şükela:  tümü | bugün
  • bira şişesi kapağının içinde plastik bir parça vardır.

    --- spoiler ---

    çoğu hafta pazar günü bile çalışan ve madalyaları koyacak yer bulamayan ben, dünyanın öbür ucundaki proje ortağına, whatsapp aracılığyla işle ilgili bir şey sordum. gelen cevap bir kasa bira fotoğrafıydı. çünkü günlerden cumartesiydi.

    --- spoiler ---

    o lastik parçaya, conta denir.
    o kapağa da, contalı kapak!
  • ona yıllar önce "beraber olmayalım, mutsuz oluruz" demiş ve karşılığında "mutlu olacağız diye bir kural yok ya, bizde mutsuz olalım." yanıtını almıştım.

    "o dahi anlamındaki de'yi ayır yoksa senin ananı sikerim cumartesi çalışmak" diye tansiyonu yükseltmiş ve ilk defa şiddetli bir kavgaya giden süreci başlatmıştım. onunla olmak istemiyordum; cuma akşam üstü dedin mi, gök gözlü pelikanlar gibi tek ayağım üzerinde dans etmek ve tatili kutlamaktan başka bir amacım olmuyordu. fakat musallat olmuştu; şehir değiştirip yeni bir kimlikle hayata devam etsem bile cumartesi çalışmak, bedenime değil ruhuma, eksik düşüncelerin çapraz koşular yapıp yıprattığı varlığıma aşık olmuştu. her cumartesi omzumun üzerine konan lanetli bir baykuş gibiydi ve ben ne yazsam okuyor, ne içsem aynısından istiyordu. benim mutsuzluğumla besleniyor ve bundan keyif alıyordu.

    ardı sıra devam eden yıllarda kendisini geliştirdi, neredeyse yenilmez oldu. şuursuzca koşturabileceğim geniş alanlar yaratmadığı gibi üzerimdeki baskısını da arttırdı. geçen cumartesi, ev taşıyacağım bahanesiyle ilk defa çalışmadım ve pazartesi ofise geri döndüğümde yıllık izinden dönmüş parlak dişli, bronz tenli bankacılar gibiydim. ne iş yaptığımı bile unutmuş, "abi ben burada mı çalışıyordum" diye bulvar üzerindeki dükkanları teker teker dolaşmıştım. denize girmiş, suyun altında bir balığı takip etmiş, çıktıktan sonra top oynamış ve akşam üstünün en çok yakıştığı dört yerden biri olan çıralı'da fotoğraf bile çekmiştim. zaman her şeye fazlasıyla yetmiş ve cumartesi çalışmaya olan öfkemi harlamıştı.

    aradan bir hafta geçti ve her zaman olmam gereken yerdeyim yine. bu hafta sonu kısa geçecek, pazartesi ağzından küçük ateşler çıkaran demir pullu bir ejderha gibi geri geleceğim.
  • bugün gittiğim iş görüşmesinde, yağmurdan sırılsıklam olmuş ıslak köpek gibi görüşme odasında otururken, maaş olayına girmeden direk sorduğum sorunun öznesi. ne yazık ki cevap evetti. artık yüzümü nasıl ekşittiysem kadıncağız; ama ara sıra çalışmayabiliyor ya da önceden planlanan bir şey varsa izin verebiliyoruz dedi. kendini suçlu hissetti, insanların haftada iki gün dinlenmek ve eğlenmek hakkının direk yüzde ellisini gasp edip geriye yalnızlığın resmi günü pazar gününü bıraktığı için belki de pişman oldu. akşama kadar mı diye sordum, bana bakmadan evet dedi.

    hafta sonu oynadığım onlarca iddaa, sayısal loto, on numara gibi şans oyunlarından birisi tutsaydı da acele para kazanmak zorunda kalmasaydım, orada cumartesileri çalışmanın insan sağlığını ne kadar tehdit ettiğini bile kanıtlardım. kadın gözleri dolarak çalışanlarından özür dilemeye bile giderdi ama sistemi suistimal etmek için gerekli sermayem yok. mecburen kabul ettim. yarın ilk günüm olacak ve şimdiden cumartesi çalışacak olmanın gerginliği var üzerimde. pazar günü ise ne yapacağımı bilmeden akşam olacak. işte o pazar akşamına dikkat etmem lazım. sonumu bir pazar gecesi getirecek. parliament pazar gecesi sinemasının yıktığı basit hayatlardan herhangi birisiyim.

