şükela:  tümü | bugün
  • bir ekşi sözlük yazarı.
  • fr. renk
  • çok içten entarileri olan, hoş bir yazardır. bir gün yine oturuyoruz, les tontons'dayız. bilen bilir, paris'te brancion yolu üzerindedir. bizim her zamanki mekanımız, şirin tatlı bir yerdir. daha doğrusu sonradan her zamanki mekanımız olacaktı.

    oturuyoruz dedim ama, o sırada couleur'la tanışmıyoruz tabi, kendisi karşı masada oturuyor, bir ekşi yazarının hakkında olmadık bir hikaye uydurmasını bekliyordu. efendim sigara içmek için dışarı çıkacaktım, çakmağımın olmadığını farkedip kendisine yaklaştım, e tabi madem paris'tesin öyle "bilader ateş var mı?" denmez. bi abidikli gubidiklik yapmak şart. masaya yaklaşıp "couleur" dedim ama cümlenin geri kalanını türkçe yazıyorum, sakın aklınıza fransızca bilmediğim falan gelmesin. "renk, dedim üç farklı kokunun birleşiminden oluşur." derin bir nefes aldı couleur, kokuları ayrıştırıp rengi solumak istercesine uzun uzun baktı camdan dışarı, tabi ben hala sigara krizindeyim, o kadar da fransız olmadığımdan durumu uzatmak istemedim. ama anladım ki, aklından bir gençlik anısı geçiyordu, 18 yaşına dönmüş kurt cobain'i anıyordu. fırsattan istifade masadan çakmağı kapmamla soluğu dışarıda aldım.
    sonrası malum, geri geldim tanıştık hoştur beştir.
    dedim ki "couleur, madem paris'e kadar gelmişiz sırf şu entariyi girebilmek için, şarap da içelim tam olsun." neyse efendim biz dedikoduya kaptırmış gidiyoruz, tabi aslında fransızca konuşuyoruz, yoğurt kabıdır, bar taburesidir şarabın da etkisiyle iyice dağıtmışız.
    couleur dedi ki "bak aritra, neyin peşindesin bilmiyorum, neden durduk yere anlatıyorsun bunları? amacın ne? ayrıca neden paris'teyiz?"
    gülümsedim, barney stinson'ın ne iş yaptığı sorusuna verdiği gülümsemeydi, fekat paris'teyiz, bu sebeple ucu açık bir anı olarak bırakıyorum.

    işte bu, sevgili sözlük, içten ve kendine has bu yazarın nickinin neden "couleur" olduğunun hikayesidir.
  • okumayı mizah dergilerinden öğrenmiş. (ha bu arada annesi çeyiz sandığının içinde taşırmış bu dergileri...) önce resimlerine bakıyormuş, sonra resimler bitince sıkılmış mecbur öğrenmiş. hatta bi süre çaktırmamış okumayı öğrendiğini ki kendisine okumaya devam etsinler... böyle de çocukluğundan kalan bişey tembellik...

    atilla atalay başlığında buluştuk kendisiyle, "ornitorenk"deki kıvamda bir arkadaşlıkla danışmanlık hizmeti veriyoruz birbirimize... öyle ki, düğününde çeyreğimi damadın yakasına takarken iğneyi hafiften batırmayı ihmal etmem ayar olsun diye, o derece... sevimli falan diil, bildigin güzel bi suser bu arada kendisi...
  • özgürlüğüne pek bi düşkün, sözlükteki en içten, en samimi yazarlardan biri.
  • [o anda guillaume (de digulleville), teslis'in önemini hiç kavramamış olduğunu fark ediyor ve melekten açıklama istiyor. melek şöyle cevaplıyor: "peki, başlıca üç renk vardır; yeşil, kırmızı ve altın rengi. bu renkler dalgıçların ipekli harelerinde ve tavus kuşu gibi bazı kuşların tüylerinde bir arada görülür. üç rengi bir yapan yüce kral, bir maddeyi de üç yapamaz mı?" asil renk, yani altın rengi baba olan tanrıya atfedilir; kırmızı da oğula; çünkü oğul kanını dökmüştür; kutsal ruha da yeşil, "la couleur qui verdoye et qui reconforte".] carl gustav jung - rüyalar