şükela:  tümü | bugün
  • hastanin kendisi ve dis dunyanin varligini yadsidigi az rastlanir bi sendrom
  • capgras sendromu kadar popüler ve bilindik olmasa da, yanlış kimliklendirme sendromları arasında en ilgi çekici olanlardandır.

    cotard sendromu yaşayan biri tarafından kendisinin ölü olduğu iddiasıdır. cotard’ı olanlar sıklıkla kendilerinin ve dünyanın varlığından şüphe duyarlar. bu sanrılara sıklıkla (paradoksik şekilde) intihar girişimleri ve düşünceleri eşlik etmektedir. genellikle, cotard sanrısında gerçek dışılık hissi, görsel tanıma zorluğu ve kişinin bedeninin çürüdüğü ve kötü koktuğu inancı vardır. cotard sanrısının nedeniyle ilgili olarak araştırmacılar arasında uyuşmazlık vardır. bazı araştırmacılar bunu bir muhakeme bozukluğu olarak görmektedir. bazıları ise bunun capgras sanrısının daha şiddetli bir biçimi olduğunu ve nöral yolaklara daha fazla hasar içerdiğini belirtmektedir. başka görüşler ise bunun kişiler arasındaki bir atıf farklılığı olduğunu öne sürmektedir, daha içsel odaklılar cotard, daha dışsal odaklılar ise capgras yaşama eğilimindedirler.
  • (bkz: zombi)

    ruhsal sorunu olan hastaların öldüklerini zannetmesi

    http://www.milliyet.com.tr/…010/1308134/default.htm
  • tutulan 24 saatlik nöbetten sonraki sendrom.
  • (bkz: ölürgezer)
  • "bu hastalığa yakalan insanlar ölü olduklarına inanırlar. bazen bu öldüğü inancını ispat etmek amacıyla intihar girişiminde bulunabiliyorlar. bu yönüyle hastalık çevresinden ziyade kişinin kendisi için ölümcül sonuçlar barındırıyor. bu hastalık fransız nörolog jules cotard tarafından keşfedildi.

    bu bir akli depresyon ve intihar eğilimleri sendromudur, öyleki bu durumda hasta herşeyini kaybetmiş olmaktan şikayet eder; tutkularını, vücuduun bir kısmını yada tamamını, genellikle öldüğünü ve yürüyen bir ceset olduğunu düşünür. bu hayal genellikle hastanın kendi çürümüş etlerinin kokusunu alması ve teninde kurtların gezindiğini iddia etme derecesine kadar uzar. sonraki fenomen kronik bir şekilde insanları uykudan mahrum eden yada amfetamin/kokain psikoz acısı veren tekrarlayan bir deneyimdir. çelişkili olarak, ölü olmak sık sık ölümsüz olma ulusuna hasta verir.

    nöropsikiyatrik bozukluk olan “yürüyen ceset sendromu” amerikan psikiyatri birliği’nin ruhsal bozukluklar listesine girdi.

    şizofreni ve bipolar bozukluk gibi hastalıklarla bağlantılı olan sendroma yakalanan insanlar öldüklerini, etlerinin çürüdüğünü, bazen de yaşamsal organlarının ya da kanının olmadığını düşünüyor.

    bazı hastalar bunu kanıtlamak için intihar ediyor. oldukça az rastlanan sendrom 2008 yılında 53 yaşında filipinli bir kadında görüldü. ölü olduğunu söyleyen kadın ailesinden morga götürülmesini istemişti. “yürüyen ceset sendromu” hastalarına ilaç ve beyne elektrik şokuyla tedavi uygulanıyor. hastalık henüz yeni olduğu için kesinleşmiş bir tedavi yöntemi yoktur.

    hastalık bir çok açıdan cotard sendromunun belirtilerini taşıyor.

    cotard sendromu ise ilk defa 1880 yılında jules cotard tarafından tanımlanmıştır. ender rastlanan bu sendromda nihilistik hezeyanlar, kendisine ve dış dünyaya yabancılaşma, ölümsüzlük düşünceleri, hallüsinasyonlar, intihar düşünceleri ve negativizm görülür. kadınlarda daha sık rastlanır. başlangıç yaşı ortalama 52’dir. hastalık nâdir olarak ergenlik döneminde de ortaya çıkabilir. çalışmalarda cotard sendromu’nun birçok psikiyatrik ve organik hastalıkla birlikte olabileceği gösterilmiştir. etiyolojisinde birçok faktörün rol oynadığı düşünülen bu sendromun psikiyatrik sınıflandırma sisteminde yerini bulabilmesi için daha fazla araştırmaya gerek vardır.

    cotard sendromu hastalığı fransız nörolog jules cotard tarafından 1882'de tanımlanmıştır."

