabilir. heteroseksüellik 'asal' cinsel yönseme olduğu için sorgulanması hiç düşünülemez. ama onların gözünde size böyle bir soru sorulabilir ve cevap vermekte isteksiz davranırsanız korkaklıkla, ikiyüzlülükle suçlanabilirsiniz. yok öyle yağma! o küstahlara gerekli cevabı verin; özel arzunuzla açıldınız. kimsenin sizi 'itirafa' zorlamaya hakkı yok.
    açılmanın bir süreci var, tabii. yalnız değilsiniz. bunu sık sık kendinize hatırlatın. yalnız değilsiniz. olmanıza imkan yok. sakın o kadar böbürlenmeyin. dünyada kimsenin yalnızca kendine has, eşsiz bir kimlik problemi olamaz, önce ibne bir arkadaş edinin. kişisel devrim, onun odasında ya da sizin odanızda sabahlara kadar konuşup kıkırdaşmanızla başlar. sonra başkalarını bulursunuz. seviştiklerinizle bile dost olabildiğinizi gördüğünüzde yolun yarısını katettiniz demektir. yalnız değilsiniz.
    yürürlükteki, dolaşımdaki dili sorgulamaya geldi sıra. hepimiz öncelikle baskıcı, dünyamızı yok sayan bir dille kuşatılmış durumdayız. yeni keşfettiğiniz, adını koyabildiğiniz ibneliğiniz bu dile karşı sizi en azından alıngan kılar. ama alınganlığın verdiği hırçınlıkla sizi kuşatan o dili sorgulamanız, giderek kendi dilinizi örgütlemeniz mümkün değildir. açıldıktan sonra sizi bekleyen en kanlı savaş dolaşımdaki egemen dille olacaktır. ezenin diliyle ezilenin dili çoğunluk hayatın karmaşık pratiğinde birbirine geçişimlidir. uyanık olmak zorundasınız. bu konudaki en ufak tembellik, en ufak kayıtsızlık kendi ezilmenizi meşrulaştırmaya hizmet edecektir. şu an, şu koşullarda sevgili yurdumuzda diyelim kürt meselesine kayıtsız kalma hakkına sahip değilsiniz. bir kere açıldıktan sonra, adınızı en yaygın, en aşağılayıcı küfüre yazdıktan sonra artık güvenceli bir orta sınıf aklıselimi-ne aboneliği sürdüremezsiniz. kendi küçük alanlarınızda 'başarılı' olup; belirli bir oranda dokunulmazlığı garantiye alıp heteroseksist dünyanın onayıyla serinlemeyi seçtiğinizde en abartısız terimiyle katliamlara suç ortağı olacağınızı unutmamakta yarar var. birlikte durursak; sesimizi, gücümüzü bir araya getirirsek bu ilk elde ürkütücü gelen 'doğru ol yoksa kurtlar kapar' tehdidine güle oynaya karşı koyabiliriz. kendimizi sevmenin yolu budur. kendimizi sevdiğimizde korkularımızı da yeneceğiz. bütün korkularımızı.

    otel süitinin 'çalış bende' diyen muhteşem ampir masasında oturmuş bu yazıyı yazarken yukarda belirttiğim savaşın somut bir zaferinin üstünde oturur gibiyim. ingiliz ibnelerinin 90'larda hızlanan mücadelelerinin geldiği nokta çünkü, burası. beş yıl önce thatcher'ın çıkardığı bir yasayla kızışmış olan bu savaş elbette ki ibnelere yaramışl.. yasa eşcinselliğin promosyonunu yasaklamak ibaresi altında sanatın, edebiyatın, hayatın her alanında eşcinselliğin dile getirilmesini, tanıtılmasını, 'varsayılmasını' yasaklamayı amaçlıyordu. bu yasanın çıkmasıyla başta ülkenin ileri gelen ibneleri ortaya çıktı, açıldı. binler, yüzbinlere el verdi. şimdi eşcinselliğe yönelik en ufak bir saldırı çok şiddetli bir karşılık görüyor. ülkenin en büyük sendikası olan unison'un örgütlü yüzbinlerce eşcinsel üyesi var. her yıl kongrelerini yapıyorlar, işte brighton'ın bu en görkemli grand oteli de bu yıl bu amaçla tutulmuş. bu londralı aristokratların tatillerini geçirdikleri eski, tutucu müessese ve çalışanları biraz şaşkın, hayli mesafeli suratlarıyla işçi sınıfının azgın militan gay ve lezbiyenlerine hizmet veriyor. ikiyüz odası ibnelere kapatılmış otelin balo salonunda belki dünyanın kaymağı beyler ve hanımlar bir nikah kutlaması sonrası dehşet içinde bu en "alt sınıf" ibneleri yararak oteli terkedip rollce royce'larma, jaguar'larına ulaşmaya çalışırken mutlaka içlerinden "şu krallığımız da ne hale geldi, allah kahretsin" diyorlar. ama içlerinden. kongrenin konuğu milletvekilleriyse ibnelere eşitlikçi bir dünya vaadediyor. ben de konuğu olduğum bu beşyüz delegeli kongreyi izlerken altı yıl önceki ingiltere'nin ne kadar farklı olduğunu düşünüyorum. her şey ne kadar hızla değişiyor. değişebiliyor.
  • birinci süreç kendi duygularını kendinle paylaşmaktır. en sancılısıdır. kendine açılmaktır.

