şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: confessions) saint augustine in en önemli kitabıdır. wittgenstein ın yararlandığı zaman tartışması da bu kitapta yer almaktadır. kitabın zamanla ilgili bölümlerinin bir kısmı imge yayınlarından çıkan "zaman kavramı" adlı kitapta mevcuttur.
  • augustinus 'un yazmış olduğu ve yaşamını en iyi şekilde öğrendiğimiz eseridir. ismi itiraflar anlamına da gelmektedir. ayrıca confessiones'in dünya edebiyatında özel bir önemi de vardır. çünkü bu eserin, dünya edebiyatında ilk gerçek otobiyografi olduğu söylenebilir.
  • st antuan kilisesinden satın alınabilir bir eserdir bu.
    dominik pamir tarafından türkçeye çevrilmiş -çok iyi bir çeviri olmasa da- en azından kafanızda bir fikir oluşturması açısından alıp okumanız cidden farzdır.

    buradan latincesi; http://www.thelatinlibrary.com/august.html , buradan ingilizcesi; http://ccat.sas.upenn.edu/…/englishconfessions.html okunabilir.
  • aziz augustinus'un eseri sonunda latince-türkçe çift dilli olarak yayınlandı, hoca henüz hediye etmediği için okuyamadım. (bkz: beleşçilerin demek istedikleri) tez vakitte ele alıp okumak isterim. şimdilik künyeyi vereyim ve eserin önemi üzerinde durayım yeter. künye şu:
    augustinus, itiraflar, çev. çiğdem dürüşken, kabalcı yayınevi, birinci baskı, 2010.

    kabalcı evvelce morus'un utopia'sının ve erasmus'un stultitia laus'unun latince-türkçe çevirilerini aynı zamanda "latincesini görmesem de olur, zaten türkçesinden de pek bir şey anlamıyorum, başımı ağrıtıyor" okuyucuları için sadece türkçe olarak basmıştı, aynısını bu kitap için de yapmış, isterseniz sadece türkçesini de satın alabilirsiniz [örneğin bkz. http://www.netkitap.com/…tinus-kabalci-yayinevi.htm
    http://www.bolcaal.com/…--augustinus_u_r_n_7589.htm
    http://www.idefix.com/…asp?sid=qplbs232f62t6xsw2b4n vs.]. iki versiyon arasında büyük bir fiyat farkı var, bu da yayınevinin masraf defterinde tutturmaya çalıştığı ölçüyle alâkalı. ne kadar çok masraf olursa fiyatı da o kadar çok şişiyor. bu kitabın latince-türkçe basımı o kadar önemli bir olay ki neticede bu şişkinliği de doğal karşılamamız gerekiyor. zira eserin kaleme alındığı i.s. 3-4. yy.'dan günümüze, her dönemin ve yüzyılın kendine has etmenleriyle yoğrulmuş batı entelektüalitesinin (entelektüel + aktüel) gündeminden çıkmayan bir din-felsefe metni ancak i.s. 2010'un haziran'ında türk(çe) okuyucusuyla tam teşekküllü buluşabildi. "buna da şükür" dedirtecek cinsten bir durum bu.

    türkçe konuşan ve duyan entelektüel kafaların, yazıldığı dilden oku(ya)madığı kaynak metinleri kendi dilinden de okuyamaması, o konuda yazılmış bir tutam makalede ve telifte de söz konusu eserlerden yaptıkları alıntılar ya çeviri ya da ikincil kaynak nezdinde "aktarımın aktarımı" dehlizine ve "aracı kaynak ne verdiyse" aymazlığına düştüğünden, güdük kalıyor. augustinus'un confessiones'inin yani itiraflar'ının, özellikle de latince-türkçe basılması onu, uzunca bir dönem aynı kaderi paylaştığı, batıyı batı ve değerlerini de "o" değerler kılan sayısız eser arasından "diğer talihliler gibi" sıyrılmasını ve genel entelektüalitenin üzerindeki zulmetin bir nebze olsun dağıtılmasını sağlıyor. üniversiteler, yayınevleri ve "sorumlular" tarafından sistematize edilememiş bir yapıdaki bireysel çabalar, değirmenin taşıma suyuyla dönmeyeceğinin bilincinde olanlara bile duygusal bir umut veriyor, o umut da olmasa, zaten değirmen öğütecek materyali bulamayacak. bu değirmenin ömür törpüsü mü yoksa umut törpüsü mü olduğunu zaman göstereceğinden burada kesip tekrar confessiones'e dönüyorum.