    http://www.aktuelpsikoloji.com/...
  • hannibal'in 10. bolumunde de islenmis sendrom.
  • beyin tümörleri şizofreni veya paranoyalarla ortaya çıkan kişinin organlarının yok veya çalışmadığına inandığı enteresan ve bir o kadar da yaygın olmayan bir sendrom..
  • felsefenin temel sorusu “ben kimim?” sorusuysa insanın hemen bunun ardından sorması gereken soru “biri olarak var olduğumu nereden çıkarıyorum?” sorusudur. işte cotard sendromu biri olarak var olmanın farkında yani bilincinde olmanın belirli bir isme, işe, yaşa, hatıralara, yargılara sahip olduğunu bilmekten çok daha fazlası olduğunu, rasyonel bir özne ile kim olduğunu bilen bir özne arasında apaçık farklar olduğunu, kimliğin ya da benliğin sahip olunabilecek herhangi bir şey değil de bir ilişki olduğunu hem zihin teorileriyle ilgilenen filozoflara hem psikiyatrlara ve nörologlara hem de biz sıradan ölümlülere açıkça gösteren bir kimlik bozulmasıdır. ne yazık ki bir şeyin gerçekte ne olduğunu bilmek için o şeyin bozulmuş haliyle karşılaşmamız, yüzleşmemiz gerekiyor. evet bu heidegger’in öğrettiği ilk şeylerden biri (bkz: martin heidegger). o yüzden heidegger'den sonra gelenler ve her şeyi tersten anlayanlar olarak her yapıyı önce güzelce bir bozuyoruz, sonra yapıp, yaptığımız şekliyle biliyoruz. artık neyi biliyoruz kim bilir.

    öncelikle şunu kabul ederek başlamak gerekiyor: tüm bu saydığım isim, yaş, geçmişe ait hatıralar, yani otobiyografik bilgilerin hepsi bir temsil. kendi kendimize bir kekeme gibi tekrar tekrar anlatarak kurduğumuz bir karakterin özellikleri. kendimizi bilirken de ikincil olduklarını, hatta bir kurguya dönüşmelerinin bile an meselesi olduğunu çoktan anlamışsınızdır. benliğimizi tanımlayan tüm o sosyal roller de; anne, oğul, dost, sevgili, kardeş, çalışan, patron, öğrenci olmak gibi roller, o rollerin verildiği sosyal evrenin gerçekliğiyle birlikte bizim bir uydurmamız olabilirler. kendimiz diye bildiğimiz çoğu şey başkaları tarafından bize verilmiş olan şeyler. yani kendin olarak kendine yutturduğun kişi aslında başkası. neyse ki descartes yetişiyor da kaybettiğimiz kendimizi bulduruyor (bkz: rene descartes). descartes’la birlikte öğrendiğimiz şey şu: uyduruyor, yanılıyor ve yanıltılıyor, yutturuluyor ve yutuyor olsak bile yanıldığımızı düşündüğümüz müddetçe yanılan ve yanıldığını düşünen biri var demektir. düşünüyorsak varız. yani demek istediğim hem düşünüp rasyonel olarak çıkarım yaparak hem var olmadığımızı söylememiz mantıksal bir zeminde kesin olarak imkansız bir şey. yoksan zaten düşünemiyorsundur. işte asıl sen olan şey tam olarak o düşünen şey. cotard sendromuysa mantıksal olarak imkansız olan bir şeyin vücut bulmuş hali olarak karşımızda duruyor. bir insan düşünerek var olmadığı sonucuna varıyor. düşünüyorum ki yokum.

    cotard sendromuyla yaşayanlar iç organlarının yok olduğunu, çürüdüğünü, çünkü kendisinin bir ceset olduğunu, ölü olduğunu hatta ve hatta hiç var olmadığını iddia ediyor. düşünmem var olduğumu kanıtlamama yetmiyor. mesela biri kalbinin yerine başka bir şeyin attığını, bir diğeri ise morga götürülmesi gerektiğini çünkü ölü olduğunu ve bedeninin çoktan kokmaya başladığını söylüyor. biri ise zaten hiç var olmadığını iddia ediyor. şu anlattığım haliyle sendrom bir kendilik kayması, kaybı ya da bozulması olarak kişinin zamanda sürekliliğinin bozulması yani otobiyografik bilgilerini unutması; daha doğrusu uzun ya da kısa süreli hafıza kaybı türü bir şey değil. sendromu yaşayanlar isimlerini, nerede yaşadıklarını, çocukluklarını, aşık oldukları insanları, ailelerini biliyorlar. öteki taraftan bu kendilik kaybı birinin akıl fonksiyonlarını yitirdiği için rasyonel bir özne olarak sayılamayacak duruma gelmesi de değil. düşünüp, yargılayabiliyor, yaptıklarından sorumlu olduğunu biliyorlar. akli fonksiyonlarını devam ettirip kendisinin bir şekilde farkında olup ama kendisinin olmadığı çıkarımına varan bir … şey. şey diyorum çünkü bu sendromu yaşayanlar da kendilerinden birinci tekil şahıs olarak bahsetmiyorlar. genelde “bu” ya da “şu” olarak; bir nesne olarak bahsediyorlar. eğer bedensel olarak yaşam fonksiyonlarımı sürdürdüğümün bilgisi yani yaşıyor olduğumun algısı kendim olduğumun bilincinde olmam için zorunluysa nasıl oluyor da kendimin bilincinde olarak aynı zamanda kendimi cansız, ölü olarak bilebilirim? ya biliyor olduğum ben değil ya ben bilen değilim.