    cumartesi çalışmak o kadar pis bir şeydir ki kutsal cuma akşamlarının içini boşaltır. mutluluk dolu cumartesi sabahları yerini sıkınıtıya bırakırken, dışarıya çıkmak için en güzel zaman olan cumartesi akşamında, insanın yorgunluktan dışarı çıkası gelmez. hayat enerjisini sömürür ve pazar gününe posası kalmış bir vücut bırakır. o posa kendini toparlayamaz bir günde. pazar gecesi öldürmek ister kendini ve pazartesi sabah yaşayan bir ölü gibi gider oturur masasının başına.

    tanrım, bana cumartesi çalışmayacağım ve ay sonunun hızla geldiği basit bir iş ver. beynimi evde unutsam bile, akşama kadar idare edebileceğim kadar komplike olsun. ticket versinler, öğlen iskender yeyim. amin.
  • "memurluğa uzanan yol, cumartesi çalışmanın çileli taşlarından örülür"

    abraham lincoln, siyasete aktif olarak atılmadan önce illinois'teki hukuk bürosunda cumartesi günleri çalışır ve bundan sürekli şikayet ederdi. onu abd başkanlığına götüren ve en iyi abd başkanlarından biri olmasına sebebiyet veren en önemli etken, geçen haftanın değerlendirmesi ve gelecek haftanın planlanmasıyla geçen cumartesi mesaileriydi. büroya gelip kendisine kahve yaptıktan sonra, günlüğüne bu işin ne kadar berbat ve insanın sinirlerini oynatan bir işgüzarlık olduğunu, tek günde yeterince dinlenemediği için pazartesiye de mutsuz ve moralsiz başladığını yazardı. en güzeli devlet memurluğu deyip cumartesisine lanet ettikten birkaç yıl sonra, yani 1847'de, birleşik devletler temsilciler meclisi'ne seçildi. artık cumartesileri çalışmadığı için keyfi yerindeydi ve siyaset için yaratıldığını düşünüyordu. cuma akşamı dedin mi, ciddi abraham'ı dairede bırakıyor ve sakalını sıvazlayarak ıslıkla terk ediyordu meclisi. cumartesi günleri erkenden balığa gidiyor, kitabını alıp bir ağacın altında kafa dinliyor yahut oğlu robert ile oyun oynuyordu. cumartesi çalışmamak, abraham'ı daha zeki ve daha çalışkan yapmıştı. pazartesi günleri, gerek siyasi arenada gerekse temsilciler meclisinde kasırga gibi esiyor ve rakiplerini alt ediyordu. cumartesi çalışmadığı için rahatlayan zihni ve açığa çıkan zekası 1861'de başkan seçilmesine neden oldu. dört sene süren başkanlık kariyerini ise john wilkes booth bir suikastle bitirdi. john wilkes'in cumartesi çalışmaktan dolayı akıl sağlığını yitirmiş bir meczup olduğu resmi kayıtlara geçmese de kulaktan kulağa yayıldı.

    aradan yaklaşık 150 yıl geçtikten sonra, memurluğa uzanan yolu bu sefer ben örüyorum. çileli taşlarım bitmek bilmiyor, bir kahve daha yapıp öfkemi kayıt altına alıyorum. dolmakalem yerine internet icat oldu, bunun dışında değişen pek bir şey yok. abraham ne hissettiyse, onun bir benzerini hissettiğime eminim. sadece cumartesi çalışmamak için memurluğu yahut siyasete atılmayı düşünüyorum.

