şükela:  tümü | bugün
  • norveçli bir yazar. gymnaslærer pedersen isimli kitabı (filmi de var) ve daha birçok roman ve hikayeleriyle güncel norveç edebiyatının gözbebeklerinden biridir.
  • nihayet türkçeye çevrilen yazar. "mahcubiyet ve haysiyet", yky tarafından basıldı.
  • içe dönük tasvirlerini ve çözümlemelerini sürükleyici bir dille yazabilen, küçük olayların ve insanların öyküsünü çok iyi anlatan norveç edebiyatçılarındandır.
  • “bir insanin hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.”

    mahcubiyet ve haysiyet
  • güçlü bir anlatımı var, detaycı, üslupçu. "mahcubiyet ve haysiyet"i doyurucu bir okuma zevki sunuyor ama işte benziyor bernhard'a, özletiyor bernhard'ı. farkı, anlatılabilir olması.
  • tanrisi hesse* olan 'içinde olduğun şeyin dışında olma' dininin son peygamberi, yeni kitabı yayımlandı: lise öğretmeni pedersen’in ülkemize musallat olan büyük siyasi uyanışa dair anlatısı, okuyoruz mecbur, okurken de düşünüyorum ne bu diye; sanırım belki de hiç ortak noktamız olmayan bir kişiden yola çıkarak kaçtığımız ne varsa ortaya dökmesi, tekinsizin çekimi. kitaplar genelde ideale oynuyor,
    [ya da biz oynatıyoruz] olduğumuz değil de olmak istediğimiz kişiye hitap ediyor, tutunamayanlar'daki selim bi idealdir mesela, çoğunluk onda kendini bulur ama bulduğu olduğunu düşündüğü kişidir vs. elias rukla ise üstünü idealin örtemediği gerçek benliktir, bulduğu bütün deliklerden sızar keza yeni öğretmenimiz pedersen de. hesse mevzusuna dönersek; solstad'in da yazmaya karşı tavrını onunkine benzetiyorum; aniden bırakıp gidecekmiş gibi. bir röportajında buna benzer bir şey diyor zaten; bir gün aniden hiç yazmamış gibi yazmayı bırakabileceğini. kahramanları da harry haller gibi nevrotik bölünmede gerçeğin tarafını tutar, bir nefeslik açıklık yaratmaya çalışır ve başarmanın mümkün olmadığını bilirler. solstad son birkaç senede türkçe'nin başına gelen en iyi şey.

    [karen horney, edebiyatçıların psikolojik durumları betimleme konusunda yeterli kuramsal bilgileri olmasa bile sezgileri yoluyla doğru yolu bulabildiklerini yazmış, solstad ile ortak noktaları ise ikisinin de en çok ibsen'e atıfta bulunması. yani bu noktada da -bülent ersoy'un tabiriyle- yerinden girmiş solstad.]
  • “tipik kadınca bir dili vardı, kuru, steril ve kaskatı. bu dile sınıfımdaki genç kızların yazdıkları kompozisyonlardan aşinaydım, zira genç kızların hayale yer vermeyen ve birbirine çok benzeyen kompozisyonlar yazmaları uzun süredir merak ettiğim bir konuydu, buradan, toplumumuzdaki yetişme şartları nedeniyle kadınlar dille aralarında samimi bir ilişki geliştiremiyorlar ve dili de kişiselleştirerek kullanma cesaretini gösteremiyorlar, sonucuna varmıştım.kızlar çok çalışkan olduklarından kompozisyondan hep en yüksek notları alırlardı, ancak bir lise öğretmeni olarak, bu normlara uygun ve kupkuru metinleri okurken esnerdim, çok ender olarak kendilerini serbest bıraktıkları da olurdu, bunu da normlarla uyumlu bir espri yapmaya çalıştıklarında, ancak parantez içinde(hım hımm gibi) bazı ifadeler ekleyerek yaparlardı. kadınların kullandığı dildeki tipik kuruluk ve bunun sayfalar boyu tekrarlanmasının başıboş bir gevezeliğe işaret ettiği olgusu herkes tarafından bilinmez, zira kadın dilinin böyle “yalıtılmış biçimde” kullanımına maruz kalan az sayıda insan vardır, bunlar lise öğretmenleridir, onların dışındakilere bu satırlar melodik sesler eşliğinde sunulur.” (lise öğretmeni pedersen’in ülkemize musallat olan büyük siyasi uyanışa dair anlatısı,s.102-103)
  • “hayatımızın sonuna dek mevcut kimliğimizin bir gölgesi olarak yaşamak zorunda mı kalacaktık?” (lise öğretmeni pedersen’in ülkemize musallat olan büyük siyasi uyanışa dair anlatısı) (s.205)
  • iki kitabını okudum arka arkaya. “mahcubiyet ve haysiyet”i daha çok sevdim. kitaplarında karakterlerin hayatındaki kısa anlar küçük olaylar belli yönde bir değişimi tetikliyor. insanın kendi hayatındaki benzer anlara bakmasına vesile oluyor. belli bir an bir şey fark ediyorum, bir tercih yapıyorum... hayatın başka bir noktaya doğru savruluyor. büyük tercihlerden ya da büyük fark edişlerden bahsetmiyorum. bir kadın beni evine plak dinlemeye çağırıyor(romandan bir sahne) bütün hayatım değişiyor. bir öğrencim derste bir noktaya temas ediyor (yine romandan) daha önce görmediğimi görmeye başlıyorum. bir sabah uyandığımda kimseyle gerçekten konuşamadığımı yavaş yavaş toplum dışına atılmış bir fazlalık olduğumu anlıyorum. ( bu da romandan) gerçeklikle bağlantım o kadar kopmuş ki bir kurgu karakterine dönüşmek istiyorum. dönüşüyorum. “herkesin hayatında tek bir an var.” diyor borges, “kim olmaya karar verdiği an.” sonrakiler o anın doğrulaması. aslında tek andan çok daha fazlası var. ama dışardan bakmayı bilmiyor insan. küçük küçük binlerce an. anı. “hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diyor ya kemal. füsun falan bahane. adam kendini seviyor aslında. kendini anlatının içinde anlatıya dönüştürüyor. çünkü hayatın içinde sıkışmış kalmış. solstad karakterleri gibi. hepimiz gibi. kendimizi anlatıya dönüştürmekten öte yol yoksa yaşamakla anlatmak arasındaki fark nedir? çizgi hangisinin lehinedir?