    bir gün kalkarsın birisinin senin için çok ama çok önemli olduğunu fark edersin. farklı bir şekilde önemlidir senin için; hani insanların genel geçerde tarif ettiklerinden farklıdır. o insanın sendeki yerini tanımlamak için kelimeler aramaya başlarsın, garip bir huzursuzluk sarar. kimi zaman duyduğun duygudan rahatsız olur, adlandıramaz ve aynı zamandan o duygudan kurtulamazsın. o duygunun seni aynı derecede mutlu ve huzursuz etmesi oldukça şaşırtıcıdır. kimi zaman dostluk, arkadaşlık, aşkımsı duyguları birbirine karışır, aynı potada eriyip gider, kafa karışıklığı çok ama çok fazlalaşır. söz konusu insandan uzaklaşmaya, hissettiğin duygudan kurtulmaya çalışırsın. adeta ruhuna işleyip senin bir parçan olan bi şeyi kendinden çıkarmak ister gibi. yapamazsın, çabaladıkça canın yanar ama o insanı tekrar gördüğünde tüm yaralar gelip geçer.

    kafa karışıklığın belli bir noktaya geldiğinde kimi zaman etrafınla paylaşır, yardım istersin. onların tarafsızlıklarının senin göremediklerini görüp adlandırmasını. kimse sorduğun o kadar önemlidir ki.kimi zaman seni herşeyin ötesinde sen olduğun için seven kişiler, adını bulup çıkarır senin yerine koyar; aşk. kimi zaman sana garip garip bakar, kendini daha bi yalniz, daha bir kötü hissetmene sebeb olurlar. etrafında eşcinsel dostların varsa, olay daha bi normalize edilir senin için. çünkü onlar bilirler, senin yerine adını çok daha önce sen daha önce minik minik hoşlanmalar yaşar da bunun adlarını koymaya çalışmazken farkındadırlar. ama bilirler, sadece onlar bunun senin yaşaman gereken bir süreç olduğunu bilir, gerektiğinde senin için yanında olurlar.

    isim koymak bir dönüm noktasıdır artık. isim koymak belki yanlış, belki yetersizdir. zira kelimeler, adlar o kadar yetersiz o kadar can atıcı, o kadar ayrımcıdırlar ki. kendi tanımlamakta yetersiz kalırlar. kötü gelirler. kendinle örtüştürmekte zorlanırsın. bahsedilen şeylerin hissettiklerinle ilgisi yoktur.

    zordur ilk come out; kendini kabullenmekle değil duygularının başkalarının uydurduğu isimlerle ilişkilendirmektir. senin kimi zaman sadece söz konusu duyguyu yaşamak için varolduğunu hissedecek kadar doğal, doğru gelen duygunun aynı zamanda şaşırtıcı bi şekilde uzak, farklı, yabancı gelmesidir. kendine o kadar doğal gelen bi şeyin aynı zamanda yabancı gelmesi ürkütücüdür. acabaları beraberinde getirir. bazı bazı başkaları tarafından uydurulmuş tablolara, resimlere kendini oturtma çabasını beraberinde getirir. iğreti duran bir sürü elbisenin provasını yapmaktır kimi zaman.

    bir gün uyanırsın, başkalarının uydurduğu isimlerin, kavramların senin için anlamı olmaz. başkalarının değil kendi elbiseleri giymenin zamanı gelmiştir. başka portrelere, resimlere misafir olmanın değil kendininkileri yapmanın zamanıdır. işte o zaman tüm kavramları sana en doğal gelen halleri ile açıklamaya, tekrar tanımlamay başlarsın. o zaman sevginin cinsiyeti olmadığını fark eder. tüm ötekileştirmeler anlamsızlaşır.