    belki günün birinde tamamen yanlışlık ve tesadüfle devlet başkanı olursam, cumartesi çalışmanın insan haklarına aykırı olduğunu bir bildiriyle yayınladıktan sonra halkımla bira içmeye giderim. diyanetten kıstığım bütçeyi, halkım içsin güzelleşsin, cenneti yaşarken tatsın da aklının prangalarını kırsın diye kullanırım. öğrencilere bira indirimli olur, sonradan gülümseyerek anlatacakları anılarında küçük de olsa bir yer kaplarım. tuborg'u da kamulaştırır ve bir şekilde o şirketin başına geçerim. heveslerim ve nefretlerim geçici değildir. anladın mı tuborg ve cumartesi çalışmak?
  • bitmeyen cuma başlığını gördükten sonra, haftasonunu iki gün olarak değerlendiren insanlarla aynı gezegende olduğuma ve benzer beslenme alışkanlıkları geliştirdiğime bir kez daha şaşırdım. madem çok gerekli bu sik, herkes çalışsın. madem haftasonu iki güne kadar çıkabiliyor, beni de azad edin o zaman. kadın-erkek eşitliğinden bile daha önemli bence bu konu; kadınların benden çok üstün olduğunu ilkokulda anlamıştım zaten. ben, tüm kainat sistemindeki en ilkel halka gibi hissediyorum kendimi, cumartesi günleri ofiste teneke gibi bakarken. çekingen kerkenezler gibi ciyaklıyorum, kimseler duymayor. hayatımın yegane amacı, cumartesi çalışmamak oldu lan; modern hayata ve insanın binlerce yıllık serüvenine gel! parmağımı karşındakinin göğsüne bastıra bastıra siyasi görüş bile bildirsem "gençliğin şanından" diyecekler ama içimdeki isteksizlikle siyasete bir türlü atılamadım. çok da teklif gelmedi. biz tekliflerin gelmediği yeni nesiliz; her şeyi isteksiz yapmaya ve beklemeye mühürlendik. kusura bakmayın abilerim, sabahın köründe fight club izleyince aforizmalar da oradan geliyor.

    "biz kendi aforizmalarını yaratmaktan ziyade; hazırlarından nemalanan akbabalarız"

    kendi derdimizi biz değil, başkaları anlatıyor. kimliklerimizi pantolonun cebinde unutmuşuz; yıkanınca tüm bilgiler silinmiş. kime baksam ben; "aa aynı ben" insanlarıyla birlikte koca şehirde yaşıyoruz. her gün aynı şeyleri yapıp, aynı şeylere bakarak, daha güzel günlerin umuduyla bekliyoruz. rüyamda bile sözlüğe bakıyordum bu gece; bıkkın gözlerle uykumun geldiğini söyleyip bilgisayarı kapattım. windows'un kapanış sesi rüyamda duyduğum son sesti. yavaşça yatağa süzülüp, gözkapaklarımı indirdim. gözlerimi kapattığım an, hayata uyandım. hiç uyumamış gibi yorgundum, oysa en az 6 saat uyumuş olduğuma emindim. arada kalmışlığımla yatakta oturup uykusuz okudum biraz. en komik yerlerinde bile, dudaklarımda tebessüme dair bir iz olmadığına emindim. yalnız başımayken gülmüyorum sanırım, kahkaha atmak enerji kaybı gibi geliyor. yoksa, sevgili uykusuz her zamanki gibi güzel bir sayıyla çıkmış. böyle adamlar olmalı daha fazla; bankalarda-fabrikalarda-memuriyetlerde-okullarda daralan insanları kurtarmanın bir yolu olmalı. her gün milyonlarca güzel fikir çöpe dökülüyor, her gün milyonlarca insan hayal etmekten vazgeçiyor. kredi kartı reklamları bile tam bu noktadan tekmeliyor, "hayallerinizi ertelemeyin" sikkoluğundan dem vuruyorlar. bana verdiğin krediyi erteleyecek misin e be köylü kızı? ebeni köylü kızı.

    cumartesi çalışmak, başka gezegenlere açılan bozuk yıldız kapısı gibi. kurak, sıcak, anlamsız ve verimsiz bir gezegen. tek günlük cehennem gibi; cezanı çektikten sonra akşam geri dönüyorsun. şehire zımbalamak için bulunmuş olan bu yöntem, tek günlük başka şehir kaçamaklarını da namümkün hale getiriyor. haftanın 4 günü iş - 3 günü tatil ile emekli olmayı bile düşünmeyecekken; şimdi, emekli olayım, küçük pansiyonları gezip kitap yazayım diye hayaller kuruyorum. akıllarındaki kitabı yıllarca içinde taşıyıp, bir seferde yazan insanların yerine kendime koymak ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor: vasconcelos'un şeker portakalı, marquez'in yüzyıllık yalnızlık'ı, muzaffer izgü'nün zıkkımın kökü gibi. tüm beceriksizliğimi uzun yıllar içinde ehlilleştirip, kitap yazmak istiyorum. bunun ne kadar önemli bir olay olduğunu bildiğimden, daha tek bir cümlesine başlamış değilim. hemen başlayacak da değilim. okumam gereken kitaplar listelerimi taşırmışken, bir kitabı zamansızlık nedeniyle çok uzun sürelerde bitirirken, kitap yazmaya çalışmak beni bu serüvenden daha ilk sayfada soğutur. oysa, hayatın ılıklığını hissetmek istiyorum artık. ne soğuk bakışlar, ne de çok sıcak gündem. termodinamiğin kanunları geçerli olsun yeter. insanın sonradan uydurduğu tüm çalışma kanunları, değer üretme sikkoluğu, iş hukuku, referanslar ve portfolyolar cehenneme gitsin.