    soruya cevap olarak cotard sendromunda bedenden kopulduğunu, bedenin atık, cansız bir şey olarak görüldüğünü, bu yüzden de özne olma bilincinin bir nesne olma bilinciyle yer değiştirdiğini söyleyebiliriz. ne yazık ki durum bu kadar basit bir şey değil. ölü olduğunu bilen birinin ölü olduğunu bilmesi bir nesnenin kendini bir nesne olarak bilmesi gibi bir şey; kirazın kiraz olduğunu bilmesi. kiraz biliyordur yine kendisini de cotard sanrısına yakalanan kişi gerçekte ölü olmadığından bu mantık ilkesini bozmuş oluyor. bu arada "gerçekte ölü olmak" ne demek bilmiyorum. aslına bakarsanız nesne olarak kendimizin bilincinde olmamız bir sorun değil hatta gerekli bir şey ki genelde ben dediğimiz şey dış dünyada diğer nesne ve bedenlerle iletişimde olan, onlardan nesne olarak etkilenen bedenimiz. mesela ben, evet bizzat kendim, artık kimsem, her “ben kimim?” dediğimde kendimi ellerime bakarken yakalıyorum. her seferinde sanki benliğimi ellerimde arıyormuşum gibi; ellerim beni kendime kanıtlayacakmış gibi. yaptığım şey algılanabilir bir nesne olarak bedenimin varlığına sığınmaya çalışmam. aslında bu gerekli gibi duruyor. yani kendimi nesne olarak bilmem kendimi özne olarak bilmeme içkin. fakat bu bir aitlik, sahiplik değil. bedenden başka bir şeyim de bir bedene sahibim durumu değil. bu, bilincimin kendiyle kurduğu duyusal ve duygusal bir ilişki. her şeyden sıyrılmış haliyle "ben" dediğim saf, katıksız kökten ve tüm sembol ve temsillerden önce gelen kendimi deneyimlemem; kendimle ilişkim. diyeceğim o ki cotard sanrısı özne olmak için nesnelik deneyiminin zorunluluğunu ortaya koyarken kendini bilmenin, "ben" olmanın bir ilişki olduğunu da kanıtlıyor. sendroma kapılan kişi bir bedeni yaşıyor olarak fark edemiyor, şu dünyada kurması gereken en samimi ilişki olan duyusal ilişkiyi kuramıyor, kendini bedensiz olarak duyumsuyor. yalnız dikkati çekmek istediğim şey şu: duyusal ve duygusal ilişkinin yokluğu yine duygusal olarak kuruluyor: bedensizlik duygusu. bu yüzden cotard sendromu tek temalı bir sendrom olarak tanımlanmıştır. tek bir duygunun tüm gerçeklik ve inanç ağını değiştirdiği bir sendrom. yine de ne olursa olsun bir düşünce ya da inanç değil de bir duygu. oysaki algı, duyular ve duygular şu fani yaşamda en çok güvendiğimiz şeylerdi. duygunun bize gerçek olanı vermesi gerekiyordu değil mi? kendime ölü olduğumu hissettiren duygu ve kendime canlı olduğumu hissettiren duygu aynı gerçeklikte. peki hangisi gerçek? neyse ki hegel’le 5 duyunun sağladığı bilginin yani algının en geçici ve yanıltıcı bilgi olduğunu çoktan öğrendik de algı boyutunda kalırsak her ikisinin de gerçek olduğunu biliyoruz (bkz: georg wilhelm friedrich hegel). ben hegel’in yalancısıyım.