    sizi en yalın şekilde düşündürmeye ve yine size tarihsel bir empati kurdurmaya çalışayım.

    bir an için kendinizi yüzyılların birikimi üzerinde doğmuş yeni sekt'in yani hıristiyanlığın giderek kendini gösterdiği ve roma köprüsü üzerinden daha fazla insana ulaşarak eski pagan düşünce tiplerinden farklı olan yeni bir anlayışı egemen kıldığı bir dönemde yaşayan, arayış içindeki bir insan olarak düşünün. sadece 'arayan'ların bileceği türden bir kaybolmuşluk hissiyle yaşam yolunuzu anlamlı kılmaya çabalıyorsunuz. yüzlerce yıllık bir süreçte şekillenmiş bazı felsefe ekollerini ve yaşam tarzlarını deniyor ancak içinizdeki boşluğu bir türlü dolduramıyorsunuz. bir dönem edebiyatla (1.12), şiirle (1.13), hiç sevemediğiniz yunan diliyle (1.14) ve saçmalık olarak gördüğünüz mitolojik pagan diniyle (1.16) ilgileniyorsunuz ancak içinizdeki yarık daha da açılıyor. çocukluk kusurlarının ardından (1.19; 2.1; 2.2; 2.3; 2.4; 2.6; 2.8;) dünyevî aşkların (3.1), tiyatroların (3.2), retoriğin (3.3), cicero'nun hortensius'undaki dilin (3.4) etkisinde, sadece bedenen değil dil bakımından da oradan oraya savruluyor ancak bir türlü içinizde kabaran açlığı gideremiyor ve diliniz tatmin edici bir sese kavuşmuyor.

    manici öğretiyle tanışmanıza (3.6-10) rağmen içinizdeki sıkıntı yitmiyor, "ne yazık ki gittikçe uçurumun derinliklerine düşüyorum" diyorsunuz. on dokuz - yirmi sekiz yaş arasında "tutkularınızın kölesi olarak" özgür sanatların peşinde kibirli, boşinançlı ve aşırı gururlu biri olarak daha da kirlendiğinizi düşünüyorsunuz. "yaşam felsefesi" diye yuttuğunuz haplar midenizi ağrıtıyor, "halkın boş beğenisine kapılarak tiyatrolardaki, şiir ve samandan taçlar elde etme yarışmalarındaki, aşırı tutkulu oyunların havaîliklerindeki alkışları arar" (4.1) olduğunuzu dile getiriyorsunuz. sadece bedenen değil, zihnen de yasak ilişkiye giriyor, büyücülüğü tanıyor (4.2), astrolojiyi öğreniyorsunuz (4.3; 7.6). beri yandan bir arkadaşınız ölüyor (4.4), acınızı (4.6) bastırmak için kartaca'ya gidiyor (4.7) ve seyahatlerin, dünyevî ilaçların, heveslerin, huzurun aslında aradığınız şey olmadığını kabullenmek durumunda kalıyorsunuz (4.8-10). beri yandan aristoteles'in kategoriler'ini (4.16) ve manikeist faustus'un (ve diğerlerinin) sözlerini kafanızda tartıyorsunuz (5.3; 5.5; 5.6-7; 5.10-11; 5.14; 7.2; 8.10) ancak öğreti bir türlü yetmiyor, yettiremiyorsunuz.