    akşamları hiçbir şekilde okuyamıyor; kitabın arkasındaki bir noktaya sabitlenip duruyorum. çalışırken müzik dinlemek mümkünken, kitap okumak imkansız. binlerce şarkı, kulaklarımın birisinden girip diğerinden çıkıyor. 60'ların sonundan 80'lerin başına kadar olan büyülü dönemde ortaya çıkan grupların görkemine hayret ediyorum sıklıkla. tanrı iksiri katmışlar sanki tüm tatlı sulara; yaratıcılıkta sınır tanımamışlar. akımlar yaratmış, dünyayı değiştirmişler. bunları, benim şu andaki halimden daha gençken yapmış olmaları; zaman içinde dünyanın hangi eksende geliştiğinin küçük bir göstergesi olsa gerek. küçük makinelere çevirdiler bizi; kitap okumamız gereken zamanlarda çalışıyor, gezmemiz gereken zamanlarda bekliyoruz. küçük bütçeli terminatörleriz, önüne gelen her şeyi yok edip; ne uğruna yaşadığını bilmeyen. ses telleri koymamışlar, sesimizi yükseltemiyoruz. ölümümüz de gözümüzdeki ışığın aniden sönmesiyle olacak, kimse fark etmeyecek. başka birisini anında koyabilecek kadar seri üretimiz. farklı değiliz.

    yaptığım her şeyi daha iyi yapan insanlar var, 7 senede bir kendi üzerine çöken ekonomik sistemde işsizlik korkusuyla evcilleştirilen küçük bir hayvanım. aynı işi daha ucuza yapan insanların cumhuriyetinde, gitmezsem sorunların çıkacağı bir cumartesi çalışanıyım.
  • "olmak istediğin son yer burası, değil mi?"

    nemsiz, pırıl pırıl bir havanın ofisin camlarından sektiği bir cumartesi sabahındayım. yapraklarını döken ağaçlar görevlerini tamamlamış, sadece baharın gelmesini bekliyor. ne yaptıkları ve ne yapacakları, ağaç daha tohuma düşmeden belli olduğu için bu hayat döngüsünde kararsızlık ve bundan kaynaklanan sıkıntılar yaşamadıklarına eminim. yapraklarını döken bir ağaçsan yapraklarını dökersin, değilsen aynen devam edersin. fakat cumartesi çalışmaktan tiksinen bir insansan, buna yapacağın pek bir şey olmaz. herkes cumartesi ofise gelirken, sen gelmemezlik yapamazsın. açıklayamazsın, mantıklı bir eksene oturtamazsın. haftanın altı günü gelerek ay sonunda alacağın parayı, haftanın beş günü gelerek elde edemezsin. yedirmezler. patronluğun çıkış noktası da "ulan aynı parayı veriyorum zaten, neden benim için daha fazla çalışmasın"dan çok farklı bir şey değildir. güneş ışığının camdan sektiği ışıltılı bir günde, önceki günlerde ne yaptıysan aynısını yapmaya çalışırsın fakat zor gelir.

    geç uyanmış başka birisinin elinde gazete ve ekmekle sallana sallana evine yürüdüğünü görmeyi hazmedemezsin. uzun sürecek bir kahvaltı, kahvaltı sonrası miskinliği, belki bir film, belki de maç. hiçbir şey yapmamak bile cazip gelir, hafta içi cebelleştiğin işlere göz ucuyla bile bakamazsın.

    geçen sene şimdi gibi, yemin töreninde dikiliyordum. tören rahat denilen kol sikici pozisyonda, askerliğin biteceği o şahane günü düşlüyordum. geride kalan hiçbir şey zorunlu olmayacaktı, isteklerim doğrultusunda bir hayat yaşamaya çalışacaktım. kurmay albay bir şeyler gevelerken, ben en ön sırada özgürlüğe övgü düzüyordum kafamda. cumhuriyetin yılmaz bekçiliği, elifin kağnısı, kızkardeşimin gelinliği yerine insansızlık özlemiyle yanıp tutuşuyordum. bir aydır her şeyi birlikte yapmaya çalışırken, erkek altkümesinde tüm insanlıktan soğumuştum.