    rapor edilmiş cotard sendromu vakalarından ve klinik araştırmaların bazılarından bahsederek bitiriyorum. ilk vaka daha sendroma ismini veren jules cotard ortalarda yokken 1788’de charles bonnet tarafından rapor ediliyor. oldukça yaşlı bir kadın kısmi bir felç geçirdikten sonra ailesinden kefene sarılıp tabuta konulması gerektiğini çünkü ölü olduğunu söylüyor. rapora göre kadın birtakım değerli taşların toz halinin içirilmesi ve afyon ile tedavi edilse de bir kaç ay sonra ölü olduğunu yeniden hatırlıyor. 100 yıl sonra cotard notlarında önce beyninin, sinirlerinin, göğsünün, midesinin ve bağırsaklarının olmadığını, sonra da içinden tüm olarak yoksun olduğunu iddia eden matmazel x isimli bir hastasından bahsediyor. yemeye ihtiyaç duymadığı için kadın açlıktan ölüyor. 1996’da iskoçya’da motosiklet kazası geçiren bir adam tedavisi bittikten sonra tedavi sırasında onu öldürdüklerinden, yaşamadığından emin olduğunu söylüyor. 2003’te yunanistan’da psikiyatrlar beyninin var olmadığını ve kafatasının boş olduğunu düşünen birinin intihar teşebbüsünden sonra tedavisine başlıyorlar. 2009’da belçikalı doktorlar kliniklerine gelen bir adamın şikayetinin öldüğü ama henüz gömülmediği için çok fazla anksiyeteye sebep olduğunu öğrendikten sonra kliniğe yatışını yapıyorlar. 2012 yılında japonya’da doktora giden bir hasta doktora “sanırım ölüyüm. sizin bu konuda ne düşündüğünüzü öğrenmek isterim.” demesinden sonra mantıksal olarak ölü olarak konuşamayacağını kabul etse bile ölü olduğunu hissettiğini söylüyor.

    2002 yılında ingiliz adam zeman ve belçikalı steven lauyers, nörologlar, bir sabah uyandığında ölü olduğunun bilinciyle uyandığını söyleyen graham’ın beynini pet taramasından geçiriyorlar (bkz: pozitron emisyon tomografisi). bu cotard sendromlu bir hastanın alınmış ilk pet taraması oluyor. graham’ın beyninin parietal lob ve frontal lobtaki metabolik aktivitesi o kadar yavaş ki neredeyse anestezi halindeki biri ya da bitkisel hayattaki birinin beyin fonksiyonlarıyla aynı. zeman yaşayan birinde böyle bir ölçümle ilk defa karşılaştığını ve bunun açıklanabilir bir şey olmadığını söylüyor. bilinç ve de kendinin bilincinde olan bir akıl hakkındaysa gerçekten bilimsel olarak hiç bir şey bilmediklerini söyleyip nasıl oluyor da bir kendilik bilinci geliştirdiğimizin bir muamma olduğunu söylüyor. yani nöronlar halt etmiş. tabi ki bir nörolog nedensel bir çıkarım yaparak bu yavaşlamış beyinsel aktivitenin graham’ın kendini ölü olarak hissetmesinin sebebi olabileceğini söyleyecektir. bir filozofsa bu nedensellik ilişkisinden de şüphe duymanın kaçınılmaz olduğunu açık ve net olarak bildiği için, bilimsel bilginin kendi metotlarının doğruluğunun kanıtlanabilirliğini sonsuzca sorguladığı için, beyinsel aktivitenin hisse sebep olduğunu değil de bu hissin böyle bir beyinsel aktiviteye temel olup olmadığını sorgulamaya devam edecektir. ya da belki kendini ölü olarak bilmek ve beyindeki nöronların durumları bir nedensel ilişki içinde değildir de bir ve tek durumun kendini akılda ve bedende iki farklı dışavurumudur. toparlıyorum. cotard sendromunun düşündürdüğü temel şey şu: biri olarak var olduğumuzu, bir özne olduğumuzu, “kim?” sorusuna cevap olarak var olduğumuzu ne akıl yoluyla savunabiliyoruz ne de algılarımızla, duygularımızla kanıtlayabiliyoruz. insanın içinden her “sen benim kim olduğumu biliyor musun!?” diye bağıran birini duyduğunda ayaklarına kapanıp “koçum sen nereden öğrendin kim olduğunu, allah aşkına bana da söyle, kafayı yiyeceğim” demek geliyor. ama gerek yok. kendimizi bize verilen kimliklerin haricinde gerçek bir özne olarak nasıl bozup nasıl kurabileceğimizi ve bu şekliyle varlığımızı akıl ve algı yoluyla kanıtlayamasak bile yine de nasıl kanıtlayabileceğimizi merak edenleri felsefeye davet ediyorum. gerçi boy verilmiyor, boyu aşıyor, çok derin ama su çok güzel. gelin.