    derken bir gün milano'ya gönderiliyor, orada aziz ambrosius ile tanışıyor (5.13), onun isevî fikirlerinden etkilenerek arayışınızın sonlandığını düşünmeye başlıyorsunuz (6.3), evvelce geçtiğiniz her yol bataklıkken isevî öğretinin sunduğu her fikri esenliğe taşıyan tek bir yolun farklı görünümleri olarak algılıyorsunuz. aziz ambrosius'un konuşmalarındaki ışık gözünüzü kamaştırırken (6.4) kilisenin "insanı tanrı'nın yeryüzündeki sureti" kılan "tanrı insandadır, insan da tanrı'da" (1.2), "tanrı her yerdedir" (1.3), "tanrı dile gelmez bir yüceliğe sahiptir" (1.4), "tanrı en yüce iyiliktir" (2.10), "tanrı pişmanlık içindeki yüreği her zaman kabul eder" (5.2), "tanrı bozulabilir değildir", "var olan her şey iyidir, çünkü tanrı'nın eseridir" (7.12), "var olan her şey tanrı'yı yüceltir" (7.13), "tanrı'yı duyular aracılığıyla bulamayız" (10.7), "tanrı'ya ulaşabilmek için belleği de aşmak zorundayız" (10.17), "tanrı bellektedir" (10.25), "tanrı içimizdedir" (10.27), "insanın tek dayanağı tanrı'dadır" (10.29), "hem tanrı'ya hem de sahte iyiliklere sahip olunamaz" (10.41), "tanrı evreni kendisiyle birlikte sonsuz olan kelâmıyla yarattı" (11.7), "tanrı'nın sonsuzluğu zamanın dışındadır" (11.11) vb. düşüncelerini öğreniyor ve böylece ölümden beter olarak gördüğünüz "askıda kalma" felâketinden kurtulduğunuzu anlasanız da (6.4), tanrı ile dünya arasındaki bocalamanız sürüyor (6.11).

    hıristiyanlığın etkisinde tanrı'nın saf bir ruh olup olmadığını (7.1) ve kötülük problemini (7.3; 7.5; 7.7) irdelerken tanrı'nın size acıdığını ve esenlik sunduğunu düşünüyorsunuz (7.8). bu arada "tanrı'nın mutlak varlığı" (7.11) ve yine "tanrı'nın her şeyin yaratıcısı olduğu" (7.12) konusunda insanı ışığın kendisi gören yeni-platoncularla çatışıp ("yeni-platoncuların öngördüğü yol tanrı'ya götürmez" için bkz. 10.42) isevî öğretinin etkisiyle insanın ışığın kendisi değil, ışığın kendisi olan tanrı'nın yeryüzündeki sureti olduğunu (7.9) düşünüyorsunuz, bu da sizin tanrı'yı keşfiniz (7.10) anlamına geliyor. böylece geçmişteki kusurlarınızdan sıyrıldığınızı anlıyorsunuz (7.14).

    doğru yolu bulduğunu düşünenlerin yabancısı olmadığı bir güvenle, doğru ile yanlışın yaratılmış her şeyde nasıl bir arada olabildiğini soruşturuyor (7.15) ve kötülüğün "tanrı'yı küçümsemek" (contemptus dei) olduğu sonucuna varıyorsunuz (7.16). tanrı'yı tanıma yolunu anlatıyor (7.17) ve bu yolda isa'nın tanrılığını (7.19), gerçek arabuluculuğunu (10.43) kutsal kitaptaki alçakgönüllülüğe ve esenliğe götüren yolu (7.21) bilmeye / kabullenmeye başlıyorsunuz. yetinmiyor başka paganların da (örnek: victorinus) hıristiyan olmasıyla mutluluk duyuyor (8.1-4), geçmişin kör alışkanlıklarını kötülüyorsunuz (8.5). geçmişinizde sizi esir alan maddî dünyanın kusurları içinizde bir tür öfke doğuruyorsa da, ruhunuzun asıl hissettiği şey acıdır. bir dönem ne kadar kusurlu olduğunuzu düşünerek duyduğunuz acı hissi sizi geçmişle hesaplaşmaya itiyor. peki, sizin bu hesaplaşmada kaleme alacağınız satırların konusu ne olur? konusu siz olur, içeriği de genel hatlarıyla yukarıdaki gibi. dahası bu itiraflar'ın ne gibi bir işlev göreceğini şöyle açıklarsınız:

    "sed quo fructu id volunt? an congratulari mihi cupiunt, cum audierint quantum ad te accedam munere tuo, et orare pro me, cum audierint quantum retarder pondere meo? indicabo me talibus. non enim parvus est fructus, domine deus meus, ut a multis tibi gratiae agantur de nobis et a multis rogeris pro nobis. amet in me fraternus animus quod amandum doces, et doleat in me quod dolendum doces... sed neque me ipsum diiudico. sic itaque audiar." (10.4)

    "peki, ne yarar elde etmeyi umuyorlar [bu itiraflardan]? kutsal lütfunla sana ne kadar yaklaştığımı işittiklerinde kutlayacaklar mı beni, yoksa günah yükümle nasıl yavaşladığımı işittiklerinde dua mı edecekler benim için? bu kişilere açacağım kendimi. [bu itirafların] hiç de azımsanmamalı yararı, yüce tanrım, bu sayede birçoklarımıza ulaşacak lütufların, yine birçoklarımız sana el açacak. bende sevsin kardeşlerimin yüreği senin sevilesi olduğunu öğrettiğin şeyi ve yine bende kederlensin senin kederlenesi olduğunu öğrettiğin şeyi... fakat yine ben yargılamıyorum kendimi. [sadece] bu şekilde dinleneyim [istiyorum]."

    eserin sonraki yüzyılların üzerindeki etkisine sonra dönelim, şimdilik bu entiri hazmedilsin. bu şekilde, adım adım okunayım istiyorum, sic itaque legar, gerçi non legor non legar!
  • saint augustin'in gerçek aşkın, tanrının tanımını yaptığı; bu kavramları kendi deneyimlerine dayanarak açıkladığı eserinin adı.
  • augustinus’un ünlü “itiraflar (confessions)” kitabında, allah’a karşı arzunun tüm insanlarda var olduğuyla ilgili iddiaya tanık olmaktayız:

    "bu arzu sadece benle veya benle beraber birkaç kişiyle sınırlı değildir; hepimiz mutlak olarak mutlu olmayı isteriz… onlar, sana bir ödül beklemeksizin ibadet etmektedirler, çünkü sen onların sevincisin. mutlu yaşam sadece budur; sen’den keyif almak, seninle ilgili olarak ve senden ötürü. yaşamın mutluluğu budur ve bu senden başka hiçbir yerde bulunamaz. mutlu yaşam gerçekten dolayı sevinçli olmaktır; bu ise sende, yani gerçek olanda sevinçli olmak demektir… herkes bu mutlu yaşamı ister, bu yaşam ki mutlu olarak nitelenmeyi bir tek o hak eder…"
  • günahları itiraf etmek ve günahların itiraf edildiği her seferinde açılan boşluğu tanrı'yla doldurmak; st. augustine'in ikili hazzı. alttan boşalıp üstten dolan danaidlerin kovası gibidir itiraflar; jouissance'la dolup taşar. fallik olan hazzın kör kuyularına saplanıp kalmadığı için her yerden dolar augustine'in kuyusu, kuytusu, kadınlaştırdığı bedenindeki oyukları (sapıklığın tarihi üzerine yazan her kimse, bu bahsi -meister eckhardt'da da olan- es geçmemeli)
  • aziz augustinus un kitabı. rafta bir senedir bana bakıyordu, çekip aldım. okudum. az kalsın katolik olacaktım. şaka lan şaka. ama neden olmasın ki hazır papa da buradayken...neyse

    imdi bu augustinus denen romalı arkadaş aziz olmadan önce epey ceviz kırmış. anası monica muhterem bir kadın, zaten sonraları kilise onu da azize ilan ediyor ki buna ben de inandım. gece gündüz dua eden bir kadın bu.