    şimdi esas duruşa gerek yok, deri bir koltuktayım. ne hikmetse askerde hissettiğim bu sıkışmışlık hissini yeniden yaşıyorum. cumartesi çalışma ısrarına olan tiksintimi enerjiye dönüştürebilsem, antalya'nın bazı caddelerine elektriği bizzat verecekken; ben daha öncelerde yaptığım gibi bu nefreti yazıya döküyorum.

    özet geçmem gerekirse: ananı sikeyim cumartesi çalışmak.
  • çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı ile mimarlar odası istanbul şubesi, hakkımda "bu adamı cumartesileri boş bırakmayın, sırtından kırbacı eksik etmeyin" diye genelge yayınladığından beri her cumartesi işe geliyorum. ağza alınmayacak küfürler ederken ağzımı açmıyor, akla hayale sığmayan intikam planları yaparken çaktırmıyorum.

    cuma gecelerimin katili, tek günlük haftasonlarımın müptezel babası oldu lan bu. tek pazar günü yetmiye, miladi takvimin vagonları arasında sıkışıyor nefes alamıyorum. bir gün daha fazla yaşamak için yalvaracak yaşlılığım gözlerimin önüne geldikçe, koşmak istiyorum dışarılarda. "keşkeler galaksisi"ne bir kara delik değil, "iyi ki'ler evreni"ne parlak bir yıldız olmak istiyorum ulan, daha ne kadar metaforlarla yardırayım?

    emekliliği öne alsınlar, 25-35 arası olsun. sonra ölene kadar çalışıyormuş taklidi yaparım, sorun değil. çıkıp gezebilecekken, yamaç aşağı yuvarlanıp krater göllerinin kenarında kamp kuracakken, kablosuz bungee jumping yapıp ölüme meydan okuyacakken, ben güvenlikli bir sitenin daha da güvenlikli bir ofisinde, en ufak bir tehlike duymadan akşamları ediyorum. hayatın tropikal tadını unutalı uzun zaman oluyor, fabrikasyon lezzetleri bıkkın darbelerle parçalıyorum. sıkılıyorum, sıkıldığıma sıkılıyorum. elimden bir şey gelmediği için ellerimi sevmiyorum, çirkin geliyor on parmağımın hepsi. işaret parmağım bana dönük, beni suçluyor. yeterince cesur olmadığımı anlatmaya çalışıyor; hayalini kurduğum hayatları yaşayan insanlardan dem vuruyor. şu anda, olimpos sahilinde beyaz taşların üzerinde uzanıp denize sevinçle bakan insanların siluetleri geçiyor gözlerimin önünden. her zaman çıktığım ortaçağ kalesinin taş penceresinden aşağı ayaklarını sarkıtıp, engin maviliklere kendilerini veren insanların dingin ruhları, sarsıyor ruhumu. kıskanıyorum. hayata dair istediklerim çok fazla değilken, minimumları bile karşılayamamak, elime veriyor bu cumartesi sabahında.

    forever young dinleyerek, her zaman genç kalacağım sanrısının tadını çıkarıyorum. belki de hayatımın zirvesi tam olarak şu an; bundan sonra aşağı inişler başlayacak. teker teker çıktığım basamaklardan, ikişer ikişer ineceğim. cumartesi çalışmalara bile hasret kalacağım, isimsiz bir hastanenin beyaz çarşafları üzerinde tüm vücudumu hareket ettiremeyip, gençlik günlerini özlemle anarken.