    tgagaste diye bir yerde doğuyor adamımız. bugünkü cezayir herhalde. o zamanlar roma nın eyaleti. emin değilim gidin vikipedia ya bakın ben kitaptan bahsedeceğim.

    'kalbimiz sende ebedi istirahate çekilene dek huzur bulamayacak', diye başlıyor ve on üç bölüme ayırdığı bütün bir kitap boyunca tanrıya yakarıp duruyor.

    çocukken çaldığı armutlardan tutun da bir türlü vazgeçemediği kadın tutkusundan neredeyse bu on üç kitap boyunca yaka silkip duruyor.
    aziz augustinus bir türlü kendini tanrıya adayamıyor ve bu durumunu şu özlü ve pek ünlü sözüyle anlatıyor 'tanrım beni iffetli kıl ama hemen değil'

    kitap boyunca verdiği belagat derslerinden, yaşadığı erotik serüvenlerden annesin kendisi için akıttığı gözyaşlarında bahsedip duruyor.
    bütün bunları yaparken de içten bir tavırla tanrıya övgüler yağdırıyor ve karanlıkta geçen otuz yılı için özürler diliyor.

    şaka maka bu gün hristiyanlıktaki ilk günah fikrinin bu denli güçlenmesi biraz da bu aziz'in işidir erenler. bebeklerin bile ruhunun kirli olduğunu yazıyor bir yerde. arayış içinde geçen yıllar. zengin çocuklarına dersler veriyor, konuşma ve ikna sanatıyla ilgili, ki romalılar pek sever bunları.

    yolu manicilerle kesişiyor. dokuz uzun yıl onlarla yaşıyor. kolay olmuyor ayrılışı. ama hiçbir zaman tam bir manici de olmuyor, hep eleştirel bakıyor onlara da.

    malumdur ki azizimiz felsefe alanında da hayli şöhret sahibi. zaman konusunu on birinci kitapta işliyor. bu konuda en uyuz olduğu şeyse: 'tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?' sualidir. o da 'bu tip sorularla kaşınanlar için cehennemi hazırlıyordu' diye komik bir cevabın verilebileceğini ama kendisinin bununla yetinmeyeceğini söylüyor. cevabı da gayet açık veriyor.
    'tanrı evreni yaratmadan önce hiçbir şey yapmıyordu...' diye başlayıp hayli farklı bir zaman yorumu yapıyor.

    zaman yoksa o srırada diye bir şeyin olmayacağını da söylüyor.
    geçmiş, şimdi ve gelecek hakkında çoğumuzun hiç düşünmediği şeyleri söylüyor. neyse. sonra annesinin gözyaşları ve tanrının inayetiyle hidayete eriyor işte.

    pipisinin ve midesinin delice zevklerini bırakıp aziz oluyor.

    güzel kitap. türkçeye direkt latinceden çevrilmiş. daha önce de sanırım fransızcadan çevrilmiştir. dominik pamir adlı yazar tarafından.
    çeviriyi çiğdem dürüşken hanımefendi yapmış. sağolsun
  • "...ben o kadar kucuk bir cocuk icin buyuk bir gunahkardim."

    "...ne de olsa ben et ve kandim, gecip giden ve geri donmeyen bir ruzgar nefesinden fazla degil."

    "...sevgisi ugruna kendini olduren dido'nun olumune yanmayi ogrendim; ve ayni zamanda, tum bunlarin ortasinda, ben oluyordum, senden ayri, tanrim ve hayatim, ve kara bahtım ugruna tek bi gozyasi dokmedim."