    uzun zamandır bahsetmek istediğim konuya bu başlıkta gireceğimi tahmin etmiyordum ama: belki de şu an, yatalak halimin gördüğü rüyayım. dudaklarının kenarında minik bir tebessümle 50 sene öncesini, 2009'un yaz aylarını hayal ediyorum. sıkıntılarım ve her cumartesi bitmek bilmez bir ısrarla bu başlığa yazmam bile güzel geldiği için, tekrar genç olduğum günleri düşünüyorum.

    kendi kendimin dedesiyim ve vefalı bir torun olarak, başucu hikayeleri anlatıyorum yaşlı halime. sadece beni duyduğunu bildiğim için, dijital göstergelerdeki hayat izleri hiç sönmüyor. gençliğimde buluyorum hayatı, gençliğime bakıyorum. her şeyden şikayet eden, memnuniyetsiz, ne istediğinden emin olmayan, parasız pulsuz, bir türlü doğrulamayan çocuk, komik geliyor. kafasına taktığı şeylere kahkahalarla gülmek ve hafiften dalga geçmek istiyorum. yatağımdan doğrulup, bu hergele ile deniz kenarında rakı içmek ve nefret ettiğini bildiğim halde fasıl yapmak istiyorum.

    bu genç adamı bir tek ben anlıyorum, neden cumartesileri çalışmaktan bu kadar nefret ettiğini, neden sürekli yazdığını, neden içtiğini ve neden yalnızlığı çok sevdiğini benden başkası bilmiyor. ben o'yum. o, benim ölmek üzere olan beynimin gördüğü düş. hayata tutunacak belki de tek dalım.

    cumartesi çalışmak, en azından yazmak isteyip de uygun zamanı beklediğim entrylerime yuva oluyor. ağlama duvarım, günlüğüm, hayal kurma kontrol panelim, zaman makinem ve hayat enerjisi veren enerji içeceğim oluyor. ama yine de eklemeden geçmeyeyim, adet yerini bulsun.

    sikerim cumartesi günleri çalışmayı lan. bıktım.
  • bir tiyatrodur, patron "madem maaş veriyorum cumartesi de gelsinler" diyerek kendi egolu keriz rolünü oynar, çalışan da gelip yarım gün çay - kahve içerek, nette dolanarak, yalandan 2 rapor sayfasına bakıyormuş gibi yaparak kendi rolünü. cumartesi çalışmak, eline 3 kuruş para geçince hemen bir startup kuran kafasız cheap charlielerin inatlarından ve aptallıklarından sadece zarar ettiklerini anlamadıkları bir tiyatrodur. olabilecek en yakın zamanda iş değiştireceğim, kimisi kariyer hırsından her gün ölen, kimisi referanslı yatış işlerini gerçek iş zanneden ve benimkiyle kıyaslayan totoş arkadaşlarıma filan durumdan bahsetmiyorum çünkü yorumları bende haklarında gerçekten düşündüklerimi dümdüz söyleme dürtüsü yaratıyor ve söylesem, kan çıkar ahahasdf. iş değiştirmem için başta neredeyse her hafta istanbul havalimanı'nı 2 kere kullanmam gibi bir sürü sebep var ama onca saçmalığın arasında bana bu kararı aldıran tek sebep cumartesi yarım gün çalışma olayı. cumartesi sabahı duş alıp giyinerek ofise kahve içmeye gitmek çok ağır geliyor. kendi işini kurmak isteyen heveslilere yegane nasihatim şu, cumartesi kimse çalışmaz, boşuna çay - kahve, elektrik - su parası ödemeyin tatlım keriz gibi.
  • emeklilik yaşının 65 olduğu bir ülkede, 25 yaşında çalışma hayatına başlayan bi birey, ömür el verdi, 65 yaşına kadar çalıştı ve 40 yıl sonra emekli oldu. bu arkadaş, 40 yıl boyunca yılda 52 gün fazladan çalışmış oldu. yani, 52x40=2080 gün. bu da kabaca 6 yıl yapıyor.

    yani bu adam hayatının 6 yılını küt diye kafadan patrona vermiş oldu. ne için ? kocaman bir hiç. hakkını alabiliyor mu ? tabi ki de hayır.

    işte böyle bir şey cumartesi çalışmak. sikeyim böyle işi.
  • zaman makinesi olsa, eski günlere gidip kadeş antlaşması'na cumartesi çalışanların lanetleneceğine dair madde koyduracağım. hiyerogliflere kazıyacağım elceğizimle, cumartesi çalıştıran patronların ibretlik öyküsünü. böyle, cumartesi günü eli mouse'tayken donmuş; british museum'da sergileniyor. tüm insanlık; moderatör bıraktıranlar, ölmek istemeyen yaşlılar, altına sıçıp alkışlayan çılgın bebekler, şafak sayan kısa dönemler ve atının yemini çıkarmak için sabahın köründen beri çalışan tüm arabacılar şahidim olsun ki, benim başka derdim yok. allah kahretsin ki yok, hayatımdaki diğer herşeyden gayet memnunum. dışarıda hava güzelken, ben başkasının sevişeceği yatak odasının duvarına niş çizmek, döşemeyi yükseltmek, payetli elbiselerini koyacağı dolaplara karar vermek istemiyorum. mimarlık, başkasının sefasını süreceği hayatı planlarken kendi hayatını çukura gömmekse; tüm t cetvelleri, ucu tıkanan rapidolar, layerlar, jurilerdeki yaşlı osuruklar ve binlerce pafta adına konuşmam gerekirse: sikerim böyle mimarlığı.

    cumartesi çalışılan hiç bir şeyden fayda gelmez, ne bana ne insanlığa. haftaya anzak günü var ve büyük dedemin bir anlık delilikle ateşkes saatinde bir anzak gencini öldürdüğünü, nasihatinin ise her sene aileden birisinin gidip orada sabahı karşılamak olduğunu söyleyeceğim patrona. yalanlarla gerçek özgürlük satın alınabiliyor, bu teknikle özgürlüğümün çeperlerini genişletmeye çalışıyorum her seferinde. ama beni mevcut sisteme çakmak için verdikleri eğitim, sigorta, faturalarım, attığım imzalarım, barınma ihtiyacımı yaşlı bir kadının yüksek kiralı eviyle karşılayabiliyor olmam kaçıp gitmemi engelliyor. cumartesi gelmiyorum diyemiyorum. cumartesi gelecek milyonlarca adam işsiz çünkü.

    tek tip insan yaratmanın en büyük faydası da bu işte; birisi arızalanınca aynısından başka parçayı anında koyabiliyorsun. fordizm miydi neydi, böyle bir zıkkım vardı. aslında dediklerim bir çok kez tekrarlanmış, teoriye dökülmüş, kitaba yazılmış, okullarda okutulmuş fikirlerin en ham halleri. yeni bir şey söylemiyorum, ama her şeyi kendim keşfediyorum. okullarda okutulan hiç bir şey ilgimi çekmiyor; daha sosyalizm, liberalizm, sekülerizm falan nedir onları bilmiyorum. belki düşündüğüm şeyler liberalizmdir, sadece adı yok aklımda. insanlığın asırlardır süren macerasını reddedip her şeyi kendi başıma öğrenmeye ve sadece kendi hayatıma sığdırmaya çalışıyorum.

    bu bencil serüvende, beni bağlayan her şeye olan nefretimin kaynağı budur. okula, öğretmene, patrona, faturaya, ekstreye, sigortaya ve başka insanla sosyal düğümlenmeye karşıysam bunun sebebi hepsinin vaktimi çalıyor olmasıdır. anarşizm nedir fazla fikrim yok. sonu izm'le biten her şey cehennemin soğuk hava depolarında beklesin; bana izm'le başlayanlar lazım: özledim ulan seni izmir!

    kordonda içmeyi, muzaffer izgü sokağı'nda huzurlu akşamüstlerini, yer fıstığı-tuborg-tavla triosunu, sevgi yolu'nda kitaplara iştahla bakmayı, kızlarağası'nda türk kahvesi içmeyi, güzel kadınlarını, cami durağında otobüs beklemeyi özledim. ilk günahlarımın mekkesi izmir, gün olur geri dönerim.

    ama bugün ofisteyim. gergin sözlük gündeminin ortasında, tepemden geçen kurşunların gölgesinde, sinirden ağlamak üzere olan bir patronun tedirginliğinde, "intihar etmek istemiyorum, ilaçlara başlamam lazım tekrardan" diyen yemekleri yapan teyzenin muallaklığının tam merkezindeyim. kötü bir gün olacak.

    oysa bir masal ülkesinde uyandıktan sonra, kokulu silgi ağaçlarının altında kağıt helva yemek ve bulutlara bakmak isterdim.